63. Antalya Altın Portakal Z Raporu: Türk Sinemasında Neler Oluyor?

63. Antalya Altın Portakal Z Raporu: Türk Sinemasında Neler Oluyor?

Türkiye’nin en köklü film festivali olan Antalya Altın Portakal Film Festivali; iptaller, sansürler, krizler ve başarılarla dolu tarihinin ardından 63. kez düzenlendi. Benim açımdan ilginç bir yıl ve festivaldi. Zira 2016’da öğrenci olarak geldiğim ve fötr şapka taktığım için yönetmen sanıldığım festivale, bu yıl basın mensubu olarak gelmek ve yıllardır sektörün içinde olan insanlarla aynı film sırasına girip aynı filmlerin kapı önünde ayaküstü kritik yapmak hayli keyifli anlardı. Bu yüzden festival, benim açımdan oldukça kişisel bir noktaya dokundu bu yıl. Dolayısıyla bu yazıda hem izlediğim 11 filmden hem sektörün mevcut durumundan hem de festivalin arka planında neler konuşulduğundan bir portre çıkarmak istiyorum.

image
63. Antalya Altın Portakal Film Festivali | Fotoğraf: Musa Bölükbaşı

Altın Portakal, ülkemizdeki diğer festivallere nazaran “ilk film gösterim şartı” bulunan ve filmlerin ilk kez görücüye çıktığı festival olması sebebiyle yıl boyunca izlediğiniz filmlerle burada karşılaşmanız pek olası değil. Buna Antalya’nın doğası ve kültürel zenginliği de eklenince, yurt içinde Cannes Film Festivali’ni aratmayan bir merak oluşuyor. Tabii prestij konusunun hâlâ tartışmalı olduğu bir gerçek. Öyle ki basın mensuplarının açılışa ve kapanışa çağrılmaması, en çok tartışılan konulardan biriydi. Sanki festival yönetimi, basını ne açılışta ne de kapanışta görmek istiyordu.

Bunları Da Okuyun

Açılışı bir nebze anlayabilirsiniz ancak hafta boyunca saatlerce film izleyip üstüne üstlük bunlar hakkında üretim yapmak isteyen insanların, hasadın toplandığı gün, şehirden ayrılmalarının istenmesi anlaşılması zor bir durum. Bu yüzden insan, “Cenazede başköşedeydik, düğünde neden kapı önünde oturtulduk?” diye sormadan edemiyor. Son günlere doğru seansların sürekli sarkması, bitmeyen bilet kuyrukları, basının azarlanması ve inisiyatif alamayan festival görevlileri de en çok konuşulan konuların başında geliyordu. Festival emekçilerinin emeklerine sağlık fakat kapılar kapanırken kapıya gelmeme rağmen “Maalesef kapılar kapandı.” diyen görevli arkadaşın inisiyatif alamamasını da buraya not düşmek isterim. Oysa önceki filmin seansı sarktığı için yetişememiştim.

Bir başka tartışma konusu ise yönetmenlerin veya film ekiplerinin sinema yazarlarının eleştirilerini beğenmeyip onları türlü şekillerde itham etmeleri. Türkiye’de yeterince “onay makamı” gazeteci yokmuş gibi bir de onay makamı sinema yazarları mı olsun isteniyor acaba? Bu tekdüzelik ve tek seslilik, sanatın üstündeki kırbaç, sanatçının da en büyük imhası değil midir? Kasıtlı olarak filmleri yeren ve niyeti kötü olduğunu düşünülen insanlara tepki göstermekte haklılar ancak bütün eleştirilere kulak tıkanırsa, iki hafta önce Primetime filminin özel gösteriminde telefon kullandığı için uyardığım ve bu yüzden önümü kesen influencer’a dönüşülür ki filmi Altın Portakal’a seçilenler için bu hiç yakışık kalmaz bir durum olur.

