Bu yazımda size bir yazar ve altıncı kitap çalışmasından bahsedeceğim. Kendisi 2007’den bu yana en yakın arkadaşım Fatma Berber. Kitabı ise Ayrıntı Yayınları Sanat ve Kuram Serisi’nden çıkan “Taştan Düş Yaratmak”… Bu altıncı çalışma, beş kitaba tamamlanacak olan bir seri olacak. Keyifli okumalar.

fatma-berber-4
Fotoğraf: Fatma Berber

Fatma ile Cemal Reşit Rey (CRR) Konser Salonu’nda tanıştık. Çalışma odalarımız dip dibeydi. Ne zaman, nasıl “yoldaş” olduk, oralar bulanık.  CRR, oradan yolu geçmiş her insan gibi bizim için de çok özeldi. O koca bina sanki bir arkadaş, bir sırdaştı… Belki o yüzden Fatma ile birlikte kaleme aldığımız ilk kitap “Bir Pera Masalı”nda Beyoğlu’ndaki yapıların “hafızalarını” yoklamaya çalışmıştık. Bir yapının hikâyesi, “Şu tarihte, şu malzemelerle, şu usulde yapıldı; şu amaç için kullanıldı”dan çok daha öteydi çünkü.

Zaten bütün kitaplarımız bir sohbetin ortasında, “biz olsak bunu başka türlü anlatırdık” dediğimiz yerden doğdu. “Pink Floyd: Kilidi Açamazsan Kır Kapıyı”da bir grubun sesinin, bir dönemin ruhunun peşine düşerken bizdeki izlerinin üzerinden geçtik. “Bir Porsiyon Sanat”ta ise sanatı bir yemek sofrasına, bir tabağın hafızasına çağırdık; tabağı sanatla servis ettik. Konu her seferinde değişti ama derdimiz hep aynı kaldı: Sanat camekânda, hayatın uzağında durmaz.

Şimdi ise Fatma “Taştan Düş Yaratmak”ta mekân, hafıza ve sanatı yine yoldaş etti. Seri edebiyatla açılıyor, müzik, resim, sinema ve şehirle sürecek. Hepsinin ortak sorusu şu: “Mekân, hafıza ve sanat birbirine nerede değiyor?”

İlk kitabından bu yana verdiği tüm söyleşilerde “onca değerli yazar varken benim ismimin yanına ‘yazar’ yazmanız ayıp olur” diye mücadele eden Fatma, bu seride önlemini önceden almış ve kendini “küratör gibi” diyerek tanımlamış. 

Serinin “Edebiyat” başlıklı ilk kitabı, okuyucuya tamamlanmış bir harita, keskin yargılar sunmuyor; aksine hatları bilerek açık bırakıyor. Kitabın içine girdiğinizde bu hatları kendi zihin haritanızla birleştireceksiniz. Mağara duvarlarındaki ilk anlatıcıdan Tokatlıyan Oteli’nin bugünkü boşluğuna, Said Naum Duhânî’nin Pera’sından Galata Kulesi’nin şiirine uzanan kurmaca ile arşivin iç içe geçtiği bir güzergâhı takip ederek… “Bir Pera Masalı” kitabımızın bazı sayfalarında da yürüttüğümüz hayalî karakter Muvakkit Musa bu kitabın sayfalarında da yürümeye devam ediyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mümtaz’ı ile Zaven Biberyan’ın Baret’i aynı vapurda karşılaşıyor. Metne yerleştirilen QR kodlar bizleri dönemin parçalarından oluşan müzik listesine, arşiv videolarına ve yapay zekâ destekli deneysel çalışmalara taşıyor. Yani “okuma” dediğimiz şey bu seride tek bir eylemden ziyade; “çok sesli” bir deneyim.

kapak-tastan-dus-yaratmak
Taştan Düş Yaratmak “Edebiyat” | Fotoğraf: Ayrıntı Yayınları

Ben de yirmi yıllık dostum Fatma Berber’e biraz mesafeli durmaya çalışarak kitap üzerinden sorular yönelttim. Kitabı bir sergi gibi kurmayı, belleğin etiğini ve dijital çağda hatırlamanın ne anlama geldiğini konuştuk.

