Ne zaman çok yönlü insanlarla tanışsam, The Verve’ün Bittersweet Symphony’si kulağımda çalar: “I’m a million different people from one day to the next…” Ayça Ceylan’la tanıştığımda da aklıma ilk gelenlerden biri bu oldu. Eko-performans ve yeni medya sanatçısı, sürdürülebilirlik yazarı; ama hepsinden önce mitoloji, ekoloji, teknoloji ve gelecekle kurduğumuz ilişkiyi aynı merakla araştıran biri. Bu yüzden sıcak bir Ağustos akşamı Nişantaşı’nda buluştuğumuzda sohbetimiz de tek bir yerde kalmadı. Ayça’nın pozitif enerjisi masaya yayılırken, bir yandan kızarmış patateslerimizi paylaştık, bir yandan sanattan sürdürülebilirliğe, kadim bilgilerden yapay zekâya uzanan keyifli bir yolculuğa çıktık.

Fotoğraf: Ayça Ceylan

Bu yolculuğun en güncel duraklarından biri de The Sandland Oracle. Suudi Arabistan’da sergilenen işinde Ayça, kumu hafızası, bilgeliği ve kendi anlatısı olan bir unsur olarak ele alıyor. İşin merkezindeki Oracle, yani kahin, ilk başta tek bir sergi için yaratılmış olsa da araştırmalar ve karşılaşmalarla kendi hikâyesini büyütmüş. Şimdi Riyad’dan Al-Ula’ya uzanan yeni bir bölüme hazırlanıyor. Aslında bu yönüyle The Sandland Oracle, Ayça’nın pratiğini anlamak için de güzel bir başlangıç noktası: Bir coğrafyayı uzaktan yorumlamak yerine onu dinleyen, yerel bilgiyle ilişki kuran ve doğanın anlattıklarına alan açan bir yaklaşım. Şimdi sözü ona veriyorum, keyifli okumalar!

youtube play youtube play

Merhaba Ayça, öncelikle seni daha yakından tanıyabilir miyiz?

Merhaba Simay’cığım. Eko-performans ve aynı zamanda yeni medya sanatçısıyım. Altı yıldır da Cumhuriyet gazetesinde sürdürülebilirlik yazarıyım. Bazen insanlar bana şunu soruyor: Bu kadar şapka varken hepsini aynı anda yürütmek nasıl oluyor? Aslında benim için birbirinden ayrı değiller. Çünkü özetle mitoloji, ekoloji, teknoloji ve “sürdürülebilir geleceği nasıl inşa ederiz?” sorusu üzerine çalışıyorum. Mekânla eşleşen, performatif ve immersive işler kuruyorum. Ve bunları yaparken işlerimin sanatsal ve teknik üretim süreci dışında saha araştırmalarını, kütüphane ziyaretlerini, dijital arşivleri gezen bir insanım. Zaten oradaki araştırmaları sevdiğim için, sürdürülebilirlik yazarı olarak da beni beslemiş ve desteklemiş oluyor.

Sanatında sürdürülebilirlik daha sezgisel bir dille karşımıza çıkarken, yazılarında benzer meseleleri araştırarak ele alıyorsun. Bu iki ifade biçimi birbirini nasıl besliyor?

Ailemin de merakıyla beraber, görsel dünyanın yani imgenin ve yazının birbirini desteklediğini, hikâye anlatıcılığında ikisinin de önemini çok erken yaşta öğrenmiştim. Bütün bunlar bende bir sistem oluşturdu. Çocukluğumda, okulda da bunları birlikte kullanmayı çok severdim. Aslında aile geleneğimin devamından, öğretme biçiminden dolayı bende bir reflekse dönen, hayatımın her alanında devam eden bir şeydi bu. Günlüğüm de böyleydi, not alırken etrafına bir şeyler de çizerdim. Yani ikisi de -benim gözümde- birbirinden ayrı değil, birbirine ihtiyacı olan alanlar oldu.

Sanat yoluyla anlatabildiğin ama kelimelere dökmekte zorlandığın; ya da tam tersine ancak yazarak ifade edebildiğiniz meseleler oluyor mu?