Altın Portakal değerlendirmesinin ardından filmlere geçelim. Antalya’ya oldukça kabarık bir listeyle gitmiştim ancak yoğun tempo nedeniyle hastalandım ve 14 film izleyebildim. Türk sinemasının geleceği konusunda genel olarak herkesin karamsar olduğu bir ortamda, bunun sebeplerini konuşmadan “Türk sineması ölüyor, bitiyor” demek bana eksik bir tablo çizmek gibi geliyor. Zira film çekmenin maliyeti çok yükseldi, dizi pazarının büyümesiyle insanlar oraya odaklandı ve farklı insanların sektöre dahil olması zorlaştı. Ayrıca dijital platformlara birbirinin aynısı işler yapan, risk almaktan uzak ve konfor alanına sıkışan oyunculardan, yönetmenlerden ve yapımcılardan ne kadar yaratıcı bir şey bekleyebiliriz ki?

Öbür tarafta ise parası ve bağlantıları olmadığı için çürüyen genç dimağlar var. İşin politik tarafı ise zaten başlı başına kangren. Aynı ve “ehlileşmiş” yapımcılara iş yaptırmak da yaratıcılığın önüne kocaman bir set çektiği gerçek. Evet, sinemamızda işler yolunda gitmiyor ancak yoluna girmesi için belki de 20 yıl önce filmini yapan kişilerin “Haydi bir de dizisini yapalım!” konforundan çıkması ve yeni fikirlerle senaryoların yazılmasını sağlayacak mekanizmaların kurulması gerekiyor. Bu yıl festivalde (bazı filmlerin yaşadığı ses sorunları haricinde), teknik konularda büyük yol katettiğimiz görülürken senaryo anlamında ciddi sorunlar yaşıyoruz. Bu yüzden sinemamız belki de daha nitelikli senaryoların yazılmasını sağlayacak yeni mekanizmaların kurulmasıyla yeniden yolunu bulabilir…

63. Antalya Altın Portakal Z Raporu

Taş ve Tüy – Ragıp Türk*

1790414536_d2200e75e7c971220ac3-2
Taş ve Tüy | Fotoğraf: Antalya FF

Ragıp Türk’ün ilk uzun metrajı Taş ve Tüy, cezaevi geçmişi olan bir kadının çocuğunu koruyucu aileden alma çabasını merkeze alıyor.

Melda Tuzluca ve Onur Gözeten’in yıldızlaştığı film, annelik meselesini üç farklı hikâye üzerinden tartışıyor. “Doğuran mı, yetiştiren mi?” gibi klişelerden, çevresine eklediği iki öykücükle kaçınan ve bu hâliyle hikâyesini büyüten film; yoksulluk, barınma krizi, gelir adaletsizliği ve sistemin çarkları altında ezilmeyi gözler önüne seriyor. Sorduğu ve ortaya attığı bütün sorularla sınıf meselesini de işlemeyi kendine görev bilen Taş ve Tüy, üst sınıfın varlıklı ve her şeye muktedir olmasını, alt sınıfın ise kendi çocuğuna dahi layık görülmemesini Melda Tuzluca’nın nefis oyunculuğu üzerinden çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Çocuk varlıklı ailede belki daha iyi bir yaşam sürebilir fakat yoksul olduğun için kendi evladının üzerinde bile bir hak iddia edememek oldukça önemli ve tartışılması gereken bir konu.

İlginizi çekebilir: Aydan Oksuz’den Taş ve Tüy

Artakalan – Yeşim Ustaoğlu*

images-5
Artakalan | Fotoğraf: Antalya FF

Öykü Karayel ve Metin Akdülger’i buluşturan Yeşim Ustaoğlu’nun yeni filmi Artakalan, yaratma krizi yaşayan ve evliliklerinde sorunlarla boğuşan şair Elif ile müzisyen Mehmet’in hikâyesine konuk ediyor bizi.

Elif’in deyimiyle “konfor g***” (bunu Mehmet için söylüyor ama bence ikisi de öyle) yaşayan ikili, metropolün plastik dünyasından dış dünyaya açılarak “gerçek” sorunlarla yüzleşiyorlar. Her ikisinin yolculuklarına ayrı ayrı tanık olduğumuz filmde Ustaoğlu, bu yolculukla karakterlerinin tabiri caizse çakralarını açmayı amaçlıyor. Bu yönüyle de şehirde varoluş sancıları yaşayanları hicvediyor Ustaoğlu. Elif ve Mehmet, dış dünyayı tanıdıkça ve benliklerine, anılarına doğru yolculuk yaptıkça dibe çökmüş yaratıcılıkları gün yüzüne çıkıyor. Elif’in hikâyesini merkezine alan Artakalan, Mehmet’in hikâyesinin daha dallı budaklı hâle gelmesiyle rotasını değiştirerek yer yer denge problemi yaşıyor. Bu nedenle Mehmet’in hikâyesi başlı başına ayrı bir film olma özelliği gösteriyor. Akdülger de bu sahnelerle yıldızlaşıyor.

