Taş ve Tüy: Hayatın Ağırlığı Altında Ayakta Kalmak Üzerine Bir Film

Taş ve Tüy: Hayatın Ağırlığı Altında Ayakta Kalmak Üzerine Bir Film

Bu yıl 63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Yarışma seçkisinde yer alan 12 filmden 10’unu izleme fırsatı buldum. (Tatlı Maya ve Elisa filmlerini izleyemedim) Genç yönetmenlerin ilk filmlerinden usta ve ödüllü yönetmenlerin farklı türlerdeki, deneysel anlatılara uzanan işlerine kadar oldukça çeşitli bir seçkiyle karşılaştık. Son yıllarda sıkça sorduğumuz “Türk sineması nereye gidiyor?” sorusu bu yıl da gündemimizdeydi. Hikâyenin yorumunu fazlasıyla seyirciye bırakan anlatılar, gereğinden fazla açıklayıcı diyaloglar, yoğun metafor kullanımları, kurgusal aksaklıklar ve seyircinin anlatıdaki boşlukları kendiliğinden tamamlamasını bekleyen finaller, bu soruyu yeniden düşünmemize neden oldu. Bütün bu sorgulamaların arasında, festivalde izlediğim ilk film olan Ragıp Türk’ün ilk uzun metrajlı filmi Taş ve Tüy ise benim için oldukça doğru bir başlangıç oldu.

image
Taş ve Tüy | Fotoğraf: Bianet

En İyi Film ödülü başta olmak üzere toplam altı ödül kazanarak festivalin ödül törenine damga vuran Taş ve Tüy, yalnızca anlattığı hikâyeyle değil, izleyicide bıraktığı duyguyla da öne çıkan filmler arasındaydı. Film, bir annenin oğluna kavuşma mücadelesinden yola çıkarak bizi yoksulluğun, çaresizliğin ve toplumsal eşitsizliklerin kuşattığı hayatlara götürüyor. Bir yandan Nazire’nin hikâyesini takip ederken diğer yandan çoğu zaman görmezden geldiğimiz, hayatın kıyısında kalmış insanların dünyasına ve onları çıkışsızlığa sürükleyen düzene bakıyoruz.

Bunları Da Okuyun

Filmin merkezinde Nazire var. Kocasını yaralamaktan ceza almış, hapisten yeni çıkmış genç bir kadın. En büyük arzusu, yıllardır ayrı kaldığı 10 yaşındaki oğlu Uğur’u yanına almak. Ancak bunun için önce düzenli bir işe, ardından oğluyla yaşayabileceği bir eve ihtiyacı var. Üstelik karşısında yalnızca aşması gereken bürokratik engeller değil, yoksulluğun ve hayatın dayattığı başka türlü sınavlar da bulunuyor. Uğur’un babasının gözleri önünde öldürülmüş olması, çocuğun hayatında açılan yarayı daha da derinleştirirken devletin koruyucu aile arayışı Nazire’nin annelik mücadelesini zamana karşı bir yarışa dönüştürüyor.

Nazire’nin bu zorlu yolculuktaki en önemli destekçisi, ona gönülden bağlı olan Selami. Hurdacılık yaparak geçimini sağlayan Selami’nin de kendi hayatında çözmesi gereken sorunları var. İkiliye, yine hurdacılık yapan genç Mami de eşlik ediyor. Bir noktada, yüksek ödül parasına ulaşabilmek umuduyla kayıp köpek Tor’un peşine düşüyorlar. Fakat bu arayış, filmin asıl meselesini de görünür kılıyor: İnsanların hayatta kalmak, bir ev kurmak için verdiği mücadele, bazen kayıp bir köpeğin bulunması için verilen çabadan bile daha az karşılık buluyor ya da onun kadar değerli görünmüyor.

Filmin adındaki taş ve tüy metaforu da anlattığı dünyanın içinde anlam kazanıyor. Taş, hayatın ağırlığını ve karakterlerin omuzlarına yüklenen zorlukları temsil ederken, tüy bütün bu ağırlığa rağmen ezilmeden var olmaya çalışan Nazire’yi anlatıyor. Yönetmen, bir kadının oğluna kavuşma mücadelesini yoğun melodrama başvurmadan, yalın ve gerçekçi bir anlatımı merkeze alıyor. Nazire, her adımda biraz daha ağırlaşan koşullara rağmen umudunu, oğluna yeniden kavuşma arzusunu kaybetmemeye çalışıyor. Nazire karakterine hayat veren Melda Tuzluca’nın oyunculuğunu da ayrıca tebrik etmek gerekiyor.

