Ari Alpert ile: İlhamını Kovaladığı Alanlar Üzerine

Enes Kudu
RÖPORTAJ|2 Kasım 2026
Ari Alpert ile: İlhamını Kovaladığı Alanlar Üzerine

Çok sesli müzik festivali MIX Festival, 6 Kasım 2026’da yepyeni edisyonuyla geri dönüyor. Farklı sesleri ve yeni keşifleri bir araya getiren festivalde bu sene Zorlu PSM’de sahne alacak multidisipliner sanatçı ve müzisyen Ari Alpert ile bir araya geldik; onun sanat bakışını şekillendiren elementleri ve çok katmanlı dünyasını konuştuk.

discjockeyari_15
Disc Jockey Ari | Fotoğraf: Sanatçının İzniyle

Sitenizde yer alan biyografinizi okumaktan büyük keyif aldığımı söyleyerek başlamak isterim. Dolayısıyla biraz oradan ilhamla bir şeyler sormak istiyorum. Dünyaya geliş zamanınızı belirtirken “bu muazzam tuhaflıklarla dolu dünyaya adım atışı” ifadesini kullanmışsınız. Dünya şu an sizin için nasıl bir yer? Onunla nasıl uyumlanıyorsunuz?

Bunları Da Okuyun

Büyüme şeklimle ilgili biraz tuhaf bir geçmişim var. Şu anda dünyaya bakışımda %50’ye %50 bir denge var çünkü New York ve Londra’da büyüdüm, hayatımın ilerleyen dönemlerinde ise İstanbul’da yaşamaya başladım. Bu durum, bir ayağımın hep Doğu’da, diğer ayağımın ise Batı’da olması demek. Ancak artık dünyanın daha çok benim şartlarıma göre şekillendiğini düşünüyorum. Dünyanın bana nasıl bir hayat yaşamam gerektiğini dikte etmesine izin vermek yerine, içinde yaşamak istediğim dünyayı kendim sahipleniyorum.

51 yaşında olduğum için artık hangi projelerde, hangi yerlerde ve nasıl bir ruh hâlinde olmak istediğimi çok iyi biliyorum. Artık çok daha bilge olduğumu ve sanatımı (örneğin bir film aracılığıyla) ifade etmek için belirli projeleri ya da belirli yolları özellikle seçtiğimi söyleyebilirim. Nitekim yakın zamanda, çok yakında prömiyeri yapılacak olan BabaZula’nın yeni müzik klibini yönettim. Dolayısıyla sanatımı aktarmak için DJ’lik, VJ’lik, yönetmenlik, ahşap oymacılığı, baskı resim, sokak sanatı ve grafiti gibi farklı yollar seçiyorum. Yani şu anda dünya; ihtiyaçlarıma ve hayatımı nasıl yaşamak istediğime göre son derece optimize edilmiş, bana göre uyarlanmış durumda.

Yaşamınızın erken dönemleri kültürel ve sosyal olarak birçok farklı unsurla kuşatılmış. O dönemleri nasıl hatırlıyorsunuz? Bugün inşa ettiğiniz sanat dünyanız, oradan ne gibi bilgileri çağırıyor?

New York ve Londra’da geçen çocukluk yıllarım, zihnimin en plastik, en alıcı olduğu dönemde çok katmanlı bir görsel ve kültürel altyapı inşa etti. Henüz 10 yaşındayken İstanbul’a adım atmak ise bu birikimi kentin kendine has dokusuyla yeniden şekillendirdi. Erken dönemdeki bu seyahatler ve coğrafi geçişler bana hep bir “%50’ye %50 vizyon” kazandırdı. Sanat üretimimin temelinde bu çift taraflı bakış açısı yatar. Sloganımın da özetlediği gibi: “Same sight, different vision” (Aynı bakıyoruz, farklı görüyorum).

Türkiye’de yaşamayı ve üretmeyi seçmek; dışarıdan gelen bir gözün mesafesini, yerel olanın derinliği ve samimiyetiyle harmanlamama olanak tanıyor. Türk argosu, mizahı ve gündelik yaşamın o incelikli detayları benim için tükenmez bir ilham kaynağı. Bu unsurları sanatımda yeniden yorumlamak, buradaki diğer yabancı sanatçılardan ayrışmamı ve hibrit bir estetik dil yakalamamı sağlıyor.