Atmosfer olarak şehirde boğucu, taşrada ise ferahlatıcı bir hava tercih eden Yeşim Ustaoğlu, bir bakıma karakterlerinin iç huzuru bulma serüvenini, doğadaki imgeler üzerinden anlatıyor. Bu yönüyle bir tür doğa sevgisini ve hayata karışmayı öğütleyen Artakalan, Altın Portakal’da pek çok filmin yaşadığı ses problemini yaşamadığı için başarılı ses miksajıyla da öne çıkıyor. Son olarak, Florence Pugh ile Andrew Garfield’ın başrollerini paylaştığı We Live in Time filminde de gördüğümüz üzere, kadının “kariyer hırsı” yaşaması sebebiyle çocuğunu ihmal etmesi ve bu yüzden babanın “daha iyi ebeveyn” olarak gösterilmesi, Artakalan’da da kendini gösteriyor. Elif, tüm gün yaratıcılık krizleri yaşayıp oğluyla evde kalırken Mehmet çalışıyor. Ne zaman Mehmet işten kovulup evde yaşamak zorunda kalıyor, o zaman çocuğuna daha iyi bakabileceğini düşünerek oğlunu kendi kanatları altına alıyor. Bu kısımlar elbette tartışmaya açık ama filmin bu yönden eleştirilebileceğini düşünüyorum.

Cinlerin Düğünü – Ferit Karahan*

1790353766_625021207bf46e6ae8aa
Cinlerin Düğünü | Fotoğraf: Antalya FF

Ferit Karahan’ın Demet Özdemir, Kaan Yıldırım, İlhan Şen ve Helin Kandemir’i buluşturduğu yeni filmi Cinlerin Düğünü, nesiller boyu devam eden kötülüğün portresini çıkarıyor. Kız kardeşlerinin düğünü için bir araya gelen dört kardeşin hikâyesini anlatan film, olay örgüsünü beş ana karakter üzerinden beş parçaya bölerek anlatıyor.

Karahan’ın hareketli kamerası, çerçeveleri ve pastoral görüntüleri filmin sertliğine nefis eşlik ediyor. Filmde yer yer patlayacak düzeye gelen ses miksajı dışında kusursuza yakın bir teknik kullanıldığını söylemek mümkün. Karahan, tek bir kamera hareketiyle çok basitçe (ama asla kötü olmadan) zaman atlaması yapıyor. Bunun gibi üzerine düşünülmüş pek çok plan ve kare var ve görsel anlamda doyuran bir seyirlik sunuyor film.

Filmde aile içindeki dinamikler zamanla çocukların her anını kontrol eden, yöneten ve yönlendiren bir yapıya bürünüyor. Bu noktada film, babayı kötülüğün kaynağı olarak sunuyor. Çocukların arasındaki yarış ve babanın çocuklar arasında ayrım yapması, onların yetişkinliklerine sirayet ediyor ve kötülüğün ve günahların büyümesine zemin hazırlayan bir hâle bürünüyor. Bu noktada yönetmen, cin kelimesini kötücül bir yerden kullanıp filme bir nevi “kötülüğün/günahların düğünü” olarak gölge bir isim veriyor. Zaten cin kelimesi etimolojik olarak örtmek, gizlemek anlamlarını taşıyor. Bütün bu gizlenen günahlar ve kötülükler de onların hayatını darmadağın ediyor.

Demet Özdemir’in karakteri Ceren, Anadolu özelindeki birçok kadın gibi beklentilerin kurbanı olurken İlhan Şen’in karakteri Deniz, ailesinin beklentileri altında ezilen ve “aile içindeki en büyük günah” sayılabilecek bir günaha bulaşarak her sahnede bunun altında ezildiğini hissettiriyor. Filmdeki en sevdiğim karakter, öfkesi perdeden taşan Kaan Yıldırım’ın hayat verdiği Halit oldu. Abisinin gölgesinde kalan, sevgisiz bırakılmış ve asla babasının gözdesi olamayacağının bilinciyle her şeye karşı öfkeli olan Halit, bu öfke yüzünden yine ciddiye alınmıyor. Halit bu yönüyle filmin sahiplendiği bütün korku ve gerilim unsurlarını üzerinde taşıyor. Karahan, Halit üzerinden bize en iyi gelecek kişileri kapı kolu yaparken bize zararı dokunabilecek kişileri ise yanı başımızda tuttuğumuzu söylüyor.

