Ruzy Gallery, 24–27 Eylül 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek Contemporary Istanbul 2026 kapsamında; Arne Quinze, Anne von Freyburg, Pablo Tomek, Peter Cvik, Danyil Rovenchyn, Marta Syrko, Çağatay Odabaş, Studio Pinprick, Tomo Campbell ve Tom Fellows’un eserlerinden oluşan uluslararası bir seçki sunuyor.

arne-quinze_chroma-lupine_aluminium_30-x-50-x-50-cm
“Lupine Alpestris” | Fotoğraf: Arne Quinze

Belçikalı sanatçı Arne Quinze, “Lupine Alpestris” (2022) adlı anıtsal heykeliyle seçkiye dahil oluyor. Sanatçının Türkiye’deki ilk kamusal alan yerleştirmesi olan 3,5 metre yüksekliğindeki alüminyum eser, Tersane Heykel Parkuru’nda, Jaume Plensa ve Sheikh Rashid Al Khalifa gibi uluslararası ölçekte tanınan sanatçıların eserleriyle diyalog içinde yer alacak. “Lupine Alpestris”, aynı zamanda Ruzy Gallery ile Arne Quinze arasında Türkiye’de önümüzdeki dönemde hayata geçirilecek daha kapsamlı iş birliğinin ilk adımını oluşturuyor. Sanatçıyla “Lupine Alpestris” üzerine sohbet ettik.

“Lupine Alpestris”, Contemporary Istanbul 2026 kapsamında Tersane Heykel Parkuru’nda, farklı kültürel ve sanatsal arka planlardan gelen sanatçıların eserleriyle diyaloğa girecek. Bir yapıtın böylesi bir bağlam içerisinde konumlanması sizin için ne ifade ediyor? Bir heykelin anlamı, yerleştiği şehir ve karşılaştığı diğer eserler aracılığıyla yeniden yazılabilir mi?

Lupinleri, şehrin yapay çevresini yeniden doğanın ele geçirmeye başladığı ilk filizler olarak görüyorum; betonun çatlaklarından kendine yol bulan çiçekler gibi. Onlar değişimi, yarattığımız yapay mekânların yeniden yabanıllığa kavuşmasının başlangıcını simgeliyor. “Lupine Alpestris”in İstanbul’a taşımasını istediğim şey de tam olarak bu.

Farklı geçmişlere sahip sanatçılarla aynı mekânı paylaşmak, bu fikre başka bir boyut kazandırıyor. Sınırlar bizim yarattığımız şeyler ve sanatın onların ötesine geçebilmesi gerektiğine inanıyorum. Çeşitlilik, farklı bakışların bir arada var olmasına izin vermek demek. Şehir, şehirde yaşayan insanlar ve çevresindeki eserler, benim tek başıma tayin edemeyeceğim anlamları görünür kılabilir. Heykel, doğayla kurduğum ilişkinin izlerini taşımaya devam ediyor ancak her karşılaşmayla birlikte kurduğu diyalog genişliyor.

Çalışmalarınızda doğada bulunan formları yalnızca yeniden üretmiyor; doğanın çeşitliliğini, düzensizliğini, kırılganlığını ve sürekli dönüşüm hâlini yeniden yorumluyorsunuz. Doğayı taklit etmek ile doğanın düşünme biçimini sanatsal pratiğinizin içine taşımak arasındaki ayrımı nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendimi bir bahçıvan olarak görüyorum. Mevsimler boyunca bahçede dizlerimin üzerinde vakit geçiriyor, bitkilere bakıyor ve onların dönüşümünü gözlemliyorum. Orada bir gövde mimariye, bir çiçek ise başlı başına bir dünyaya dönüşebiliyor. Büyümeyi, çürümeyi ve yeniden doğuşu; ham gücün narin, ilahi güzellikle karşılaşmasını gözlemliyorum.

Çalışmalarıma taşıdığım şey, bu formları kopyalamanın çok ötesinde. Doğanın yarattığı hissi, yankıyı, titreşimi tercüme etmek istiyorum. “DNA” derken kastettiğim de bu: çeşitlilik ve gözlem aracılığıyla keşfettiğim ilişkiler. Resim ve heykel aracılığıyla bu karşılaşmanın yoğunluğunu, yaşayan bir dünyanın parçası olma hissini paylaşmak istiyorum.

Anıtsal ölçekli kamusal heykelleriniz, mimari ve kentsel çevrelere güçlü, organik ve renkli formlar taşıyor. Sizce kamusal sanat kente uyum mu sağlamalı, yoksa kentin yerleşik görsel düzenine meydan okuyarak onu sekteye mi uğratmalı? Bir sanat yapıtı, bir şehrin gündelik hayatına ne ölçüde müdahil olmalı?

