Taş ve Tüy: Hayatın Ağırlığı Altında Ayakta Kalmak Üzerine Bir Film

Bu yıl 63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Yarışma seçkisinde yer alan 12 filmden 10’unu izleme fırsatı buldum. (Tatlı Maya ve Elisa filmlerini izleyemedim) Genç yönetmenlerin ilk filmlerinden usta ve ödüllü yönetmenlerin farklı türlerdeki, deneysel anlatılara uzanan işlerine kadar oldukça çeşitli bir seçkiyle karşılaştık. Son yıllarda sıkça sorduğumuz “Türk sineması nereye gidiyor?” sorusu bu yıl da gündemimizdeydi. Hikâyenin yorumunu fazlasıyla seyirciye bırakan anlatılar, gereğinden fazla açıklayıcı diyaloglar, yoğun metafor kullanımları, kurgusal aksaklıklar ve seyircinin anlatıdaki boşlukları kendiliğinden tamamlamasını bekleyen finaller, bu soruyu yeniden düşünmemize neden oldu. Bütün bu sorgulamaların arasında, festivalde izlediğim ilk film olan Ragıp Türk’ün ilk uzun metrajlı filmi Taş ve Tüy ise benim için oldukça doğru bir başlangıç oldu.

En İyi Film ödülü başta olmak üzere toplam altı ödül kazanarak festivalin ödül törenine damga vuran Taş ve Tüy, yalnızca anlattığı hikâyeyle değil, izleyicide bıraktığı duyguyla da öne çıkan filmler arasındaydı. Film, bir annenin oğluna kavuşma mücadelesinden yola çıkarak bizi yoksulluğun, çaresizliğin ve toplumsal eşitsizliklerin kuşattığı hayatlara götürüyor. Bir yandan Nazire’nin hikâyesini takip ederken diğer yandan çoğu zaman görmezden geldiğimiz, hayatın kıyısında kalmış insanların dünyasına ve onları çıkışsızlığa sürükleyen düzene bakıyoruz.