Filmde özünde hiçbir karakter kötü görünmüyor fakat Halit, aile için her şeyi yapan ve buna rağmen babasına yaranamayan birisi. Çocukları annelerinin ölümü ve babalarının adaletsiz tutumu böylesi yollara sokuyor. Film, bu noktada ailenin muazzam bir “hamur şekillendirme” aracı olduğunu mimliyor. Bütün bu bilgiler doğrultusunda Cinlerin Düğünü’nün Emin Alper sinemasındaki gerilim unsurlarından beslendiğini, Ferit Karahan’ın ise Alper’in sinemasını sinematografik olarak genişlettiğini söyleyebilirim. Zira film, Kurak Günler, Kurtuluş ve Abluka filmlerindeki yapıya ve gerilime (başta ses olmak üzere) yeni bir yorum getiriyor. Aile içindeki dinamikler sebebiyle Tepenin Ardı filmini de hafiften hissettiriyor.

Hakikatin Ölümü – Hüseyin Karabey*

1792749199_6d74effb57c9f059f9b4
Hakikatin Ölümü | Fotoğraf: Antalya FF

Hüseyin Karabey’in, Hasan Öztoprak’ın aynı adlı kitabından uyarladığı film; Altın Portakal ortalamasının üzerinde seyreden yönetmenlik hünerleri ve Mert Fırat ile Mehmet Günsür’ün kariyerlerindeki en başarılı performansları vermeleriyle dikkatleri üzerine çekiyor. Öyle ki Fırat kariyerinin en iyi, Günsür ise kariyerinin en ayrıksı performansıyla karşımızda.

80 öncesinin devrimcilerinden olan Feridun, hayatını rayına soktuğunu düşündüğü bir dönemde eski bir arkadaşından telefon alıyor ve her şey altüst oluyor… Kitabı okumadığımı belirtmekle birlikte, Hüseyin Karabey’in kamerasını tek mekânda kullanma biçimi ve bu dar alanda gerilimi tırmandırma şekli filmin en sevdiğim kısımları oldu.

Feridun ve Timuçin’in yüzleşmelerinin ve itiraflarının türlü sebeplerle geciktirilmesi merak unsurunu harlarken Karabey, elindeki kartları iyi bir metinle ve iyi diyaloglarla açmaya başlıyor. 12 Eylül sonrası yolları ayrılan ve farklı “tornalardan” geçen Feridun ve Timuçin, darbenin kendilerinde yarattığı etkiyle hem çok aynılar hem de çok farklılar. O dönemi yaşayan pek çok insanın özdeşlik kurabileceği karakterler olan Feridun ve Timuçin, birbirleri hakkında detaylar verdikçe aralarındaki farklılıklar silikleşiyor.

Bu noktada Hüseyin Karabey’in lahana gibi açılan senaryo matematiğine yeniden dönmemiz gerekiyor. Karabey’in tek mekânda geçen ve yoğun konuşma içeren filminin orta kısımlarında süreye bağlı olarak sarkmalar yaşansa da direksiyonu sağlam tuttuğunu söyleyebilirim. Son bölüme doğru Feridun ve Timuçin arasındaki hesaplaşma iyiden iyiye yükselirken hikâyeler iç içe geçiyor ve Feridun’un zihnindeki yansımalara hapsoluyoruz. Kimilerine göre finalinde “basit” bir twist (ters köşe) gizleyen Karabey, başta söylediğim gibi sırtını yönetmenlik hünerlerine dayadığı için bu “basitliği” arka plana atabilme olanağı tanıyor. Festivalden En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini alması çok olasıydı. Neyse ki En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı.