Şehirlerimizin bizi dört duvarın dinine hapsettiğini hissediyorum: hastane duvarları arasında doğuyor, evlerin ve okulların duvarları arasında büyüyor, ofis duvarları arasında çalışıyor ve sonunda bir tabutun dört duvarı arasında hayata veda ediyoruz. Tüm bir hayat kapatılmış durumda. Bu bana derinden doğal olmayan bir şey gibi geliyor ve ben de bunun bir parçasıyım. Doğal dünyaya yabancılaştık.

São Paulo’daki “Terra Lume” ve New Cairo’daki “Papyrus” gibi yerleştirmelerimle doğanın gücünü ve çeşitliliğini yeniden şehre taşımak istiyorum. Bu çeşitliliği malzemeler aracılığıyla tercüme ediyorum: özellikle alüminyum olmak üzere elle şekillendirilmiş metaller, güçlü ve dinamik organik formlara dönüşüyor.

İşin niteliğine bağlı olarak yaşamın bir unsuru olarak suyu, toprakla kurulan bağ olarak seramiği, özel üretim LED aydınlatmaları ya da kırılgan ve ilahi bir güzellik duygusu taşıyan el yapımı Murano camını sürece dahil ediyorum. Tüm bu unsurlar, ölçekle birlikte, izleyiciyi içine çeken bir karşılaşma yaratmama yardımcı oluyor; insanı gündelik olanın ötesine, ortak bir hayret duygusuna taşıyor. Bu deneyimin, kim olduğundan bağımsız olarak insanları bir araya getirmesini ve konuşmalar başlatmasını istiyorum. Şehirlerimizin gerçekten yaşanabilir hâle gelmesinin ancak doğayla yeniden bağ kurduğumuz ve onun çeşitliliğini benimsediğimiz zaman mümkün olacağına inanıyorum.

arne-quinze_prunus-mumes-equilibrium_2025_oil-on-canvas_160-x-130-cm
“Prunus” | Fotoğraf: Arne Quinze

Büyük ölçekli heykellerinizde izleyici çoğu zaman esere uzaktan ya da yukarıdan bakmaz; aksine, kendi fiziksel varlığını yeniden düşünmesini sağlayacak bir ölçekte eserle karşı karşıya gelir. Dolayısıyla ölçek, çalışmalarınızda fiziksel bir unsur olmanın yanında, insanın doğa ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesinin de bir yolu gibi görünüyor. İzleyicinin bedenini yapıtın deneyiminin bir parçası hâline getirmek sizin için ne kadar önemli?

Ölçeği, tüm bedeninizle hissedebileceğiniz kapsayıcı bir karşılaşma yaratmak için kullanıyorum. Yerleştirmelerimle karşılaşan birinin, başka bir düşünme biçiminin mümkün olduğu başka bir âleme taşınmış gibi hissetmesini istiyorum. Uçsuz bucaksız bir manzaranın karşısında duyduğumuz o tam anlamıyla hayranlık hissi gibi; ya da bir çiçeğin olağanüstü ve narin güzelliğini bir anda keşfettiğimizde yaşadığımız duygu gibi.

Bahçemde, bitkilerin altında diz çöküp onların yapılarına yukarıdan bakıyorum. Yerleştirmelerim bu perspektif değişiminden doğuyor. Ölçekleri, sizi hareket etmeye, bakmaya ve farklı hissetmeye davet ediyor. Bir astronotun dünyaya geriye dönüp baktığını düşünüyorum: Haritalar üzerinde çizdiğimiz sınırlar ortadan kalkıyor ve ortak bir gezegeni görüyoruz. Çalışmalarımın da benzer bir perspektif değişimini teşvik etmesini; bizi çeşitliliğe, birbirimize ve gündelik hayatın rutinlerinin ötesindeki bir diyaloğa açmasını umuyorum.

Alüminyum gibi endüstriyel malzemeleri kullanarak neredeyse canlıymış gibi görünen, son derece organik formlar yaratıyorsunuz. Burada ilgi çekici bir paradoks var: Endüstriyel üretimle ilişkilendirilen bir malzeme aracılığıyla doğayı ve onun korunmasını düşünüyorsunuz. Bu gerilimi bir çelişki olarak mı görüyorsunuz, yoksa pratiğinizin merkezinde yer alan üretken gerilimlerden biri olarak mı?

Benim için alüminyum ve çeliğin de doğayla bir bağı var: Kökenleri toprağın mineral kaynaklarına dayanıyor. İşlenmiş olsalar da doğanın ham gücünü ifade etmek için kullandığım ilkel bir kuvveti hâlâ taşıyorlar. Onları öyle şekillendiriyorum ki izlerini görebilesiniz: kıvrımlar, bükülmeler, çizikler, büyüyormuş gibi görünen formlar… Bu izler, benim doğanın DNA’sı olarak gördüğüm şeyi ifade ediyor: onun gücünü ve kırılgan uyumunu.

