Yağız Seis ile: Belirsizliğin İzinde Resmin Görünmeyen Yüzü
Bir resmin önünde durduğumuzda ilk gördüğümüz yer; gerçekten resmin kendisi mi, yoksa kendi hafızamız mı? Yağız Seis’in işleri tam da bu sorunun etrafında dolaşıyor. Belirsizleşen yüzler, katman katman oluşan yüzeyler ve cevaptan çok düşünmeye davet eden bir üretim dili… Sanatçıyla, resimlerinin görünmeyen tarafını, üretim sürecini ve bugün çağdaş resimde kendine açtığı alanı konuştuk.
Figürlerinin çoğunda yüz ya belirsiz ya da hiç yok. Bu, izleyiciye bilerek bıraktığın bir boşluk mu, yoksa senin de tam cevabını bilmediğin bir soru mu?
İlk başta bunun bilinçli bir tercih olduğunu söyleyemem. Resimlerime zaman içinde dönüp baktığımda, yüzlerin giderek belirsizleşip tanımlanamayan bir kimlik olması gerektiğini düşündüm. Sonra bunun nedenini kendime sormaya başladım. Artık deneyimlerim doğrultusunda şöyle söyleyebilirim; ben hiçbir zaman yüz ve figür dinamizmini resimden çıkarmaya çalışmadım. Sadece insanı anlamaya çalışırken cevabı yüzde bulamadım. Bir insanın yüzüne uzun süre bakabilirsiniz ama yine de onu gerçekten tanımış olmazsınız. Beni ilgilendiren şey, ilk bakışta gördüğümüz ifade değil; insanın içinde taşıdığı ve çoğu zaman görünmeyen taraf. Bu yüzden figürlerimde yüz zamanla belirsizleşip yüzey üzerinde geri planda kaldı. Bu, izleyiciye bırakılmış bilinçli bir boşluk değil. Ben de o boşluğun içindeyim. Resim yaparken cevap vermekten çok soru sormaya çalışıyorum. Belki de bu yüzden figürlerimin yüzü hiçbir zaman tamamen kaybolmuyor, figüratif aksiyonlarımla destekleyerek cevabı artık mimik ve fiziksel hareketi merkeze koyarak aramıyorum.
Bir röportajında işlerini, bastırılmış duyguların ve hatırlanamayan anıların iz bıraktığı yüzeyler olarak tanımlamıştın. Bu izler tuvale çıkarken seni de şaşırtıyor mu? Resim biterken hiç planlamadığın bir duygunun ortaya çıktığı oluyor mu?
Evet, hem de sık sık. Hatta üretmeye devam etmemi sağlayan şeylerden biri de bu. Yüzeyle başlayan diyaloğum, anlatmak istediğim tamamlanmış bir düşünceyle başlamıyor. Daha çok peşimi bırakmayan bir his oluyor. Resim ilerledikçe o his değişiyor, başka bir yere evriliyor. Bazen başlangıçta aradığım şeyle bitirdiğim resim arasında beklemediğim kadar büyük bir mesafe oluyor. En ilginç tarafı da şu; bazı şeyleri resim yaparken değil, resim bittikten sonra fark ediyorum. Dönüp baktığımda, neden belirli bir figürü tekrar ettiğimi ya da neden o yüzeyde ısrar ettiğimi daha iyi anlayabiliyorum. Bu disiplin sadece benim kurduğum bir şey değil, aynı zamanda bana kendimle ilgili bir şey gösteren bir alan. Bu yüzden üretim benim için bir fikri kanıtlamak ya da bir duyguyu tarif etmek değil. Bir sorunun peşinden gitmek. Her resim o soruyu biraz daha farklı bir yerden düşündürüyor. Sanırım bu yüzden resim yapmayı hiçbir zaman “tamamlanmış” bir süreç olarak görmüyorum. Üretimim bu noktada sadece kendim için bir fikri doğrulamakla sınırlı kalmıyor, kendime daha dikkatli bakabilmenin bir yolu olarak ifade alanıma dahil oluyor.