Sevda – Ufuk Emiroğlu

1790615882_9bda9c16bb629f7ed21d
Sevda | Fotoğraf: Antalya FF

Tülin Özen’in başrolünde olduğu Sevda, kentsel dönüşüm “kırbacı” olarak hareket eden bir kadını takip ediyor. Geçmişi ve anıları silmenin bedelleriyle bizi karşı karşıya getiren film, Sevda’nın geçmişindeki anıları aynı potada eriterek mozaik bir anlatı sunuyor. 2000’lerin ortasında başlayan inşaat seferberliği, bugün kendini kentsel dönüşüm olarak yeniden gösterirken yönetmen Ufuk Emiroğlu, senaryosunu Ercan Kesal ile yazdığı Sevda filminde bir şehrin hafızasıyla, Sevda’nın hafızasını farklı noktalardan ele alıp aynı noktaya çekmeye çalışıyor.

Babasının kendisini yıllar önce terk etmesi nedeniyle geçmişini kötü hatıralar olarak kodlayan ve onları bastıran Sevda, geçmişi ve yaşanmışlıkları birer birer silen ve betonların üzerinde yükselen gökdelenlerin hâletiruhiyesini yaşıyor. İstanbul’un göbeğinde, türlü yaşanmışlıkların ve seslerin bulunduğu bir mahallenin bugün kocaman ve çirkin gökdelenlerle kaplanması, Sevda’nın yeni taşındığı ve eşyalarını hâlâ kolilerden çıkaramadığı ve bu yüzden henüz tam anlamıyla bir eve dönüşmemiş dairesi, gökdelenlerin mimlediği bir yaşantıyı resmediyor; var ama yok, yaşıyor gibi görünüyorsun ama aslında yaşamıyorsun. Sevda’nın hatırlatıcı meleği ise mezarların ve dahi mezar taşlarının yıkılmasına karşı çıkan Ahmet Bey. Sevda bunları bir taş parçasından ibaret görse de Ahmet Bey için hepsi yaşayan ve ölümsüz birer anıt. Bu yüzden film, insan bedeninin veya yaşanmışlıklarla dolu evlerin, sokakların belki yok olabileceğini ancak onlardan kalan anıların, hatıraların ölümsüz olabileceğinin altını çiziyor. Bu hoyrat gökdelenler arttıkça da bu ölümsüzlük hâli yara almaya devam edecek gibi gösteriyor film bize ve bunun önünde durmak da pek mümkün görünmüyor.

Bunlar dışında film, diyaloglarındaki özensizlik ve karakterinin dönüşümünü oldu bittiye getirmesiyle hanesine büyük bir eksi yazıyor. İlk yarısındaki yönetmenlik dokunuşları ise en beğendiğim kısımlar oldu. Bu yüzden filmin diyaloglarının üzerine bir nebze daha düşünülse ve karakterin keskin dönüşümünün önüne geçmek için, bizi ikna edecek daha farklı olaylar eklenseydi daha nitelikli bir film izleyebilirdik.

Six Weeks On – Jacqueline Jansen

1789460357_99fbfc37dff9442283e2
Six Weeks On | Fotoğraf: Antalya FF

Annesini kaybettikten sonra cenaze işlemleri için altı hafta (six weeks) uğraşmak zorunda kalan genç bir kadının, bir yandan yasla bir yandan da bu durumlarla uğraşmak zorunda kalışını izlediğimiz Six Weeks On’da, insanın belki de en zor anlarında bürokrasiyle ve diğer pek çok şeyle uğraşırken acısının dibe çökmesine tanıklık ediyoruz.

Pandemi döneminde geçen film, Lore’un yası bastırma veya öteleme hâlinin yansıması olurken biz de onunla bu kervana katılıyoruz. Uğraştığı olağanüstü durumlar, bir yandan acısını unutması veya bastırması için olumlu bir alan sunarken öte yandan acısını bile yaşayamayacağı saçmalıklar haline geliyor. Bu da ister istemez bizdeki cenaze evlerinde yaşanan bitmek bilmeyen çay içme ve yemek yeme hâllerini akıllara getiriyor. Şahsen bu duruma, cenaze sahibinden ziyade komşuların dâhil olması şeklinde şahit olmuştum ancak bizzat cenaze sahiplerinin de acısını yaşamaya fırsat kalmadan çay servis etmek zorunda kaldığını duymuştum. Dolayısıyla Six Weeks On, hayatının belki de en zor anlarını yaşayan Lore’un annesine veda etme sürecinin serencamlı anlarına götürmesi ve bunu ajite etmeden yapmasıyla “dinlendiren” bir yas filmi. Lore’un finaldeki uykusu ise üç yıl kadar sürecek bir huzura erme anı gibi.