Selam Fatma. Şimdiye kadar yayımlanmış beş kitabın var. Bunların üçünde sana eşlik etmiş biri olarak soru soran tarafta olmak garip bir his. Seninle “Taştan Düş Yaratmak – Edebiyat” kitabını konuşacağız ama öncesinde bu kitap serisini hazırlamaya seni iten neydi?

Evet, benim için de çok değişik bir his seninle söyleşi yapmak. Aslında uzun yıllar seninle hep bu konuları konuştuk. Sanat; teorik ve pratik anlamda bir şekilde hayatımda hep yer aldı. Hatta yine seninle tanışmamız CRR Konser Salonu’nda oldu. Orada da birlikte çalıştık. Uluslararası festivaller yaptık. Aya İrini’nin, Topkapı Sarayı’nın, Kızlarağası Medresesi’nin hatta Sultanahmet’in bizim için anlamı çok başka.  Sen de öylesin, keşfetme duygusu var içinde. Mesela bizi heyecanlandıran şeyler yeni keşfettiğimiz müzik grupları oluyordu. Hatırlar mısın? Ben küçük küçük adı sanı duyulmayan müzik gruplarını -ki o zamanlar böyle gelişmiş bir teknoloji yok- iğneyle kuyu kazır gibi arar, fakslarla vs. onlara ulaşmaya çalışırdım. Senin tabirinle “ruh emiciler” yüzünden pek çok kara komik anılarımız da hafızamızın bir çekmecesinde saklı. Yine yaşayan tarihmişiz gibi başlamadan toparlayayım. Bence keşif duygusu ve hâlâ bir şeyleri merak etme dürtüsü, insana bir şeyler yaptırıyor.

Soruna dönersem; bizim geçmişte seninle hazırladığımız kitaplarda da hep şöyle bir duygu vardı: Sanat kutsal değildir, hayatın içindedir. Yaşamın içindedir. İnanç da, bir ritüel de, yemek de, yaşadığımız şehirler, anılarımız da sanat eseri olabilir. Bellek ya da hafıza uzun süredir teorik anlamda üzerine düşündüğüm kavramlar. Yüksek lisansımda da bu konuda saha araştırmaları yaptım.

Son zamanlarda bana en iyi gelen şeylerden biri, dilini bilmediğim kırsal kasabaları, küçük köyleri, görünmez kalmış hayatları keşfetmek. Bu yolculuklar bana her defasında hayatın başka türlü de kurulabileceğini, başka mümkünlerin var olduğunu hatırlatıyor. Böylelikle Yaradan’la ve kendim ile daha güçlü bağ kuruyorum.

Sanat da benim için tam olarak bu mümkünlerin peşine düşebileceğimiz en güvenilir yol arkadaşı. Bize sadece gördüğümüz dünyayı anlatmıyor; henüz görmediğimiz, belki de hiç göremeyeceğimiz dünyaların kapısını da aralıyor. Sanatla bağım da az önce söylediğim gibi hayatıma eşlik edercesine hep sürdü. İnsan evini nerede görse bilir ya, hani kırık dökük de olsa… Sanat benim için öyle bir şey, öyle bir aşinalık hali. Bu seride de sanatın kusurlu, alımlanan tarafıyla, resmî tarihin dışında kalanları özne olamayanları mekânlarda ve hafızalarda buluşturdum. Bu üçlü mekân, sanat ve hafıza arasında böyle bir bağ kurmaya çalıştım. Esas duygum dünyanın bambaşka bir yerinde bambaşka bir yüzyılda yaşamış ya da yaşadığını varsaydığım kişilerin, şehirlerin, mekânların sanatla bağını kurcalamaktı. 