Bir resmi bitirdiğinde isim önce mi geliyor, sonra mı doğuyor? Başlık senin için ek bir anlam katmanı mı, yoksa bazen bilerek bıraktığın bir muğlaklık mı?
Başlık neredeyse her zaman en son geliyor. Çünkü benim için resmin finali baştan belli olmuyor. Bir süre ona sadece bakıyorum. Aramızda küçük bir mesafe oluşuyor ve başlık çoğu zaman o mesafenin içinden çıkıyor.
Başlığın resmi açıklamasını istemiyorum. Çünkü bir resmi tek bir cümleye indirgediğinizde, onun dolaşabileceği alanı da daraltmış oluyorsunuz. Ben başlığın cevaptan duyguma, izleyicinin duygusuna referans vererek dikkate alınmış bir diyalog türünü beslemeye çalışıyorum. Resim ne kadar izleyiciyle diyalog kurmaya başlıyorsa, başlık da o kadar sessizleşiyorsa, üretim dili motivasyonumu daha diri tutuyor.
Heykelden gelip kendini resimle ifade ediyorsun. Bu geçiş malzemeyle kurduğun ilişkiyi nasıl değiştirdi? Geleneksel resim malzemesinin kurallarını en çok nerede zorluyorsun?
Heykel eğitimi bana sadece üç boyutlu görmeyi öğretmedi; malzemeye sabretmeyi de öğretti. Bir malzemeyi zorlamak yerine onun sana ne söylediğini dinlemeyi öğrendim. Bu bakış açısı resme geçtiğimde de benimle birlikte geldi. Resimde tuvalin ve farklı materyalin yalnızca üzerine kurulan düz bir yüzey olarak görmüyorum. Benim için yüzey de sürecin bir parçası. Boyayı eklemek kadar silmek, kapatmak, yeniden açmak ya da altta kalan izleri görünür bırakmak da üretimin bir parçası. Çünkü düşüncenin de böyle oluştuğunu düşünüyorum. Tek hamlede değil; üst üste gelen kararlar, vazgeçişler ve yeniden denemelerle. Geleneksel resmi en çok burada zorluyorum. Kusursuz bir yüzey aramıyorum. Tam tersine, yaşanmış bir yüzey arıyorum. Bana göre resmin hafızası sadece görünen figürde değil, altında kalan izlerde de saklı.
Resimlerinde sürekli geri döndüğün renkler var mı? Ya da tam tersi, bilerek uzak durduğun, senin için “tehlikeli” bir renk?
Siyah ve beyazla çalışmaya başlarken bunu bir kurala dönüştürme niyetim yoktu. Zaman içinde düşündüğüm meselelerin bu iki ton arasında daha rahat nefes aldığını fark ettim. Renk bazen duyguyu çok hızlı tanımlıyor. Ben ise izleyicinin ne hissetmesi gerektiğini söylemek istemiyorum. Siyah ve beyaz, gereksiz olanı geri çekiyor ve beni figürün taşıdığı, biçimin yüzey ile olan duygusuna yaklaştırıyor. Bu yüzden mesele renkten uzak durmak değil. Mesele, dikkati başka bir yere taşımak. Zaman zaman rengi üretimime dahil ediyorum ama ileriye dönük renk yeniden işlerime girerse, bu yeni bir arayışın sonucu olur. Ama bugün kurduğum dünyanın sesi en çok siyah ve beyazda karşılığını buluyor.
Bir işi bitirdiğinde o hâlâ senin bir parçan mı kalıyor, yoksa elinden çıktığı anda başka birinin hikâyesine mi dönüşüyor?