Kadim Mavi – Emir Ziyalar*

1790615882_9bda9c16bb629f7ed21d
Kadim Mavi | Fotoğraf: Antalya FF

Emir Ziyalar’ın ilk uzun metraj filmi Kadim Mavi, ilk olarak sinematografisiyle, ikinci yarısından itibaren ise kurgusuyla dikkat çekiyor.

Bir balıkçının ölümcül bir fırtınadan geri döndükten sonra hafızasını kaybetmesini merkeze alan film, küçük bir Ege kasabasındaki lanetlerle ve kayıp ruhlarla uğraşmak zorunda kalmasını anlatıyor. Filmini oldukça fazla sembol ve alegoriyle dolduran ve -kendi ifadesiyle- anlaşılmak istemediğini belirten Emir Ziyalar, bir noktadan sonra hikâyeyi takip etmemizi bile istemiyor ve bizi yalnızca görsel şölenle baş başa bırakıyor. Bu yüzdendir ki Kadim Mavi, Altın Portakal’dan En İyi Kurgu ödülüyle döndü.

Elisa – Sinan Sertel

1790521640_77978e044acdee17ec1b
Elisa | Fotoğraf: Antalya FF

Sinan Sertel’in üçüncü uzun metrajı olan Elisa, nükleer felaket sonrası genetik bir araştırma için mağarada yaşayan yedi kişinin yaşadıklarına odaklanıyor. Sertel aslında bilindik ancak dikkat çekici bir konu bulsa da distopik dünya kurulumu, oyunculuklar ve bu dünyayla uyuşmayan diyaloglarla filme olan inancımızı zedeliyor. Söz gelimi, her şeyin yok olduğu dünyada dışarısı neden bu kadar aydınlık? Bu hâliyle dünyanın, dışarıda özel maskelerle dolaşmayı gerektirecek kadar kirli bir havaya sahip olduğuna nasıl ikna olacağız? Distopik filmlerin maliyetleri zaten bu dünya kurulumunda başlıyor. Bu yüzden belki kapalı havalar tercih edilebilirdi ya da daha dar bir alanda kurulan plato çözüm olabilirdi.

Teknik sorunlar bu şekilde aşılırken hikâye de yedi kişinin kendi arasındaki mücadelesiyle veya Silo dizisindeki gibi bir iktidar oyunuyla ya da muktedirler tarafından yürütülen bir manipülasyonla çözülebilirdi. Bu hâliyle film, oldukça savruk bir anlatı sunuyor ve bilimkurgu sinemasının emekleme dönemini hatırlatıyor. Oyunculuklar tarafında ise Ulvi Kahyaoğlu öne çıkıyor. Bunda senaryonun da etkili olduğunu eklemek istiyorum.

Black Rabbit, White Rabbit – Shahram Mokri*

1789460602_d0fa4d04e8c1982f9c5a
Black Rabbit, White Rabbit | Fotoğraf: Antalya FF

Adıyla doğrudan The Matrix’in “Beyaz Tavşanı Takip Et” repliğini akıllara getiren Black Rabbit, White Rabbit, İran sinemasının alışılmışın dışındaki konu ve anlatım tercihiyle ilk andan insanı yakalıyor. Girift yapısı ve hikâyesiyle bizi büyük bir hengâmenin içine atan yönetmen Shahram Mokri, Çehov’un “İlk perdede duvarda asılı bir tüfek görüyorsanız üçüncü perdede mutlaka ateş almalıdır.” şeklinde özetlenen silah prensibinden yola çıkıyor. Bir kazadan sağ kurtulan bir kadın, film setinde görevli bir silah uzmanı, oyuncu olmayı kafasına koymuş bir genç ve onların birbirine geçen hikâyeleri…

Shahram Mokri’nin kurduğu bu dünya ve uzun süresiyle zor bir izleme deneyimi sunan film, özgün ve farklı şeyler izlemek isteyenler için bulunmaz bir fırsat. Nitekim yönetmen, merkezine aldığı üç hikâyeyi bize ayrı ayrı gösterirken bir taraftan da her bir hikâyenin arkasından dolaşıyor. Film izlediğimizi sandığımız anda, izlediğimiz şeyin aslında başka bir filmin kamera arkası olduğunu fark ediyoruz. Bu sebeple seyirci olarak sürekli bizimle oyun oynanıyor ve her an tetikte olmamız isteniyor. Zira filmin herhangi bir noktasını kaçırdığınız an puzzle’ı tamamlamak zor bir hâle geliyor. Tacikistan’ın geçen yılki Oscar adayı olan Black Rabbit, White Rabbit, hem farklı bir anlatı sunuyor hem de “İran sineması” kalıplarının dışına çıkıyor.