“Taştan Düş Yaratmak” beş kitaplık bir seri ve ilk kapıyı edebiyatla aralıyorsun. Müzik, resim, sinema, şehir… Neden edebiyatla başlamayı seçtin? Edebiyat senin için diğer dört kapının da anahtarı mı?

İnsanın dünyayla kurduğu en eski ilişki biçimi hikâye anlatıcılığı. Kitapta da mağara resimlerinden trubadurlara kadar hikâye anlatıcılığına yer verdim. Daha resimden, müzikten ya da sinemadan söz etmeden önce yaşadıklarımızı birbirimize anlatarak anlamlandırıyoruz. Bir çocuk da dünyayı önce hikâyelerle tanıyor, bir toplum da hafızasını önce hikâyelerle taşıyor. Hatta bunu seninle daha önce konuşmuştuk: Hikâye anlatmak neden önemli, nasıl hikâye anlatılır? 

Evet, hatta o zamanlar “yapay zekâ gelecekmiş ama hikâye anlatmak için yine insana ihtiyaç olacak” diye konuşmalar vardı.

Yapay zekâ iki şeyi yapamayacak, hikâye anlatıcılığı ve de hasta bakıcılığı diye konuşmuştuk. İnsan ile dünya ile bağ kurmak, insana temas etmek yine insana ait.  Evet, bir bakıma edebiyat diğer dört kapının da anahtarı. Ama bunu sanatlar arasında bir hiyerarşi kurduğum için söylemiyorum. Tam tersine, edebiyatın bütün sanatlarla konuşabilme becerisi söz konusu. Bir romanın içinde müzik de var, resim de, mimari de, şehir de, sinema da… Belki de bu yüzden diğer sanatların birbirine en rahat misafir olabildiği yerlerden biri. Bu seriyi tasarlarken niyetim sanat dallarını birbirinden ayırmak değildi. Aksine, aynı soruya beş farklı pencereden bakmayı istedim. Mekân, hafıza ve sanat birbirine nerede değiyor? Bir şehir bir romanın içinde nasıl yaşıyor? Bir beste belleği nasıl taşıyor? Bir resim zamanı nasıl görünür kılıyor? Bir film mekânı nasıl yeniden kuruyor? Sorular değişmiyor aslında; yalnızca onları sorduğumuz dil değişiyor. Belki de bu yüzden “Edebiyat” benim için ilk kitap değil, ilk eşik dersem daha doğru olur. Hikâyenin başladığı yer. Sonraki kitaplarda o hikâye müziğin sesine, resmin bakışına, sinemanın zamanına ve şehrin hafızasına dönüşecek.

fatma-berber-01
Fotoğraf: Fatma Berber

Şimdi elimizde tuttuğumuz serinin ilk kitabının giriş bölümüne geçelim. “Yazar gibi ilerlemekten çok bir küratör gibi çalışmayı tercih ettim” diyorsun. Bir metni yazmakla bir sergiyi kurmak arasındaki paydalar neler? Sana göre “yazar” olmak yerine “küratör” olmanın avantajları neler?

Bir sergi düşün. Sen zaten pek çok sergi geziyor, üzerine yazıyorsun. Küratörün görevi yalnızca iyi eserleri bir araya getirmek değil. Hangi eserin hangisinin yanında duracağı, aralarında nasıl bir sessiz diyalog kurulacağı, izleyicinin o serginin içinde nasıl bir yol izleyeceği de en az eserlerin kendisi kadar önemlidir. Bu yüzden kitapta yer alan metinleri birbirinden bağımsız metinler olarak görmedim. Her biri diğerini tamamlayan, bazen itiraz eden, bazen birbirini derinleştiren seslerdi. Yazar çoğu zaman kendi sesini kurar; küratör ise farklı seslerin birlikte konuşabileceği bir zemin hazırlar. Kendi sesimi bazen geri çekerek ortak bir düşünme alanı açmak istedim. Bu yaklaşımın bana en büyük avantajı, kesin cevaplar vermek yerine farklı bakış açılarını aynı masa etrafında buluşturabilmek oldu. Çünkü mekân, hafıza ve sanat gibi meselelerin tek bir doğru cevabı olduğuna inanmıyorum. Ama yan yana gelen farklı düşünceler, tek başına söylenemeyecek yeni anlamlar üretebilir.