image
Taş ve Tüy | Fotoğraf: Birgün Gazetesi

Ragıp Türk’ün daha önce kısa film olarak anlattığı Tor hikâyesini bu kez uzun metraja taşıması da filmin dünyasını anlamak açısından önemli. Yönetmenin sinemayla kurduğu ilişkiyi ve bu hikâyeyi neden yeniden anlatmak istediğini düşündüğümüzde, Taş ve Tüy’ün yalnızca bir anne-oğul hikâyesi olmadığını görüyoruz. Türk, toplumun kıyısında kalan, gündelik hayatın içinde çoğu zaman fark etmediğimiz insanların dünyasına yakından bakmayı tercih ediyor. Bunu yaparken de karakterlerini romantize etmiyor, yoksulluğu bir dekor ya da seyirciden kolayca merhamet talep eden bir unsur olarak kullanmıyor.

Filmin üzerinde durduğu en çarpıcı meselelerden biri, Nazire’nin anneliğini yeniden kurabilmek için bile önce ekonomik koşullarla mücadele etmek zorunda kalması. Oğluna kavuşmak için bir işe, eve ve düzenli bir hayata sahip olması gerekiyor. Bir annenin çocuğuyla birlikte yaşayabilmesinin maddi yeterliliklerle ölçüldüğü bu hikâyede, yoksulluk yalnızca yaşam koşullarını değil, insanın en temel haklarına ulaşma imkânını da belirliyor.

Taş ve Tüy, seyirciyi rahatlatan, hikâyesini kolay çözümlere bağlayan bir film değil. Aksine, izleyicisini karakterlerinin yaşadığı sıkışmışlığın içinde bırakıyor. Bu yönüyle filmin gerçekçiliğini ve meselesini değerli buluyorum. Ancak zaman zaman bu gerçekçi anlatının daha güçlü bir dramatik yapıyla desteklenmesini de isterdim. Bazı sahnelerde karakterlerin dünyasına yaklaşırken, bazı sahnelerde o dünyanın dışından izleyen bir konumda kalıyoruz. Oysa mesele, bu dünyanın bize uzak olması değil, aksine, bütün çıplaklığıyla tanıdık gelen bu hayatların ve mücadelelerin sinematografik olarak daha derinlikli bir anlatımla seyirciye aktarılabilecek olması.

Yine de filmin geride bıraktığı temel soru oldukça güçlü: Bir insanın çocuğuyla birlikte yaşayabilmesi için neye sahip olması gerekir? Bir eve, işe, paraya mı; yoksa yalnızca anne olmaya ve sevmeye hakkı olması yeterli değil mi? Tüm bu sorgulamaları yaşarken insan illa bir karar vermek zorunda mı? Bu soru anneden çıkarak sistemin düzeltilmesi gereken yaşama hakkı sorusuna alan açıyor: bir anne, bir kadın bu soruyu neden sormalı? Taş ve Tüy’ün asıl ağırlığı burada. Bazı hayatlarda en temel haklar bile aşılması gereken uzun bir mücadeleye dönüşüyor. Bazen insan, bütün bu taşların arasında yalnızca bir tüy kadar hafif kalabilmek, ezilmeden var olabilmek istiyor.

Ragıp Türk, ödül konuşmasında sinemaya uzanan yolculuğundan da söz etti. Müzisyen olma hayaliyle geldiği İstanbul’da hayata tutunmaya çalışırken Yeşim Ustaoğlu’nun Pandora’nın Kutusu filminde asistanlık yapmış. Ustaoğlu’nu gözlemleme ve onun yönetmenlik yaklaşımını yakından tanıma fırsatı bulması, sinemaya duyduğu tutkunun şekillenmesinde önemli bir yer tutmuş. Bu hikâyeyi dinlemek güzeldi. Üstelik aynı gece ikisinin de ödülle buluşması, sinemanın kuşaklar arasında kurduğu o görünmez bağı daha da anlamlı kıldı. Ragıp Türk’ün sinemaya duyduğu tutkunun ve gözlemlediği yönetmenlik anlayışının Taş ve Tüy’ün dünyasına da bir şekilde sirayet ettiğini düşünmeden edemedim. Yolu açık olsun.

Kapak Fotoğrafı: MUBI

İlginizi çekebilir: Musa Bölükbaşı’ndan 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali

Yazı Yorumları (0)
Bu yazıya ilk yorumu siz yazın!