Tabii ki! Herhangi bir şeyi kelimeye dökmeyi ya da görsel dünyasını yaratmayı sezgime bırakıyorum. Ama bu sezgiye bırakma durumu, “içimden bu geldi” gibi söyleyebileceğim bir durum değil. Az önce de söylediğim gibi, benim gözümde kendimi ifade etme biçimim, çeşitli araştırmalarla ve belli ritüellerle, spiritüel deneyimlerle çok pratik edilmiş bir deneyim haritası gibi. Diyelim ki bir sergi hazırlıyorum ve bir video art yaratacağım, mutlaka bir temam ve araştırmam oluyor. Her sanatçı gibi bir story board’um da oluyor, ama bu değişmez bir yapı değil. Orada her zaman sürprizli ve değişmeye müsait olmasını önemsiyorum, tıpkı yaşam gibi. Kariyerime performans sanatçısı olarak başladım, eğitimim de bunun üzerine oldu. Ama sonradan enstalasyonlar, heykelsi formlar eklendi. Bunlarla birlikte her zaman kendi işlerime canlı bir alan koyuyorum. Orada devreye giren de jestlerimin ve hareketlerim, topluluğu o işle daha bütünleştirmesi oluyor. Ama bazen ihtiyaç varsa, anlık olarak kalbimi ve topluluğu dinleyip hikâye anlatıyorum. Sadece yazar olarak değil aslında, o anda da üretimim bu şekilde gelişebiliyor. Ben şunu çok önemsiyorum, bence insanın kalbinin ve ruhunun bazı odalarında cevaplar zaten var. Onları açıyorum, diyebilirim.

Ayça Ceylan, “Remember Your Inner Creature” | Fotoğraf: Ayça Ceylan

Sürdürülebilirlik üzerine araştırırken seni en çok şaşırtan ya da “bunu daha fazla insanın bilmesi gerekiyor” diye düşündüğün bir çevre meselesi oldu mu?

Maalesef ki artık pek şaşırmıyorum. İnsanın etkisi gerçekten yıkıcı olabildiği için şaşırmakta zorlanıyorum. Ama güzel şeyler de var bu hayatta, onu da unutmamak lazım.

Hem sanatçı hem yazar olarak önemsediğim birkaç konu var. Su yaşamı ve deniz ekosistemine önem veren biriyim. Dünyayı düşündüğümüzde, karada yaşayan canlılar olduğumuz için hep Toprak Ana’dan bahsederiz. Fakat insan bedeninin dörtte üçünün su olduğunu unutuyoruz. Bazı insanlar, suyla olan iletişimini ciddi anlamda kaybediyor. İçindeki suyla iletişimi koparırsan, bırak gezegeni; kendi içinde de bazı farkındalıkları yaşaman mümkün olmaz. Kendini ve etrafını fiziksel ve ruhsal olarak hasta edebilirsin. Zaten buna sebebiyet veren bir varlık, gezegene dair hiçbir şey yapamaz. O yüzden benim için deniz ekosistemleri ve daha büyük ölçüde su kavramı çok önemli.

Farklı bir yandan bakacak olursak, onarıma da çok inanırım. Doğa bozulmuş gibi gelebilir bazen, çevre kirliliğinden ve diğer faktörlerden dolayı böyle düşünebiliriz. Yine de dünyanın da insanın da muazzam bir onarım kapasitesi vardır. Ekosistem restorasyonunu daha çok insanın bilmesini isterim. İnsanların umutsuz ve sıkışmış bırakılmasından da hoşlanan biri değilim. Çünkü benim, senin, onun, herkesin elinden gelenlerle düzelecek bu dünya. O yüzden özellikle onarım konusuyla da ilgileniyorum. Ayrıca dünyanın onarılabileceğine inanmak ve onarımın bir parçası olmak, kişinin kendisine de çok iyi gelen bir duygu.

Moda medyasının sürdürülebilirlik konusunda nasıl bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorsun?

Dünyanın en büyük kirleticileri konuşurken, modanın etkisi çok az konuşuluyor. Moda, çevresel etkisi en yüksek sektörlerden biri. Bu da tehlikeli bir durum. Bazı alanlarda hızlı tüketimin teşvikini çok görüyoruz, bu da beni üzüyor. Evet, gezegen ölçüsünde çok yıkıcı; ama kişi için de aynı derecede yıkıcı. Çünkü kişi, aldığı bir ürünle anlık tatmin yaşıyor. Mesela bir ürün alıyorsun, ancak üç kere giyiyorsun. Bu sefer hayatındaki her şeye de yavaş yavaş bu bakış açısıyla bakmaya başlıyorsun: Bu birkaç seferlik, şu şu kadarlık diyerek süre biçmeye başlıyorsun.