Kitabı “bir arşiv değil, bir öneri, bir davet” diye tanımlıyor; okuru Rancière’in “provokatif seyirci”si gibi metnin içine çağırıyorsun. Bu davet okurdan ne bekliyor?

Arşivler çoğu zaman tamamlanmışlık hissi verir. Sanki söylenecek söz söylenmiş, dosya kapanmıştır. Oysa ben bu kitabın hiçbir şeyi tamamlamasını istemedim. Tam tersine yeni sorular açmasını istedim. Jacques Rancière’in sözünü ettiği gibi, seyirci sadece izleyen kişi değildir; gördüğünü kendi deneyimiyle yeniden kuran kişidir. Bu kitapta anlattığım hiçbir mekân, hiçbir sanat eseri ya da hiçbir hafıza yalnızca bana ait değil. Okur onları kendi belleğiyle yeniden kuracak. Belki benim hiç fark etmediğim bir ayrıntıyı görecek, belki benim kurduğum ilişkiye itiraz edecek, belki de bambaşka bir kapı açacak. Çünkü bir kitabın gerçekten yaşamaya başlaması, yazarın elinden çıktıktan sonra okurun zihninde yeniden yazılmasıyla mümkün oluyor. Belki bu yüzden bu kitabı bitmiş bir yapı olarak görmüyorum. Daha çok, içine girildiğinde tamamlanan bir mekân gibi düşünüyorum. Okur oraya misafir olarak gelmiyor; kendi hafızasını, kendi sorularını ve kendi deneyimini de beraberinde getiriyor. Kitap ancak o karşılaşmayla tamamlanıyor. Okura ne düşüneceğini söylemek değil; birlikte düşünebileceğimiz bir alan açmak… Eğer kitabı bitirdiğinde benden çok kendine ait sorularla baş başa kalıyorsa, o davet yerine ulaşmış demektir.

QR kodlar, Spotify listesi, arşiv videoları… Kitabı neredeyse bir sergi deneyimine dönüştürmüşsün. Bu çok sesliliğin amacı okumayı zenginleştirmek mi, yoksa bazı yerlerde kelimeler kifayetsiz mi kalıyor?

Aslında mesele kelimelerin kifayetsiz kalması değil; insanın dünyayı hiçbir zaman tek bir duyusuyla deneyimlememesi. Biz bir şehri yalnızca okuyarak hatırlamıyoruz. Bir melodisi, bir sesi, bir fotoğrafı, bir kokusu, bir sessizliği de belleğin parçası oluyor. Bu yüzden QR kodları, Spotify listelerini ve arşiv videolarını kitabın “ekleri” olarak düşünmedim. Onlar da metnin bir parçası. Okurun yalnızca metni okumasını değil, metnin içinde dolaşmasını istedim. Az önce de söylediğim gibi, bir sergide sadece eserler konuşmaz; ışık, boşluk, ses, yürüyüş rotası ve hatta sessizlik bile anlatının parçasıdır. Bunu edebiyatın eksikliği olarak değil, sanatların birbirini çoğaltabilme gücü olarak görüyorum. Sanat dalları birbirlerine temas ettiklerinde çok daha zengin bir anlatı kurabilirler. Okur bir QR kodu okuttuğunda başka bir sese, başka bir zamana, başka bir mekâna geçsin istedim. Bir anlamda kitabın fiziksel sınırlarını biraz genişletmeye çalıştım ve kitabı doğrusal bir okuma deneyiminden çok dolaşılan bir mekân olarak tasarladım.