Memorizu – Miiku Sakanishi

1791056603_09170592ef00074285ce
Memorizu | Fotoğraf: Antalya Ff

Tribeca Film Festivali’nde yarışan Memorizu, şehrin ve gündelik hayatın koşuşturmasından kaçmak isteyen veya kaçanlar için umut vadeden ve insanın içini açan bir film.

Taşrada fotoğrafçılık yapan kayınpederinin ayağını kırması üzerine ona yardım etmek için Tokyo’dan kasabaya gelen Makoto, zamanla buraya uyum sağlıyor ve buranın ritmine kendisini kaptırıyor. Memorizu, Makoto’nun çektiği fotoğraflarla bize de tüm bu koşuşturmaları yavaşlatmamız gerektiğini ve hayatın bu kadar karmaşık ve yorucu olmaması gerektiğini hatırlatıyor. Makoto’nun eşine ve kızına gönderdiği fotoğraflar ise bir bakıma kimlik, hafıza ve gündelik yaşamın rutin akışına dahil olmanın bir yolu. Çekilen bu analog fotoğraflar da şehrin dijitalliğinin karşısına taşranın analog yapısını koyuyor. Bu sebeple Memorizu, hem Japon felsefesinin dinginliğini hem de tasavvufi bir yerden insanın mümkün olduğunca hayatın karmaşasından uzaklaşılması gerektiğini öğütleyen bir yapıya sahip.

A Bit of Light – Ali Asgari

1792178653_04b3ae055be67a8a8f8b
A Bit of Light | Fotoğraf: Antalya FF

İran sinemasının son yıllarda dikkat çeken yönetmenleri arasında yer alan Ali Asgari, Venedik Film Festivali’nde prömiyer yapan A Bit of Light filminde, geleceğe dair umutları tükenen bir doktorun, hayatına son verme kararını aile bireyleriyle paylaşma sürecini merkeze alıyor.

Sürekli tehdit ve savaş altında bulunan bir toplumun, birey nezdinde nasıl tahrip edildiğini gözler önüne seren Asgari, kısacık süresine rağmen ABD-İsrail konsorsiyumunun hoyratlığını ve İran devletinin halkına umut ışığı bırakmadığı gibi karanlığı daha da körüklemesini ince bir sızı gibi anlatıyor. Öyle ki molla rejiminden yaka silken pek çok İranlı veya İran’a destek veren insan, ABD destekli olsa dahi İran’da bir iktidar değişiminin özlemi içinde. Oysa bunun bir çözüm olmadığı, çözümün İranlıların kendi içlerinden çıkması gerektiği ortada bana göre. Bu yüzden yönetmen Asgari, intihar etmeyi düşünen doktor Arash üzerinden bu tartışmaları ve bireyin çıkışsızlığını anlatmaya çalışıyor… Çekimlerine 2026 başında İran’da başlanan ancak çatışmaların şiddetlenmesi sonucu seti İstanbul’a taşınan A Bit of Light, İran toplumunun ruh hâlini anlamamıza yardımcı oluyor ve her ne olursa olsun bir umut ışığının var olabileceğini müjdeliyor.

Bekle Bizi Brüksel – Necmi Sancak

1790608147_6436ff767e1005c9b1b4
Bekle Bizi Brüksel | Fotoğraf: Antalya FF

Necmi Sancak’ın Ayşe filminden sonraki ikinci uzun metraj filmi Bekle Bizi Brüksel, genel seçimlerin yapıldığı gerilimli bir güne götürüyor bizi. Gerçek oyunculuk üzerine tartışan iki arkadaşın uçak kaçırma girişimiyle açılan film, ardından bizi ilk seçim sonuçlarını bekleyen ve farklı siyasi kimliklere sahip gazetecilerin bulunduğu bir televizyon stüdyosuna, sonrasında ise farklı kimliklere tahammülsüz olduğunu anladığımız sıradan bir mahalleye götürüyor.