Bence bu, sürdürülebilir ilişkiler konularını da psikolojik olarak etkileyen bir durum. Çünkü bir eşyanın tabiatı gereği onunla kurman gereken bağları kuramıyorsun. Kumaşın kalitesi yüzünden, zamanla o trendin geçip gitmesinden…

Bir de görünmeyen bir emek söz konusu. Tasarımcılar, dev markalarda ve mağazalarda çalışan insanlar dışında bu alanda çalışan tekstil işçileri ve onların sağlığı… Bu tekstil çöpleri nereye gidiyor? Dünyanın en güzel sahiline gittiğinde bir giysi etiketi görmemelisin; ama görüyorsun!

Kendin ülkemiz ölçüsünde, yerel, sürdürülebilir ve etik markaların artışı da çok ilgimi çekiyor. Daha sürdürülebilirlik diliyle iletişimini yapan gazeteciler de yazarlar da influencer’lar da artıyor. Mesela moda haftalarına da belirli kurallar getirilmeye başlandı. Ama geleceğe bakarken böyle bakılması gerekiyor artık. Olan ivmeyi güzel görüyorum. Ama söylemek isterim ki, kişinin bir şeye ihtiyacı olup olmadığını kendisine 4-5 kez sorması lazım. Anlık duygu karmaşasıyla o şeye sahip olmak, belki de hiç fayda sağlamayacak. Elbette ben de bir şeyler satın alıyorum fakat satın alırken mümkün olduğu kadar giysi başı maliyeti hesaplamayı önemsiyorum. Ayrıca gardırobumdan alışveriş yapmayı seviyorum! Kıyafetlerimi kendime ve zamana uygun olarak yeniden değerlendirmeyi çok seviyorum.

İşimle ilgili kısma gelecek olursak; yerleştirmelerimdeki “live art” kısmında, tabii ki giydiğim bir kıyafet oluyor ve o işe özel tasarlanıyor. Sürdürülebilir ve yerel markalarla çalışıyorum ve onlarla birlikte bir tasarım geliştiyoruz. Bu arada çalıştığım markaların çoğu kadın girişimcilerin oluyor ve ben o kadın dayanışmasına da çok inanıyorum. Sonrasında ben o kıyafeti sadece video art’ımda giydim diye sonsuza kadar saklamıyorum; genelde giyilebilir tasarımlar olduğu için gündelik hayatımın bir parçasına dönüştürüp giyiyorum.

Farklı coğrafyaların mitolojileri, ritüelleri ve sembolleriyle çalışıyorsun. Bir kültürün bilgisinden beslenmek ile onu sahiplenmek arasındaki sınırı kendi pratiğinde nasıl gözetiyorsun?

Baştan şunu söylemek isterim, ben kendimi Batılı olarak tanımlamıyorum; kesinlikle Doğulu olduğumu düşünüyorum. Çünkü Doğu öğretilerine daha yakın bir insanım, oradaki kolektiviteyi daha çok seviyorum. Etik açılardan Batı’nın yarattığı hiyerarşilerden haz etmeyen biriyim. O yüzden Doğu’yla ilgili bir konuyla çalıştığımda, Batı’nın ondan kendine yarayan kısmı alıp onu parçaladığını birçok alanda görme imkânım oldu. Ben böyle durumlarda adalete inanıyorum, gün gelir ve o kullandığın değerler seni zora sokabilir.

Mesela Japonya’daki, Hindistan’daki, Riyad’taki sergilerimde o kültürün ritüelleri araştırırken en önemsediğim nokta saygı oluyor. Saygılıysan ve saygı kavramını ilk sıraya koyuyorsan, zaten o kültürü ve bilgiyi sömürüp parçalayamıyorsun. Onun sahibi gibi de davranamıyorsun. Sonuçta tüm bu coğrafyaların kendine ait kadim bir bilgisi ve kültürü var. O yüzden benle değil, o işe eşleşip işin değineceği topluluklarda bir etki yaratacaksa o kültürü ve sembolü dahil etmekten yanayım.