william-albert-allard-eve-donen-cocuklar
William Albert Allard, Eve Dönen Çocuklar (Girls Running Home), Béhorléguy, Fransa, 1967  | Fotoğraf: Ayrıntı Yayınları 

Kitap, resmî tarihin kronolojisine karşı sıradanın, anın, kişisel arşivin tarihini koyuyor. “Tarih, içine doğru genişlediğimiz bir bakış açısıdır” diyorsun. Peki bu bakış öznelleştiğinde, hatta şiirselleştiğinde, geçmişi herkesin kendi duygusuna göre yeniden kurabileceği bir alana açmış olmuyor muyuz? Bizim kırılgan, kusurlu, biricik belleğimizle Gospodinov’un “geçmiş tüccarları”nın uydurduğu geçmiş aynı hammaddeden besleniyorsa, ikisini birbirinden ayıran şey nedir?

Bu soru bence kitabın merkezindeki en önemli sorulardan biri. Çünkü gerçekten de kişisel hafıza ile manipüle edilmiş geçmiş arasında ilk bakışta ince bir çizgi var gibi görünüyor. Evet, bellek kusurludur. Hepimiz geçmişi eksilterek, çoğaltarak, bazen de istemeden yeniden kurarak hatırlarız. Nörobilim de bunu söylüyor; hatırlamak, geçmişi birebir geri çağırmaktan ziyade onu her seferinde yeniden inşa etmektir. Dolayısıyla kişisel hafıza zaten yorum içerir. Bundan kaçamayız. Ama tam da burada etik bir ayrım başlıyor. Peşinde olduğum şey, hakikatin yerine yeni bir hakikat koymak değil. Resmî tarihin susturduğu sesleri, gündelik hayatın küçük ayrıntılarını, kişisel tanıklıkları ve görünmeyen hafızaları da konuşmaya açmak. Yani tarihi değiştirmekten çok onu çoğaltmak. Georgi Gospodinov’un “geçmiş tüccarları” dediği şey burada başlıyor. Çünkü orada amaç hatırlamak değil; geçmişi bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden üretmek, eksiltmek ya da araçsallaştırmak. Belleğin kusurlu olmasıyla belleğin bilinçli olarak manipüle edilmesi aynı şey değil. Kişisel hafızaya mutlak doğru gözüyle bakmıyorum. Ama onu hakikate ulaşmanın vazgeçilmez yollarından biri olarak görüyorum. Çünkü tarih sadece devletlerin, savaşların ve büyük olayların tarihi değildir. Aynı zamanda mutfakların, sokakların, çocuklukların, sessizliklerin ve gündelik hayatın da tarihidir. Sanatın yaptığı şey de budur. Hakikatin yerine geçmekten ziyade; onun tek bir anlatıya sığmayacak kadar derin olduğunu hatırlatmak. İçine doğru genişlemek, gerçeği kendimize göre eğip bükmek değil; kendi sınırlarımızı aşarak başkalarının deneyimine de yaklaşabilmek demek. Belki hakikat tam da o karşılaşma alanında çoğalıyor. 

Diyorsun ki bir mekân, sen ona kendi duygunu giydirmeden sana hiçbir şey söylemiyor. O hâlde hafıza, hatırlayanın içinde yaşıyor. Ama bir de hep birlikte hatırlıyoruz. Bunca biricik, bunca öznel bellekten ortak bir “biz” nasıl doğuyor; yoksa her kolektif hafıza da üzerinde anlaştığımız bir kurmaca mı?

Kolektif hafıza, birbirine değen kişisel hafızaların oluşturduğu canlı bir organizma. Hepimiz aynı olayı farklı hatırlıyoruz ama bazı duygular, bazı mekânlar ve bazı hikâyeler birbirimize temas ediyor. Ortak “biz” de tam burada doğuyor. Belki de kolektif hafıza, herkesin aynı şeyi hatırlaması değil; farklı hatırlayışların birbirini duyabilmesi. Sanatın en önemli işlevlerinden biri de başkasının hafızasına yaklaşabilmek, kendi belleğimizin sınırlarını biraz daha genişletmek. Bu yüzden hafızayı tek bir anlatıya indirgemek yerine, çoğul sesleriyle birlikte dinlemeyi daha anlamlı buluyorum.

