Ferit Odman ile: Kendi Ritmini Bulmak Üzere

Ferit Odman ile: Kendi Ritmini Bulmak Üzere

Caz müzik benim için hayatı daha kaliteli, daha lezzetli ve daha hafif yaşamanın; hayatın gerçek ritmini hissederken bütün iniş çıkışlara rağmen yoluma devam edebilmenin bir yolu. Sevdiğim bir caz sanatçısının albümünü açıp dinlediğim anlar, kendimi yeniden hatırladığım, hayattan keyif almayı sürdürdüğüm zamanlar oluyor. Ferit Odman’ın müziği de bana tam olarak böyle hissettiriyor. On yılı aşkın süredir kendisini yakından takip ediyorum; Kerem Görsev Trio’yu sahnede belki yedi kez izledim ve daha kaç kez izlerim tahmin edemiyorum. Müzikal dünyasına bu kadar aşina olduğum bir ismin hayat hikâyesinde, geçtiğimiz günlerde kendi hayatımla kesişen bir kırılma noktasıyla karşılaşmak beni hem şaşırttı hem de derinden etkiledi. Bu hikâyeyi kendisinden dinlemek istedim. Sağ olsun, beni kırmadı. Üstelik sorularımı gönderdikten yalnızca üç saat sonra yanıtlarıyla geri döndü ve bana hayatımın en hızlı röportaj deneyimlerinden birini yaşattı. Şimdi bu güzel sohbeti sizinle paylaşıyorum. Röportajı okurken fonda Autumn in New York albümünü dinlemenizi de özellikle tavsiye ederim. Ben yazarken öyle yaptım.

Cazda ritim tutmak (timekeeping), aynı anda hem büyük bir disiplin hem de özgürlük gerektiriyor. Hayatın belirsizlikleri karşısında davulun ritmik ve matematiksel yapısı size bir denge ya da kontrol hissi veriyor mu? Müziğin sizin için böyle bir anlamı var mı, yoksa davul daha çok kendinizi özgürce ifade edebildiğiniz bir alan mı?

Bunları Da Okuyun

Bence caz davulculuğunun en güzel tarafı bu iki kavramın sürekli birbiriyle ilişki içinde olması. Bir yanda zaman, form, ritmik yapı ve inanılmaz bir disiplin var. Diğer yanda ise bütün bunların içinde kendinizi özgürce ifade edebilmek. Ama ben davulculuğu hiçbir zaman sadece ritim tutmak olarak görmedim. Özellikle cazda bizim işimiz dinlemek, anlamak, tepki vermek ve diğer müzisyenlerle sürekli müzikal bir soru-cevap ilişkisi ile iletişim kurmak ve bir hikaye yazmak.

Eğitim için yurt dışına gittiğiniz yıllar, müzikal gelişiminizde önemli bir yer tutuyor. Yeni bir ülkede kendinizi kanıtlama, ekonomik olarak ayakta kalma ve müzisyen olarak bir gelecek kurma konusunda kaygılar yaşadınız mı? Belirsizlik zaman zaman sizi zorladı mı, yoksa daha çok çalışmanız için bir motivasyona mı dönüştü?

Elbette. Önce İsveç, ardından New York… Çok genç yaşta farklı kültürlerin içine girdim. Özellikle New York benim için hem müthiş bir okul hem de ciddi bir hayat sınavıydı. 2004’te School for Improvisational Music’te eğitim aldım, ardından Fulbright bursuyla William Paterson Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptım. Ama New York’ta müzik eğitimi sadece okulda aldığınız derslerden ibaret değil. Her akşam başka bir kulüpte, çok yakından dünyanın en iyi müzisyenlerini dinleyebiliyorsunuz. Ertesi gün de enstrümanınızın başına oturduğunuzda ne kadar çok çalışmanız gerektiğini çok iyi anlıyorsunuz! Bence o yılların en önemli kazanımı buydu. İyi müzisyenlerle çevrili olmak insana hem ilham veriyor hem de kendi eksiklerini son derece açık bir şekilde gösteriyor. Kaygılar elbette vardı ama merakım ve öğrenme isteğim çok daha büyüktü. Bir de kendime sürekli şunu hatırlatıyordum: “Buraya bunun için geldim ve elimden geldiğince çalışıp potansiyelimin en üst seviyesinde olmalıyım.”