Örnek vereyim, Suudi Arabistan’da sergilenen The Sandland Oracle işimde kum üzerine çalıştım. Çok oryantalist bir konumda kalmam mümkün olabilirdi. Fakat köklerimden ve o bağla kurduğum ilişkiden dolayı, gelen tüm yerel halkın “Biz bile kumun bilgeliğine böyle bakmayı unutmuşuz,” demesi benim için çok önemliydi. Hem insanlara hem de bulunduğun coğrafyaya saygı duymak bu yüzden çok önemli. Konu çölse çöle saygı duymalısın, onun sana anlattıklarını dinlemelisin.

Ayça Ceylan, “The Sandland Oracle” | Fotoğraf: Ayça Ceylan/Misk Art Institute

Yeni teknolojiler sanatçıya giderek daha fazla kontrol imkânı sunarken sen doğayla çalışmanın sana kontrolü bırakmayı öğrettiğini söylüyorsun. Bu iki yaklaşım arasında nasıl bir denge kuruyorsun?

Hayatta farklı uçları deneyimleyerek dengeyi bulmak önemli. Önce live art’la başladım, sonra fotoğraf ve video eklendi. Ben işimin ve o anlatının ihtiyacı varsa yeni çıkan teknolojileri kullanmayı seviyorum. Fakat yapay zekâyla video art tasarladığımda sadece prompt’u verip “sen yap” demiyorum. O kadar farklı promptlar var ki, dijital ortamda prodüksiyon hazırlamama olanak tanıyor. Böyle olduğunda zaten AI bir fotoğraf makinesine dönüyor, bir torna makinesi bile olabilir! Biraz böyle bakmak lazım.

Doğa kısmına gelecek olursak; özellikle dışarıda bir video çektiğimde kontrolüm dışında birçok dinamik gelişmeye başlıyor. Örneğin çölde karşıma akrep çıkmıştı. Riskli durumlara karşı da hayatta neler yapabileceğime dair farkındalıklar oluşturuyor: Beklemek, sakin kalmak, olabildiğince tehlike oluşturmadığını hissettirmek… İki taraftan da de çok farklı şeyler öğreniyorum.

AI yeni teknoloji diye geçiyor fakat bana kalırsa, kullanma biçimine ve kullanıcısına bağlı olarak, içinde kadim bilgilerin olduğu bir kütüphane.

İşlerinde “iyileşme” ve “onarım” kavramları sık sık karşımıza çıkıyor. Sanatın gerçekten iyileştirici olması gerektiğine inanıyor musunuz, yoksa bazen rahatsız etmek ve yüzleşmeye zorlamak da onun işlevlerinden biri olabilir mi?

Evet, özellikle rahatsız etsin diye yapılan işler var. O da farklı bir ifade biçimidir. Ben genel olarak rahatsız etmeyi de edilmeyi de sevmem. Çünkü kendi kurduğum anlatı dünyasında negatif enerji üzerinden değil, olayları biraz olduğu gibi vermeyi ve çözümü de işe dahil etmeyi severim. İşin sonunda izleyen o işle bir bağ kurduğunda, paylaşım anlarını çok seviyorum ve böyle kurmayı tercih ediyorum. Olabildiğince yumuşak, güvenli, “ben de yapabilirim” ya da “ben de bu mistik varlıkla, çevreyle ilgili gördüğüm anlatının sosyal hayattaki karşılığını düşünebilirim” dedirten, yumuşacık alanlar hazırlamayı seviyorum.

Peki bir iş hazırladığında o süreç içinde “ben de iyileştim” dediğin bir iş var mı?

Hepsi! İnsan çok yaralı bir varlık, yaraları da üç ya da beş kere iyileşmiyor. Belli ölçüde iyileşse bile kalan izler oluyor. Bazen o izlere tekrar baktığında canın acımıyor, ama sana ne kadar bilge olduğunu da hatırlatabiliyor. O yüzden her iş başka bir farkındalık yaratıyor. Bir de her yaşla ve kazandığın her deneyimle birlikte başka bir konu, meselen oluyor ya… Onlara yol açıyor. Bu yüzden mutlaka her işe bir element eklerim; su, toprak ya da hava.