Bu seride dinlediğin ve seni şaşırtan isimlerden üç tanesini sorsam…

Seri için önceden planladığım, sonradan yoluma düşen söyleşi yaptığım herkes benim için çok kıymetliydi. Her biri başka yerlerden zihnimi açtı. Bu kitap özelinde örnek vermem gerekirse; Gospodinov ile yaptığımız söyleşi, Damla Pektaş’ın eve dönmek üzerine söyledikleri, şair Zeynep Tuğçe Karadağ ve şair Bejan Matur’un şiir, mekân ve tanıklıkla ilgili sözleri… Üç tane dedin ama dört oldu. Burada bırakayım. Söylediğim gibi her biri çok önemli ve ufuk açıcıydı.  

Biraz hatıra anketi gibi oluyor ama kitapta da yer verdiğin isimlerden senin için “şu an” (çünkü zamanla değişebilir) en güzel İstanbul tasviri hangisi ya da hangileri? 

Bu kitap özelinde devam edersek; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın İstanbul’a bakışı ve de Zaven Biberyan’ın Karıncaların Günbatımı’ndaki İstanbul’u beni çok etkiledi. Hatta iki roman kahramanı Mümtaz ve Baret ile İstanbul’u gezdik kitapta. 19. yüzyıl seyyahlarının İstanbul’a bakışı daha farklı, onlar biraz daha oryantalist yaklaşıyorlar. 1930’lar ve Fikret Adil’in Asmalımescit74’teki bohem İstanbul’u da başka bir yerden bakıyor. Yine Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Boğaziçi Medeniyeti” dediği İstanbul başka bir İstanbul.  Mesela Murat Belge’nin İstanbul ile olan bağı da çok hoşuma gitmişti. 

sehir-hatlari-vapurunda-yolcular
Vapurda Yolcular | Fotoğraf: Pinterest

Henüz yayınlanmadı ama serinin son kitabında yapay zekâyla postmodern bir söyleşiye girmiş, ona mekânlar tasarlatmışsın. Hikâye anlatıcılığının tam da onun yani yapay zekânın yapamayacağı şey olduğunu söyleyen bir seride bu davet bir merak mı, bir sınama mı; yapay zekânın performansını nasıl buldun?

Aslında ne bir meydan okumaydı ne de bir teslimiyet. Daha çok bir düşünce deneyiydi. Seri boyunca mekân, hafıza ve sanat üzerine farklı disiplinlerle konuştum. Son kitapta bu diyaloğa yapay zekâyı da dâhil etmek istedim. Çünkü çağımızın düşünce iklimini konuşuyorsak, onu dışarıda bırakmak eksik olurdu. Yapay zekâyı bir yazar ya da sanatçı olarak görmüyorum. Ama güçlü bir düşünme partneri. Ama hikâye anlatıcılığı söz konusu olduğunda hâlâ önemli bir fark var. Çünkü hikâye yalnızca bilgiyle kurulmaz; yaşanmışlıkla, kayıpla, eksiklikle, bedensel hafızayla ve zamanın insan üzerinde bıraktığı izle kurulur. Yapay zekâ bunları çok iyi analiz edebilir, yeniden kurgulayabilir ya da simüle edebilir; ama yaşayamaz. Bu yüzden onu bir rakip olarak değil, çağımızın yeni düşünme araçlarından biri olarak görüyorum. Tıpkı matbaanın, fotoğrafın ya da sinemanın bir zamanlar sanatın sınırlarını yeniden düşündürmesi gibi, yapay zekâ da bugün bize yeni sorular sorduruyor. Benim ilgimi çeken de cevaplardan çok o sorular. Kitaptaki söyleşi de birlikte düşünme denemesiydi. Yapay zekâ bize çok şey söyleyebilir ama neden sustuğumuzu, neden yas tuttuğumuzu ya da neden bir şehre bağlandığımızı hâlâ insan hikâyeleri anlatıyor. Ve benim gibi analog birinin böyle bir yazılımla söyleşi yapması da hayatın ilginç ironilerinden biri.

