Egemen: Marketlerde opsiyon çok fazla, girdiğiniz zaman abur cuburundan tutun da diğer gıdalara kadar çok fazla şey bulmanız mümkün. Türkiye’de markete gittiğinizde seçenekler çok sınırlıyken, orada çok fazla. O yüzden biz hazır gıda konusunda hiç sorun yaşamadık. Zaten çok kapsamlı yemek yapamıyorsunuz. Sabahları yulafla, öğlenleri ekmek arası sandviçle geçiyordu. Akşam yemeklerinde mutfaktaki şefimiz Onur’du. Akşamların yarısı konuk olduğumuz evlerde, diğer yarısında mercimek ve makarna, protein ve karbonhidrat dengesiyle besleniyorduk.
Onur: Performans konusunda hiç sıkıntı yaşamadık. Çok zorlayıcı bir rekabet sporu olarak bisiklet kullanan insanlar var. Transcontinental var mesela; binlerce kilometrenin tamamlaması gereken bir dayanıklılık, hatta bir varoluş testi. Dağlık alanda, tek başına, günlük 200-300 km, 15-16 saat pedal çevrilen bir bisiklet yarışı. Game Changers belgeselinden de gördük, derece yapan bitkisel beslenen sporcular var, Türkiye’den de… Bizimkisi üst düzey bir performans gerektiren bir aktivite değildi.
Tabii “Yahu günde 80-100 km pedal çeviriyorsun, bunun bir beslenme boyutu mutlaka vardır.” diyenler olacak. Yanımızda yulaf, meyveler, sandviçler, protein barları ve tahin-pekmez vardı. “Bir şey yememiz lazım Egemen, tansiyonum düştü, tut beni” gibi bir durum yaşamadık. Bu konulara hakim olduğumuz için yaşamayacağımızı da biliyorduk açıkçası. Zaten bitkisel bir diyette ihtiyaç duyulan şeylerin nerelerden sağlanabildiğini biliyoruz. Yani her şey elimizin altında olduğundan veganlık ağırlıklı bir kaygımız da olmadı. Bunun dışında kamp ocağımız da vardı, onunla da bakliyat ve makarna gibi bir şeyler yaparak ihtiyacımız olan besinleri karşıladık. Zaten hiçbir bisikletçinin de yolda giderken kendine sofra kurup ev yemekleri yiyeceğini sanmıyorum. Orada biraz daha salam ve kaşarla (bitkisel) ekmek arası sandviç şeklinde geçiştiriyorsunuz.