İstanbul’a gelmek yaşamınızda büyük bir kırılma yaratmış. Bu kırılma size nasıl bir yön tayin etti? Oradan oraya savrulan yaşamınızda, size kök sunduğuna inandığınız bir yer oldu mu?

Dünyanın bir çocuğu olmak; vizyonumu açmama ve olaylara farklı bir perspektiften bakmama her zaman yardımcı oldu. Dolayısıyla farklı kültürleri deneyimlemenin benim için büyük bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Ailemin büyük kısmının Miami’de yaşaması, annemin İstanbul’da Ermeni bir Türk; babamın ise Yahudi bir birey olması, olayları çok farklı bir açıdan ele almamı sağladı. Özellikle annemin Türkiye’de Ermeni olması, hayata bir yabancının gözünden, farklı bir perspektiften bakmama zemin hazırladı. Sanatımda bağ kurduğum noktaların da bunlar olduğunu düşünüyorum.

Youtube video

Gündüzleri dijital reklam sektöründe üst düzey bir lider, geceleri ise sokak sanatının verdiği ilhamla güncel sanat çevrelerini manipüle eden bir sanatçı… Kurumsal dünyanın sistemik sürtüşmeleri ve kendinizi ifade ettiğiniz alanların çarpışması sanatınıza ne kadar malzeme sağlıyor?

İçinde bulunduğum durum, biraz Dr. Jekyll ve Bay Hyde hayatı yaşamaya benziyor. Türkiye’de bir insanın sanat eserlerinden para kazanması çok zor. Bu yüzden gündüzleri Jekyll olmak, geceleri ve hafta sonları ise ister anonim sanatçı ister sokak sanatçısı olsun, seçtiğim kimliğe bürünmek zorundayım. Bu sert bir ikilik ama epey zaman alsa da sonunda kabullendim. Umarım yakın gelecekte sadece sanatımı yapabileceğim bir döneme geçebilirim.

Ticari ortamı ve reklamlara nasıl boyun eğmek zorunda kaldığımızı gördükçe kendimi çok daha fazla ifade etmeye zorluyorum. Reklamcılıkla ilişkimde aslında bir tezat var çünkü bu alanı pek de desteklemiyorum. Özellikle hükümetin veya büyük şirketlerin reklamları gözümüze sokup dayatması, sosyal medyadaki bu yeni algoritma ve her şeyin dinlenmesiyle birlikte sanatımı gerçekten etkiliyor. Ben de hükümeti veya büyük şirketleri eleştiren sert işler üreterek buna karşılık veriyorum. Ayrıca kendimi iyi hissetmek için Açık Radyo / Apolitik Radyo kapsamında bazı sosyal sorumluluk çalışmaları yapıyor, çevre odaklı ya da iyi bir amaca hizmet eden projeleri seçmeye çalışıyorum.

İstanbul duvarlarına ve Berlin’den Miami’ye uzanan küresel merkezlere çiğ bir yeraltı dinamizmi ile çok medyalı etkinlikler taşıyan kolektif sokak hareketi OSMAN’a öncülük ettiniz. Sokak sanatının o demokratik ve isyankâr ruhu, bugün galerilere veya müzelere taşındığında nasıl bir ifade biçimi doğuruyor?

2000’li yıllarda, aslında reklamcılığı ve sisteme itaat edişimizi eleştiren bir propaganda hareketi olan “Obey the Giant”tan esinlenerek OSMAN adında bir “tag” (imza) yarattım. Bu yüzden pek çok sokak sanatı çalışması yapıyorum. Aslında “iCat” adında, üçüncü gözü olan bir kediden oluşan ve oldukça bilinen bir grafitim var. Geçmişte çok fazla eleştiri alıyordum çünkü aynı zamanda galerilerde sergileri olan bir sanatçıyım. Ancak genellikle bu ikisini birleştirmiyorum; birbirinden farklı oluyor. Boston Güzel Sanatlar Müzesi Okulunda baskı resim eğitimi aldığım için sokaklarda yaptığım sanatın tarzı, ister baskı resim ister heykel olsun, galerilerde sergilediğim işlerimden farklı. Dolayısıyla bunlar iki ayrı şey gibi duruyor ama yine de gelen eleştirileri anlıyorum çünkü sokak sanatının anonim olması gerekir. Ben de zaten imzayla çalışarak ya da kedileri çizerken Ari Alpert adını kullanmayarak tam olarak böyle yapıyorum. Yani ikisini birbirinden ayrı tutuyorum.