New York’ta geçirdiğiniz yıllar ve oradaki caz sahnesiyle kurduğunuz ilişki, İstanbul’a döndüğünüzde müzikal kimliğinizi nasıl etkiledi? İki şehir arasında müzisyen olmak, dinleyiciyle bağ kurmak ve gündelik hayatın ritmini algılamak açısından ne gibi farklar görüyorsunuz?

New York’ta özellikle Mulgrew Miller gibi bir idolle çalışma fırsatı bulmak benim için çok değerliydi. Sadece piyano çalışını değil, müziğe yaklaşımını, cümle kurma biçimini, diğer müzisyenleri nasıl dinlediğini gözlemlemek bile başlı başına bir eğitimdi. New York’ta caz, şehrin günlük hayatının doğal bir parçası. Daha önce dediğim gibi her gece dünyanın en önemli müzisyenleriyle küçücük bir kulüpte beraber oluyorsunuz, bilgi alışverişinde bulunuyorsunuz.

İstanbul’un ise bambaşka bir enerjisi var. Burada müzik yapmanın kendine özgü zorlukları ve güzellikleri bulunuyor. Ancak New York’la karşılaştırdığımda, sizi müzikal olarak sürekli zorlayacak insanlarla karşılaşma ihtimaliniz çok daha düşük. Bu yüzden rehavete kapılmak da çok daha kolay. New York’tan döndüğümde müziğe, çalışmaya ve birlikte çalmaya dair çok daha net bir anlayışla dönmüştüm. Bugün sahnede yaptığım pek çok şeyin temeli o yıllarda atıldı.

New York ve İstanbul’da cazın ruhunu en iyi hissettiğiniz, sizin için özel bir anıya karşılık gelen mekânlar var mı? Bir caz kulübünü unutulmaz kılan şey sizce müzisyenler, dinleyici, mekânın atmosferi ya da orada yaşanan belirli bir an mı?

New York’ta Village Vanguard benim için çok özel. Sadece tarihi nedeniyle değil, o küçücük mekânda müziğin nasıl bir yoğunluğa ulaşabildiğini çok ama çok yakından hissettiğiniz için. Keza Smalls da öyle. Müziğin gerçekten merkezde olduğu, dinleyiciyle müzisyen arasındaki mesafenin neredeyse ortadan kalktığı yerler.

İstanbul’da ise Nardis’in benim hayatımda çok önemli bir yeri var. Orada geçirdiğim yıllar, birlikte çaldığım müzisyenler, tanıştığım insanlar… Wynton Marsalis’le aynı sahneyi paylaşmak, Benny Golson’la iki gece çalmak gibi unutulmaz anılarım var.

Ama bence bir caz kulübünü özel yapan şey yalnızca sahneye çıkan isimler ya da mekanın dekorasyonu değil. Orada müziğe nasıl yaklaşıldığı. İyi bir caz kulübünde insanlar gerçekten dinlemeye geliyor. Müzisyen de bunu hissediyor. Böyle bir ortamda bazen hiç planlanmamış, bir daha da tekrarlanamayacak anlar ortaya çıkıyor. Zaten cazı bu kadar sevmemin nedenlerinden biri de bu. Aynı müzisyenlerle, aynı parçayı ertesi akşam tekrar çalsanız bile aynı müzik ortaya çıkmıyor.

Art Blakey ve Roy Haynes gibi caz davulculuğunun efsanevi isimlerine duyduğunuz hayranlık biliniyor. Bu ustalardan beslenirken kendi karakteristik sesinizi oluşturmak nasıl bir süreçti? Bir noktada, hayranlık duyduğunuz müzisyenlerden öğrendiklerinizi kendi müzikal dilinize dönüştürdüğünüzü hissettiniz mi?