Diğer malzemeler ise bu diyaloğa farklı nitelikler katıyor. Seramik beni toprağa bağlıyor; el yapımı Murano camı ışığı ve kırılgan, ilahi güzelliği taşıyor. Özel üretim LED aydınlatmalar ise değişen renk ve ritimler üzerinden çalışmama, formlara başka bir varlık kazandırmama olanak sağlıyor.

Birkaç yıldır yerleştirmelerime suyu da dahil ediyorum. Su benim için yaşamın başlangıcı. Çağlayan suyun sesi ve hareketi, deneyimin içine doğanın yabanıllığına dair bir duygu taşıyarak kapsayıcılığı derinleştiriyor. Bu karşıtlıklar aracılığıyla doğanın çeşitliliğini, muazzam gücünden olağanüstü narinliğine kadar tercüme etmek istiyorum.

Bahçeniz ve doğayla uzun yıllara dayanan ilişkiniz, sanatsal pratiğinizin önemli unsurlarına dönüşmüş durumda. Oysa doğada hiçbir şey gerçekten sabit değil. Mevsimler, büyüme, çürüme ve yeniden doğuş sürekli olarak birbirini izliyor. Kontrol edilemeyen bu dönüşüm hâlinden bir sanatçı olarak ne öğrendiniz? Bu durum, sanat eserini tamamlanmış ve değişmez bir nesne olarak düşünmenizi sorgulamanıza neden oluyor mu?

Bahçem, bir bahçıvan olarak başladığım yer. Mevsimler boyunca dizlerimin üzerinde onu inceliyor, doğanın ilahi çeşitliliğine aşağıdan yukarıya bakıyorum. Her dönüşüm bana başka bir şey öğretiyor. Çalışmalarım da sürekli gelişiyor; çünkü gördüklerimden öğrenmeye devam ediyorum.

Japonların “mono no aware” olarak adlandırdığı, şeylerin geçip gitmesine yönelik duyarlılık fikrine sık sık dönüyorum. Bir çiçeği deneyimleme biçimimle güçlü bir karşılığı var: Tam çiçek açtığı anda güzellik var; ama solmasında da güzellik var. Onun değişimini izlemek, beni her ana daha dikkatle bakmaya yöneltiyor.

Heykelsi üretim sürecim de doğadaki bu kesintisiz dönüşümden besleniyor. Sürekli bir itme ve çekme, bir şey ekleme ve başka bir şeyi çıkarma hâli söz konusu. Formlar oluşuyor ve parçalanıyor; yeni ilişkiler ortaya çıkıyor. Bu hareket, heykelin içinde çeşitliliği yaratıyor. Bunu doğadan öğrendim ve çalışma biçimimin merkezinde bu var. Tekil bir eser tamamlanmış olabilir; ancak süreç açık kalıyor, sürekli dönüşmeye devam ediyor.

Bu proje, Ruzy Gallery ile Türkiye’de gerçekleştireceğiniz daha geniş kapsamlı iş birliğinin de başlangıcını oluşturuyor. Katmanlı tarihi, yoğun kentsel dokusu ve kendine özgü kamusal alanlarıyla İstanbul, bu ölçekte bir proje için özellikle zengin bir bağlam sunuyor. İstanbul gibi bir şehirde çalışmak pratiğiniz içerisinde yeni sorular doğuruyor mu? İstanbul’un yalnızca bir eseri yerleştirdiğiniz bir şehir olmaktan çıkıp sanatınızı düşünme biçiminizi dönüştüren bir bağlama dönüşmesini sağlayacak olan nedir?

Bir keresinde Türkiye’yi doğudan batıya katetme fırsatım olmuştu. Orada karşılaştığım manzaralar ve doğanın taşıdığı güçlü çeşitlilik olağanüstüydü. İstanbul’da çalışmak benim için bir onur. Ruzy Gallery ile kurduğumuz iş birliği de bu bağı derinleştirmek için heyecan verici bir fırsat yaratıyor.

Bir yere, onun kültürüne, doğasına ve dinamiklerine bütünüyle dahil olmayı seviyorum. İnsanlar kamusal alanı nasıl deneyimliyor? Onları bir araya getiren şey ne? Buraya öğrenmek ve bir diyalog başlatmak için geliyorum. Her karşılaşma, çeşitlilik üzerine yürüttüğüm araştırmayı besliyor ve bir şekilde işlerimin içine sızıyor.

Çeşitliliğin bugün siyasette ve toplumda tehdit altında olduğunu hissediyorum; onu savunmamız ve kucaklamamız gerekiyor. Doğa, bizim çizdiğimiz sınırları takip etmiyor. Sanatın da aynı özgürlüğe sahip olması gerektiğine inanıyorum.

Kapak Fotoğrafı: Arne Quinze

İlginizi çekebilir: Simay Yaz’dan Ayça Ceylan ile: Sanat, Ritüeller ve Sürdürülebilirlik Üzerine