İlhamınızı nerelerden kovalıyorsunuz? İlginizi çeken meseleler, bakışınızı keskinleştiren durumlar neler?

Genellikle Türk kültürünü kendi geçmişimle harmanlamaya büyük ilgi duyuyorum. Özellikle Türk edebiyatına, Türkçe kelime oyunlarına meraklıyım. Ayrıca sanatımda bazen bir mizah unsuru da bulunuyor; sanatın bazen o kadar da ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyor ve işlerime küçük bir mizah katmayı seviyorum. Aynı zamanda, politik olmaya çalışıyorum ama başım belaya girmesin diye çok da abartmıyorum; şayet politik olmak istersem de bu eserlerimi Türkiye’de değil, yurt dışında sergilemeyi seçiyorum. Ancak genel olarak sadece insanlar, kültürler, insan alışkanlıkları, mizah ve hayatı o kadar da ciddiye almamak beni besliyor.

discjockeyari_babylon
Disc Jockey Ari, Babylon | Fotoğraf: Ari Alpert

Bir yandan sergiler açarken bir yandan da “hâlâ iştah açıcı” olarak tanımladığınız DJ’liği yapmaya devam ediyorsunuz. Tüm bunlar günün sonunda ve güne başlarken size nasıl bir bakış açısı ve mücadele gücü kazandırıyor?

Müzik, hayatımın aslında çok önemli bir parçası. Bir sanatçı olarak ister DJ’likte ister yeni BabaZula klibiyle yavaş yavaş adım attığım yönetmenlikte ister sokak sanatında olsun, kendimi ifade etmenin farklı yollarını göstermeye çalışıyorum. Birkaç müzik prodüksiyonu da yaptım. Yani müzik, görsel sanatlardan uzaklaşmak istediğimde her zaman geri döndüğüm harika bir sığınak oldu. 2000 yılında Türkiye’de DJ’liğe başladım. O dönemde Türkiye’de plak çok popüler değildi ve ben electro DJ setlerimle tanınıyordum. Örneğin 2001 yılında plak çaldığım bir DJ setinde, üzerinde “maşallah” yazan bir sünnet kıyafetiyle sahneye çıkmıştım. Vokalistlerden birine de hemşire kostümü giydirmiştim. Yani farklı türde performanslar sergilemeyi ve müziğe kendimce farklı bir yaklaşım getirmeyi seviyorum.

Ayrıca, farklı temalarda partiler düzenlediğimiz Osman Productions adında bir oluşum kurdum. Bu partilerde defileler ve sanat enstalasyonları gibi unsurlar yer alıyordu. Çünkü her zaman DJ kabininde iki parçayı mikslemenin ötesine geçmek ve bütünlüklü bir ortam yaratmak istedim. Eğer bununla ilgileniyorsanız arialpert.com adresindeki Osman Productions bölümüne göz atabilirsiniz; orada bir sürü harika iş yaptık. Hatta bu yıl 30. yıl dönümümüz ve yakında başka bir Osman Productions partisi daha yapacağız, bu yüzden detayları web sitemden takip edebilirsiniz.

Üretimlerinizi bir tarife, belirli bir anlama sığdırmak konusunda neler düşünüyorsunuz? Sanatınızı ve müziğinizi tanımlayacak olsaydınız hangi kelimeleri bir araya getirirdiniz?

Ben bunu adeta bir tür terapi olarak adlandırabilirim. Sanatın ve müziğin benim için ne ifade ettiğini dile getirmek istersem; özgürlük demek, ifade özgürlüğü demek, yapmak istediğin şey konusunda seni kısıtlayan kimsenin olmaması demek. Bu, hiçbir bağı olmayan bir ifade özgürlüğü.

MIX Festival’in 10. edisyonunda Zorlu PSM’de sahne alacaksınız. Bizi nasıl bir deneyim bekliyor?

Zorlu PSM’de sahne alacağım için gerçekten çok heyecanlıyım. Hem DJ’lik yapacağım hem de görsel bir gösteri sunacağım. Bekleyin ve görün; çok heyecanlı, otantik ve “%50 / %50” bir sanatçıdan “%50 / %50” bir performans olacak.

Kapak Fotoğrafı: Sanatçının İzniyle

İlginizi çekebilir: Enes Kudu’dan Kelis ile: Müzikal Yolculuğu Üzerine

Yazı Yorumları (0)
Bu yazıya ilk yorumu siz yazın!