Benim için Max Roach’un yeri her zaman biraz ayrıdır. Art Blakey, Philly Joe Jones, Roy Haynes, Elvin Jones… Hepsi müzikal kimliğimin oluşmasında çok önemli isimler. Gençken hayran olduğunuz müzisyenlerin nasıl çaldığını anlamaya çalışıyorsunuz. Onların cümlelerini, zaman anlayışlarını, davuldan çıkardıkları sesleri inceliyorsunuz. Hatta bir dönem ister istemez onlara benzemeye de çalışıyorsunuz. Bence bunda yanlış bir şey yok. Sonuçta bir dili öğrenirken önce o dili konuşan insanları dinliyorsunuz. Ama zamanla fark ettiğim bir şey var. Kendi sesinizi bulmak, oturup özellikle farklı olmaya çalışarak gerçekleşmiyor. Dinlediğiniz, öğrendiğiniz, yaşadığınız ve çaldığınız her şey bir noktada doğal olarak sizin müzikal karakterinize dönüşüyor. Bugün davulun başına oturduğumda hâlâ o ustalardan öğrendiğim pek çok şeyi kullanıyorum. Ama artık bunları düşünerek yapmıyorum. Hepsi müzikal dilimin bir parçası haline geldi. Ve tabii bu süreç hiçbir zaman bitmiyor. Umarım 20 yıl sonra da bugün çaldığımdan farklı, daha olgun ve daha iyi çalıyor olurum.

1950’ler ve 1960’ların New York caz sahnesinde şekillenen hard bop geleneğini bugün de büyük bir tutkuyla yaşatıyorsunuz. Bu dönemin müziğini sizin için zamansız kılan ne? Sizce hard bop’un kuşaklar boyunca dinleyiciyle bağ kurabilmesinin ve bugün de sevilmesinin arkasında ne var?

Her şeyden önce swing, güçlü melodiler, müthiş bir ritmik enerji ve müzisyenler arasındaki o inanılmaz iletişim. 1950’lerin ve 60’ların caz kayıtlarını dinlediğimde hala ilk günkü kadar heyecanlanıyorum. Art Blakey’nin Jazz Messengers kayıtlarını, Max Roach’u, Hank Mobley’yi, Clifford Brown’u ya da Tadd Dameron’u dinlerken müziğin ne kadar canlı olduğunu hissediyorsunuz. Bence bu müziği zamansız yapan şey samimiyeti. Gösteriş yapmak için çalınmış bir müzik değil. Elbette inanılmaz bir teknik ustalık var ama teknik hiçbir zaman müziğin önüne geçmiyor. Bir de hard-bop’un çok güçlü bir melodik tarafı var. Caz hakkında hiçbir teknik bilgiye sahip olmasanız bile iyi bir hard bop kaydı sizi içine çekebilir. Ayağınızla tempo tutmaya başlarsınız, bir melodi aklınıza takılır, bir solo sizi heyecanlandırır. Benim için bu müzik geçmişte kalmış bir dönem değil. Hâlâ yaşayan, gelişmeye açık bir dil. Geleneğe bağlı olmak da sürekli geçmişi tekrar etmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, nereden geldiğinizi iyi bilirseniz kendi söyleyeceklerinizi de o kadar güçlü ifade edebilirsiniz.

Albümlerinizdeki ses kalitesi ve plak formatına verdiğiniz önem dikkat çekiyor. Her şeyin hızla tüketildiği dijital çağda plak dinlemek sizin için ne ifade ediyor? Plak formatının müziği kaydetme, dinleme ve hatırlama biçimimizi değiştirdiğini düşünüyor musunuz?

Plak benim için öncelikle müziğe ayrılan zaman demek. Bugün neredeyse bütün müzik tarihi cebimizde. Bu inanılmaz bir lüks ama aynı zamanda müziği tüketme biçimimizi de değiştirdi. Bir parçayı dinlerken başka bir şeye bakıyoruz, birkaç saniye sonra diğer parçaya geçiyoruz. Çoğu kişinin bir albümün tamamını dinlemeye sabrı yok. Plak dinlerken ise ister istemez biraz yavaşlıyorsunuz. Plağı kılıfından çıkarıyorsunuz, pikaba yerleştiriyorsunuz, iğneyi indiriyorsunuz. Sonra da albümü baştan sona dinliyorsunuz. Ben bu ritüeli çok seviyorum. Ama mesele sadece nostalji değil. Sesin nasıl kaydedildiği, miksin nasıl yapıldığı, enstrümanların doğal karakterlerinin ne kadar korunabildiği benim için çok önemli.