Tanpınar’ın yekpare zamanı ile bugünün hiper hızlı, her anı anında geçmişe dönüştüren 2026 dijital dünyası arasında bir arafta mıyız? Bu hızın içinde birlikte hatırlamak hâlâ mümkün mü, yoksa herkes kendi dijital hücresinde mi hatırlıyor?

Bence gerçekten bir araftayız. Ama bu yalnızca Tanpınar’ın zamanı ile dijital zaman arasında kalmış olmak değil; iki farklı hatırlama biçimi arasında yaşamak demek. Tanpınar’ın zamanı ağır akan, insanın içinde mayalanan bir zamandı. Bugün ise zaman neredeyse yaşandığı anda arşivleniyor, tüketiliyor ve yerini bir sonrakine bırakıyor. Eskiden zaman geçtikçe anılar oluşurdu; bugün ise an oluşurken bile onu belgelemeye çalışıyoruz. Bu da hafızayla kurduğumuz ilişkiyi değiştiriyor. Yine de birlikte hatırlamanın imkânsızlaştığını düşünmüyorum. Sadece biçimi değişiyor. Eskiden ortak hafızayı aynı meydanlar, aynı mahalleler, aynı kahvehaneler kuruyordu. Bugün dijital mecralar da bu ortaklığı kurabiliyor; ama aynı hızla onu parçalayabiliyor da. Çünkü algoritmalar bize ortak bir dünya sunmaktan çok, benzer düşündüğümüz insanların dünyasını gösteriyor. Belki bugün asıl mesele birlikte hatırlayamamak değil; birbirimizin hafızasına temas edememek. O yüzden sanatın ve edebiyatın hâlâ çok önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Bizi kendi dijital hücremizden çıkarıp başkasının zamanına, başkasının mekânına ve başkasının hafızasına misafir edebiliyor. Belki Tanpınar’ın bize bugün hâlâ söyleyeceği en önemli şey de bu olurdu: Zaman insanın içinde derinleşen bir şeydir. Eğer o derinliği bütünüyle kaybedersek, geçmişimizi değil, birlikte düşünebilme ve birlikte hatırlayabilme kapasitemizi de kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırız.

Çok yakında serinin ikinci kitabı “Müzik” alt başlığıyla raflarda olacak. Onu okuyunca kulağımızda Mümtaz’ın Ferahfezâ’sı mı, yoksa 2026’nın o çok sesli, atonal ve gürültülü şehir ritmi mi kalacak? Müzik taşı nasıl konuşturacak?

Mümtaz’ın Ferahfezâ’sı da, 2026’nın çok sesli, atonal ve gürültülü şehir ritmi de kalabilir… Çünkü hafıza sadece seçilmiş, rafine ve estetik seslerden oluşmaz. Bazen bir makamla, bazen bir vapur düdüğüyle, bazen inşaat sesiyle, bazen de kalabalığın uğultusuyla çalışır. Edebiyat kapısını kapatıp müzik odasına geçerken, geçmişin sesini bugünün gürültüsüne karşı korumaktan çok, bu iki sesin birbirine nasıl karıştığını duymayı arzu ederim. Çünkü şehir dediğimiz şey de biraz böyle bir kompozisyon. İçinde armoni de var, kakofoni de; hatırlamak istediğimiz ezgiler de var, duymaktan kaçtığımız sesler de. Müzik kitabı benim için yalnızca ikinci durak değil, başka bir hatırlama biçimine geçiş olacak. Edebiyatın anlattığı taş, müzikte yankılanmaya başlayacak. Mesela yine ortak hafızamız, seninle benim hafıza mekânımız CRR Konser Salonu ile kapatayım. Sen zaten CRR Konser Salonu’nun pek çok dönüşümüne tanık olmuş, en önemli hafızalarından birisin. Yine bizden yaşayan tarih gibi bahsediyorum. Mesela oraya dair sesler arasında, müzik ya da konserdeki seslerden çok, aklımda kalanlar provadaki sesler ve yan taraftaki itfaiye binası önünde itfaiyecilerin top oynarken çıkardığı sesler. İkindi vakti, top sesi ve salondan gelen prova sesi… O dönem için bu seslere çok kızsam da şimdi o sesleri anımsıyorum.