Bir resim bittiğinde onunla kurduğum ilişki sona ermiyor, sadece değişiyor. Üretirken bana ait olan bir süreç, paylaşıldığı anda benim kontrolümden çıkıyor. O andan sonra insanlar resme kendi hayatlarından bakıyor. Benim hiç düşünmediğim anlamlar görebiliyorlar ve bunu yanlış ya da doğru diye ayırmıyorum. Çünkü bir eserin tek bir anlamı olduğuna inanmıyorum. Ben resmi bitirebilirim ama onun hikâyesi orada bitmiyor. Belki de bir eser, sanatçıdan çok izleyiciyle kurduğu ilişkiyle derinliğine kavuşuyor.
Biri bir tablonun önünde sadece birkaç saniye durabilse, o birkaç saniyede içinde ne uyanmasını isterdin? Rahatsızlık mı, bir hatırlama mı, bir soru mu?
Belirli bir duygu hissetmesini istemem. Çünkü herkes resme kendi geçmişiyle ve kendi duygularıyla bakıyor. Ama birkaç saniye de olsa durmasını isterim. Bugün en zor şeylerden biri gerçekten durup bakabilmek. Eğer bir resim bunu sağlayabiliyorsa, bence asıl karşılaşma orada başlıyor. Resimlerimin bir şey öğretmesindense insana kendisiyle kısa da olsa baş başa kalabileceği bir alan açmasını isterim.
Atölyenin bulunduğu Yeldeğirmeni işlerine sızıyor mu? Yoksa kapıdan girer girmez dışarıyı tamamen kapatabiliyor musun?
Bence hiçbir sanatçı yaşadığı yerden tamamen bağımsız üretemez. Ben de üretemiyorum. Yeldeğirmeni resimlerimde doğrudan görünmüyor. Ama orada yürümek, aynı sokaklardan geçmek, her gün benzer sesleri duymak farkında olmadan düşünme biçimimi etkiliyor.Atölyeye girdiğimde dışarıyı kapattığımı sanıyorum ama zamanla anlıyorum ki dışarı zaten benimle birlikte aynı duygunun dengede olduğu bir alan haline geliyor.
Bugün ilk dönem işlerine baksan, yeniden yapmak isteyeceğin bir tablo var mı? Ya da tam tersi, keşke hiç sergilemeseydim dediğin bir iş?
Hayır. Bugün aynı işleri yapmazdım ama onları değiştirmek de istemem. Çünkü onlar eksikleriyle birlikte o dönemde nasıl düşündüğümün bir parçası. Bir resmi geriye dönüp düzeltmek, biraz geçmişteki kendime bugünkü gözle bakmak gibi geliyor. Oysa gelişmenin biraz da o mesafeyi kabul etmek olduğunu düşünüyorum. Bugün hâlâ üretebiliyorsam, deneyimlerimin ve şu anki üretim dilimimin ve olgunluğumun payı var.
Seni bir sanatçıya ya da akıma benzetenler oluyor mu? Duyduğunda içinden “gerçekten haklılar” mı dersin, yoksa kendi akımına bambaşka bir isim mi koyardın?
Benzetmeleri doğal buluyorum. Hepimiz sanat disiplinin geleneksel normlarını sentezleyip üretiyoruz ve ister istemez bazı ortaklıklar kuruluyor. Ama üretirken aklımda hiçbir zaman bir akıma ait olmak ya da belirli bir dilin içinde kalmak olmuyor. Ben daha çok, kendi üretimimin bana sorduğu soruların peşinden gitmeye çalışıyorum. Bir gün dönüp baktığımda bütün resimlerimin tek bir şeyi anlattığını düşünmüyorum. Ama hepsinin aynı yerden çıktığını hissediyorum. Her resim, kendime yeniden sorduğum aynı sorunun başka bir biçimi. Belki o sorunun cevabını hiçbir zaman bulamayacağım. Ama sanırım üretmeye devam etmemin nedeni de tam olarak bu. İzm yaratmayı temsili bir durum olarak görmüyorum.
Kapak Fotoğrafı: Esra Mengülek
İlginizi çekebilir: Sümeyra Gümrah’tan Sergen Şehitoğlu ile Röportaj

Ceren Oğuz 














Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!