Kendi albümlerimde de bu yüzden kayıt ve mastering süreçlerine büyük önem veriyorum. Örneğin Dameronia With Strings tamamen analog bir projeydi. Yeni çıkacak olan albümüm PURE ise Pür Cunda’da farklı bir kayıt sürecinden geçti ama hedefim yine aynı: Biz sanki karşınızda çalıyormuşuz gibi duyup hayal edebilmeniz. Bence Pure’da buna ulaştık. Bence iyi bir kayıt sizi ekipmanı düşünmekten uzaklaştırıp doğrudan müziğin içine sokmalı. Benim aradığım ses de bu. Doğal, sıcak, dinamik ve mümkün olduğunca gerçek.

Koleksiyonunuzda sizin için özel bir anlam taşıyan, yalnızca müzikal değeriyle değil, hikâyesiyle de öne çıkan plaklar var mı? Bir plağı sizin için kıymetli yapan şey nadirliği, kaydı yapan müzisyenler ya da hayatınızın belirli bir dönemine eşlik etmiş olması mı?

Benim plaklarla ilişkim aslında doğmadan önce başlıyor diyebilirim! Babamın Amerika’dan getirdiği caz plaklarının dinlendiği bir evde büyüdüm. Dolayısıyla bu müziğin sesine çok küçük yaşlardan itibaren aşinaydım ve babamdan kalan plaklar tabiki en değerlileri. Bugün koleksiyonumda çok sevdiğim, müzikal açıdan benim için önemli pek çok kayıt var. Ama bir plağın değerini yalnızca nadirliği ya da piyasadaki fiyatı belirlemiyor bence. Bazen çok sıradan görünen bir baskı, hayatınızın belirli bir döneminde size eşlik ettiği için çok daha anlamlı olabiliyor. Bu yüzden plak koleksiyonculuğu benim için yalnızca nesne biriktirmek değil. Biraz müzik tarihiyle, biraz kendi geçmişimle, biraz da hiç bitmeyen öğrenme merakımla ilgili.

Birlikte çalıştığınız müzisyenlerle kurduğunuz ilişki, ortaya çıkan müziği ne ölçüde etkiliyor? Bir müzisyeni seçerken teknik yetkinliğin yanı sıra kişilik, iletişim ve sahne içindeki kimya sizin için ne kadar belirleyici? İyi müzisyenlerden oluşan bir grup ile gerçekten birlikte müzik üretebilen bir grup arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

Çok büyük bir fark var. Hatta bence caz müziğinin en önemli meselelerinden biri bu. Bir araya dünyanın en iyi beş müzisyenini getirebilirsiniz. Ama bu, mutlaka çok iyi bir grup ortaya çıkacağı anlamına gelmiyor. Çünkü birlikte müzik yapmak sadece herkesin kendi enstrümanını iyi çalması değil. Birbirini dinlemek, karşılıklı güven duymak, gerektiğinde geri çekilmek, başka bir müzisyenin fikrine alan açabilmek gerekiyor. Benim için bir müzisyenin karakteri, müzikal becerisi kadar önemli. Sahne dışında iletişim kuramadığınız, birbirinize saygı duymadığınız insanlarla sahnede gerçek bir müzikal diyalog kurmak da kolay değil. Kendi beşlimde yıllardır birlikte çaldığım müzisyenlerle geliştirdiğimiz ortak dil benim için çok değerli. Artık bazen birbirimize bakmamız bile yeterli oluyor. Birinin çaldığı küçücük bir fikir, diğerinin hiç planlamadığı bir yöne gitmesini sağlayabiliyor. İşte o anlar benim en sevdiğim anlar. Çünkü ortaya çıkan müzik artık tek tek müzisyenlerin yaptıklarının toplamından daha büyük bir şeye dönüşüyor. İyi bir caz grubunda kimsenin sürekli ne kadar iyi çaldığını kanıtlamaya ihtiyacı yok. Herkes müziğin daha iyi olması için orada. Bence işin sırrı biraz da bu.

Türkiye’deki caz dinleyicisini ve caz mekânlarının gelişimini yıllar içinde nasıl gözlemlediniz? Cazın hâlâ belirli bir çevreye ait olduğu yönünde bir algı olduğunu düşünüyor musunuz? Sizce bu müziğin daha geniş kitlelerle buluşmasının önündeki engeller neler?