Üç ayaklı bir hikâye kuran yönetmen, bu iki grup üzerinden toplumsal bir röntgen çıkarırken uçak kaçıran kişiler üzerinden de ne kadar absürt şeyler yaşadığımızın bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Stüdyo sahnelerinde gazetecilerle politikacıların yaşadıklarının neredeyse birebir aynı ve maalesef fazlasıyla gerçek olması, karın ağrısıyla karışık büyük utanç anları yaratıyor. Siyasilerin kamera önünde kavgalı, kamera arkasında dost olması bilinmeyen bir şey değil ama bunu yeniden ve bu şekilde görmek trajikomik bir durum.

Mahallelinin, memleketin mevcut durumunun da etkisiyle, üstlerinde filler tepişirken birbirini yemesi ise filmin finali haricinde en önemli kısmı. Dışarıda “hak, hukuk, adalet” sloganları duyulurken onlar incir kabuğunu doldurmayacak tartışmalarla hemhâl oluyorlar. Tam da bu yüzden stüdyodaki saçma sapan kişiler, hamasi milliyetçilik sözleriyle tabiri caizse yollarını buluyorlar.

Necmi Sancak, Türkiye’nin son yıllarda iyiden iyiye gerilen sosyal ve politik iklimini bu üç hikâye üzerinden anlatarak hem özgün bir hikâye ortaya çıkarıyor hem de tartışılacak pek çok alan açıyor. Caner Cindoruk’un karakterinin oyunculuk yapmak için deliye dönen performansı, karakter için oyunculuk olsa da artık Türk insanının rutin yaşantısının bir parçası olmuş durumda. Stüdyodaki kişilerin yapmacık tavırları da bir başarısızlık değil, bilinçli bir karikatürleştirmenin ve onları Güldür Güldür Show seviyesinde parodileştirmenin sonucu. Finaliyle güzel bir ters köşe yapan Bekle Bizi Brüksel, genel olarak Mehmet Fazıl Coşkun’un Anons filmini de hatırlatıyor.

Ödül kazananların listesini de buraya bırakıyorum: En İyi Film’in Ragıp Türk imzalı Taş ve Tüy, En İyi Yönetmen’in Artakalan filmiyle Yeşim Ustaoğlu, Jüri Özel Ödülü’nün Emir Ziyalar’dan Kadim Mavi, En İyi İlk Film Ödülü’nün Büşra Bülbül’ün Bir Anne Hakkında, En İyi Senaryo Ödülü’nün Ragıp Türk’ün kalemiyle Taş ve Tüy, En İyi Kadın Oyuncu’nun Artakalan’dan Öykü Karayel, En İyi Erkek Oyuncu’nun Hakikatin Ölümü’nden Mehmet Günsür ve Mert Fırat, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’nun Bir Anne Hakkında’dan Duygu Köse, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’nun Cinlerin Düğünü’nden İlhan Şen ve Erol Babaoğlu, Cahide Sonku Ödülü’nün Taş ve Tüy’den Melda Tuzluca, En İyi Müzik’in Can Kuman imzalı Kadim Mavi, En İyi Kurgu ‘nun Kadim Mavi’den Taş ve Tüy ile Emir Ziyalar ve Jerome Pesnel, Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü’nün Taş ve Tüy’den Ragıp Türk, Sungu Çapan SİYAD Ödülü’nün Ragıp Türk imzalı Taş ve Tüy, Uluslararası En İyi Film’in George Ovashvili’nin Babalarımdan Biri Ay’dır, Uluslararası Jüri Özel Ödülü’nün Andrey Zvyagintsev’den Minotor, Sungu Çapan Uluslararası Sinema Yazarları Ödülü’nün Siyah Tavşan, Beyaz Tavşan, Onur Ödülleri’nin Tilbe Saran ve Menderes Samancılar, Sinema Emek Ödülleri’nin Suzan Kardeş ve Abdurrahman Keskiner sahibi oldu.

Kapak Fotoğrafı: Antalya FF

İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan İzleme Listemiz



Yazı Yorumları (0)
Bu yazıya ilk yorumu siz yazın!