Ayça Ceylan, “Nymph” | Fotoğraf: Ayça Ceylan

Yakın dönemde hangi projelerinle karşılaşacağız? “The Sandland Oracle” ve “Salt Oracle”ın bundan sonraki yolculuğu nasıl şekilleniyor?

The Sandland Oracle’a başlarken bir kerelik olduğunu düşünmüştüm. Araştırmalarım ve insanlarla olan karşılaşmalarım o kadar farklı bir hikâye sundu ki, Oracle kendi kendine bu yolculuğa devam edecek bir bilgeliğe sahip oldu. Oracle’ın bir ismi de var, Andra. Ben karakterler yaratmayı pek severim. İkincisinde Riyad’tan Al-Ula’ya gidiyor. Spesifik olarak Al-Ula’ya odaklanıyorum, oradaki bilgiyle oluşturduğum bir yerleştirme tasarlıyorum. Zamanı ve detayı veremiyorum, ama umarım seneye bunu sunacağım. Spoiler olarak deniz kabuğunu verebilirim!

Seriler şeklinde üretmeyi sevdiğim için Oracle’lara devam ettim. Hepsinden önce Hindistan’da bir iş yapmıştım, orada su üzerine çalışmıştım. Daha önceki işlerim de su üzerineydi. Japonya’da da hava, su ve toprak elementlerini birleştirmiştim. Oradaki işte bir şifa kuşu var, büyük beyaz ak balıkçıl. 17.yüzyıldan beri Japonya’da var olan Sagi no Mai adında bir ritüel var, “Büyük Ak Balıkçılın Dansı” diye. Japonya’nın güneyinde bu dansı yapan kutsal dansçılar var, her yaz bu festivali yaparlar. Belli tapınakları gezip bütün bölgeye şifa yayıyorlar. Ve bu kuş, hava, toprak ve suyla eşleşiyor. Ancak onu avlamak isteyen avcıyla anlaşırsa ateş elementiyle şifa buluyor. Bunu çalıştım. Sonrasında da kum üzerine tabii.

Salt Oracle için; ailem arkeolojiyi çok severdi, çocukken hep antik kentleri gezerdik. Şunu öğrenmiştim, Antik Yunan’da gözyaşı kapları var. Bunların içinde gözyaşlarını biriktirip bir kişinin cenazesi olduğunda tabutunun içine koyuyorsun ve ona, öte diyarlara giderken yardımcı oluyor. Ben de kendime gözyaşı kapları tasarlamıştım, ama mutluluk ve heyecan gibi duyguların gözyaşlarını biriktirmek istiyordum. O gözyaşıyla birlikte geride kalan şey tuzdu, bu yüzden şu an tuz çalışıyorum.

Bir sonraki araştırmada da Salt Oracle, hatırlamanın kırılgan geometrisini araştırıyor. Kızıl Deniz bölgesinde olacak, çok heyecanlıyım!

Tüm bunlar yurtdışı için çalıştığım sergiler. Şimdi ocak sonunda, İstanbul’da solo bir sergim olacak. İMÇ’deki galeri YÜZONBİR’de gerçekleşecek bu serginin küratörlüğünü Bala Gürcan Madra üstlendi. Serginin ismi, Antik Gelecek. Spekülatif olarak şunu diyebilirim, gelen her ziyaretçi gelecekteki bir arkeolojik alanı gezmiş olacak. O yüzden 3D yazıcı çıktıları, video art’lar ve bol bol renkler var. İMÇ’nin içinden dışına yayılan bir sergi olacak.

Son dönemde sanat dışından seni en çok besleyen şey nedir?

Tüm bu sanatsal üretimlerin dışında hobim, kara delikleri araştırmak! Belki ileride bununla ilgili spekülatif bir çalışma yapabilirim, bilmiyorum ama bende görsel anlamda ve gerçeklik anlamında ciddi sorular oluşturan bir hobi oldu. Uyumadan önce bir şeyler izleyeyim, derken karşıma çıkan bir belgeselin ardından araştırmaya başladım.

Kapak Fotoğrafı: Misk Art Institute

İlginizi çekebilir: Ceren Oğuz’dan Yağız Seis ile: Belirsizliğin İzinde Resmin Görünmeyen Yüzü