Türkiye’de çok iyi bir caz dinleyicisi var. Bunu yıllardır farklı şehirlerde verdiğim konserlerde görüyorum. Üstelik yalnızca İstanbul’dan bahsetmiyorum. Anadolu’nun pek çok şehrinde gerçekten meraklı, dikkatle dinleyen ve bu müziğe ilgi duyan insanlarla karşılaşıyorum. Ama cazın hala biraz mesafeli, anlaşılması zor ya da belli bir kültürel çevreye ait bir müzik olarak algılandığı da doğru. Bence bu algının kırılması gerekiyor. Cazı sevmek için armoni bilmenize, müzik eğitimi almanıza ya da çalınan parçanın kaç kaçlık olduğunu anlamanıza gerek yok. İyi bir müzik sizi zaten bir şekilde yakalıyor. Asıl mesele bu müzikle karşılaşabilmek.

Burada küçük caz kulüplerinin çok önemli bir rolü var. Çünkü cazın gerçek anlamda yaşadığı yerler buralar. Büyük festivaller elbette çok değerli ama genç bir müzisyenin gelişebilmesi, farklı insanlarla çalabilmesi ve kendi sesini bulabilmesi için düzenli olarak sahneye çıkabileceği mekanlara ihtiyacı var. Ben yıllardır büyük konser salonlarında da küçük kulüplerde de çalıyorum. İkisinin de yeri ayrı ama küçük bir kulüpte, dinleyiciyle birkaç metre mesafede çalmanın verdiği hissi hiçbir şeye değişmem. Bence cazın geleceği için daha fazla konserden önce, daha fazla sürdürülebilir mekâna ve genç müzisyenlere fırsat tanıyan bir müzik ortamına ihtiyacımız var.

Ailesel zorluklar, ekonomik imkânsızlıklar veya başarısızlık korkusu nedeniyle tutkularının peşinden gitmekte zorlanan gençlere kendi hayat hikâyenizden hareketle ne söylemek istersiniz? Hayalinin peşinden gitmekle gerçekçi davranmak arasında bir denge kurmak mümkün mü? Bugün kariyerinin başındaki Ferit’e bir tavsiye verecek olsaydınız ne söylerdiniz?

Öncelikle hayallerinin peşinden hiç vazgeçmeden gitmelerini ama bunun tek başına yeterli olmayacağını söylerdim. Bence günümüzde tutku kavramını fazla romantikleştiriyoruz. Bir şeyi çok sevmek, o alanda başarılı olmak için yeterli değil. Özellikle müzikte yeteneğin yanında çok ciddi bir çalışma disiplini, sabır ve süreklilik gerekiyor.

Bir de herkesin koşulları farklı. Dolayısıyla genç bir insana bütün ekonomik gerçekleri bir kenara bırakıp sadece hayallerinin peşinden gitmesini söylemek bana çok doğru gelmiyor. Bence hayal kurmakla gerçekçi davranmak birbirinin zıttı değil. Benim hayatımda bursların, eğitimin ve karşıma çıkan fırsatları iyi değerlendirmenin çok büyük önemi oldu. Ama o fırsatlara hazır olabilmek için de çok çalışmam gerekti.

Genç müzisyenlere her zaman daha fazla dinlemelerini, merak etmelerini, mümkün olduğunca farklı insanlarla çalmalarını öneriyorum. Bir de acele etmemelerini. Özellikle bugün herkesin bir an önce görünür olmak istediği bir dönemde, gerçekten iyi bir müzisyen olmaya zaman ayırmak çok kıymetli.

Kariyerinin başındaki Ferit’e ne söylerdim? Muhtemelen yine aynı şeyleri. Çok çalış, bol bol dinle, merakını hiç kaybetme. Kendi sesini bulmak için acele etme. Tam olarak olduğun gibi ol derdim.

Tekrar bana ve theMagger okuyucularına vakit ayırdığınız ve sorularıma içtenlikle yanıt verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Kapak Fotoğrafı: Ferit Odman

İlginizi çekebilir: İlke Tulunay Solakoğlu’ndan İlhan Erşahin ile Röportaj

Yazı Yorumları (0)
Bu yazıya ilk yorumu siz yazın!