crr-3
Cemal Reşit Rey Konser Salonu önü | Fotoğraf Kaynağı: CRR

Kapatmadan önce kitap boyunca okura “Senin belleğin bir hikâye anlatıcısı olsaydı, neler anlatırdı?” diye soruyorsun. Şimdi sıra sende; tek bir sahne, bir koku, bir köşe başı seçmen gerekse, belleğinin ille de anlatmak isteyeceği o an hangisi olurdu?

Kitabın girişinde kesik kesik bahsetmiştim, zihnimizin lineer çalışmadığından. O kadar çok ki… Bazen biri öne çıkıyor, bazen diğerleri zihnimden yok olup gidiyor. Çoğunun tanığısın aslında. Bizim için mesela Nişantaşı, Orhan Pamuk’tan daha farklı bir anlam taşıyor. Keşke bu soruyu ikimiz adına CRR Konser Salonu’na sorma imkânın olsaydı, keşke dili olsa da yanıtlasaydı. Hatta senin hafıza mekânlarını da biliyorum gibi; CRR’den çıkarken köşede attığın kahkaha mesela… Yaşayan tarih gibi olduk ama Konya’da bile çok fazla hafıza mekânımız var. Topkapı Sarayı’nı ayrı bir kitapta ele almak gerekir. Bunu biz seninle Bir Porsiyon Sanat’ta yemek hafızası üzerinden uzun uzun yazmıştık. Ama benim için bugünlerde zihnimde beliren kareler farklı. Son on yıldır temmuz aylarındaki Feriye’deki koşuşturmalar sıklıkla geçer zihnimden. Uzunca yıllar uğraşıp başarılı olduğum bir sınavın acı sonucunu gece yarısı öğrendiğim anki o kan donduran sessizlik… Ameliyathanelerin buz gibi, hayat adına hiçbir kıpırtısı olmayan bir hâli vardır ya; oda o an tıpkı öyle bir ruha bürünmüştü. Sonradan anlıyorum ki o geceden sonra dünya için küçük benim için büyük değişimler oldu.  

Tabii her zaman zihin kötü şeylere odaklanmıyor. Örneğin bu seriyi yayıma hazırlayan editörüm Cansu Canseven’den kitap kapağı geldiği an. İş yerinde, soğuk ve karanlık koridordan odama içme suyu taşıyacaktım. Kapağa baktım ve uzun süre öylece kaldım. Çok güzel bir kitap kapağı, değil mi? Yine Dost Kitabevi’nde bu kitapla ilk karşılaştığım an… Ve ondan da sık bir şekilde zihnimde yanıp sönen başka bir kare. Hatta son yıllarda belki de o masada kaldığımı düşünüyorum. Nişantaşı’nda soğuk bir öğleden sonra, içine sinek düşmüş bir bardak sudan aldığım iki yudum ve suya yansıyan yüzüm. Büyük eşikler çoğu zaman görkemli kapılardan geçmiyor. Bazen insanın hayatını değiştiren şey, içine sinek düşmüş bir bardak su da olabiliyor.

Kapak Fotoğrafı: Fatma Berber

İlginizi çekebilir: Enes Kudu’dan Gökçe Alper ve Ceren Ataer ile: Ayrıntı Yayınları’nın Mini Kitaplar Serisi