Vikki Bardot (Gizem Avcıoğlu) ile: Dreamt by Another Filmi Üzerine
Yapay zekânın varlığı bugün hemen hemen her sektörde ciddi dönüşümleri beraberinde getiriyor. Bu sektörlerin başında da örneklerine son dönemde sıklıkla rastladığımız sinema geliyor. Bu alanda yapay zekâyı kullanarak üretim gerçekleştiren isimlerden biri de sinema ve müzik alanında eğitim almış multidisipliner bir sanatçı olup uluslararası alanda Vikki Bardot ismiyle tanınan Gizem Avcıoğlu. 2021 yılından bu yana yapay zeka araçlarıyla dijital resim ve film yapımı üzerine çalışma gerçekleştiren sanatçı, son olarak Dreamt by Another (Bir Başkasının Rüyası) isimli ikinci yapay zekâ kısa filmini çekerken yapay zekâ ile üretilmiş sinema tarihindeki ilk uzun metrajlı belgesel film olan Post Truth’ın(Gerçek Ötesi) da ortak yapımcılığını ve ortak senaristliğini üstlendi. Ben de bu vesileyle kendisinin son kısa metrajı Dreamt by Another üzerine söyleşerek filmin odak noktasının yanı sıra sinemada yapay zekâ üzerine kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdim. Keyifli ve ilham veren okumalar dilerim.
Sizi sinema ve müzik alanında eğitim almış multidisipliner bir sanatçı olarak tanımlayabiliriz keza İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda klasik müzik ve flüt eğitimi aldıktan sonra sinemaya yöneldiniz. Bu keskin geçiş sürecinin nasıl gerçekleştiğini merak etmedim değil. Sinemada sizi kendine çeken ne oldu?
Konservatuvarda okurken sanat tarihi ve sinema tarihine karşı çok meraklıydım. Müzik dışında sinema, resim, fotoğraf ve heykel gibi diğer sanatlarla da yoğun biçimde ilgileniyordum. Ancak asıl tutkumun sinema olduğu çok netti. Gösterime giren her filmi izler, her yayını okur, festivallere gider ve evde Godard, Bergman, Hitchcock, Antonioni ve Kieslowski gibi ustaların filmlerini çalışır, okumalar yapardım. Düşünme biçimimin giderek sinema etrafında şekillendiğini görünce, dediğiniz gibi keskin bir kararla kariyerimde yön değiştirmeye karar verdim. Bu nedenle konservatuvardan mezun olduktan sonra İstanbul’a gelip sinema yönetmenliği okudum ve ardından yıllarca sinema sektöründe çalıştım.
2021 yılından bu yana yapay zekâ araçlarıyla dijital resim ve film yapımı üzerine çalışıyorsunuz. 2022 yılında yapay zekâ ile üretilen post-fotografik çalışmaların ilk örneklerinden bazılarına imza atıp ertesi yıl da yapay zekâ ve sanat üzerine bir TEDx konuşması gerçekleştirdiniz. İlk yapay zeka kısâ filminiz olan “Gecenin Sonuna Yolculuk” (Journey to the End of the Night) da 2024’te festival prömiyerini gerçekleştirdi. Belki şu an fazlasıyla konuşup birçok üretimle karşılaşıyoruz fakat bundan beş yıl kadar önceki algıyı düşündüğümüzde yapay zekânın uçsuz bucaksız evrenine giriş yapmak; hayatınız, düşünme biçiminiz ve üretiminizde neleri değiştirdi?
Evet, bundan beş yıl önce yapay zekâ bu kadar popüler bir konu değildi. ChatGPT öncesi bir dönemdi ve internette her gün karşınıza konuyla ilgili içerikler çıkmazdı. Dahası yapay zekâ araçları da şu ankine kıyasla son derece ilkeldi. Video araçlarının pek çoğu ortada yoktu ve resim araçlarıyla insan yüzü üretmek imkânsıza yakındı. Tüm bu kısıtlamalar ya da teknik yetersizlikler, deneme-yanılmayı daha fazla benimsememe ve kavramsal düşünme yeteneklerimi geliştirmeye itti.
İlk video araçları çıktığında dünyada yapay zeka ve video sanatı üzerine çalışan son derece az sayıda insan vardı. Bazı öncü grupların içinde yer aldım çünkü başından beri bu uçsuz bucaksız dünya bana büyük bir heyecan verdi. Yapay zekânın sanatsal alanda yeni bir paradigma yaratacağını sezmiştim. Zaten bu evrene girmemin nedeni mesleğimin (sinemada dış alımlar ve dağıtım alanında çalışıyordum) benim için eski heyecanını kaybetmesiydi.
2021 yılında daha özgür olabilmek adına Vikki Bardot mahlasıyla yaptığım sanat çalışmalarını ve denemeleri internette paylaşmaya başlamıştım. Ancak çalışmalarımın beklediğimden hızlı bir karşılık buldu ve kısa süre içinde işlerimi dünyanın pek çok ülkesinde sergilenirken buldum. 2022 itibarıyla mesleğimi bırakarak bağımsız bir sanatçı olma kararı aldım. O günden beri de her gün üretim yaptığım bir pratiğim var. Yurt dışında bu isimle tanındığım için sanatsal çalışmalarımı Vikki Bardot ismiyle sürdürüyorum. Açıkçası bu kadar kalıcı olacağını hiç planlamamıştım; her şey oldukça spontane gelişti ve bu sezgisellik sanatsal pratiğimle doğal bir şekilde örtüştü.
Gelelim röportajımızın ilk odak noktası olan kısa metrajınız “Bir Başkasının Rüyası”na. Bu konuda ilk merak ettiğim nokta ise filmin yazım, hazırlık, üretim ve post prodüksiyon sürecinin ne kadar sürede tamamlandığı olacak. Yapay zekânın üretim sürecini hızlandırdığını söyleyebilir misiniz yoksa tahmin ettiğinizden daha mı meşakkatli oldu?
Yapay zekâ elbette üretim süreçlerini hızlandıran bir araç. Filmi 2025 yazında kurgulayıp tamamladım ama benim projelerim için net bir başlangıç ve bitiş tarihi söylemek oldukça zor. Çünkü projelerim sanatsal pratiğimin tamamından besleniyor. Filmin içinde 2-3 yıl önce ürettiğim resimlerden sahne oluşturduğum da oldu. Filmdeki anlatıcı ses için kendi sesimin yapay zekâ klonunu kullanıyorum; bunu da 2023 yılında yaratmıştım. Filmin görsel dokusunda erken dönem fotoğraf tonalitesini ve dokusunu andıran görüntüler kullanıyorum. Bu estetik üzerinde neredeyse dört yıldır aralıksız denemeler yapıyorum.
Yani diyeceğim o ki filmde kullanılan malzemelerin hangisinin ne zaman ve ne amaçla üretildiğini bazen ben bile tam olarak bilmiyorum. Zaten kendi çalışmalarımın bu iç içe geçişkenliğini seviyorum. Bu noktada Gerhard Richter’in üretim pratiği ya da Atlas arşivi aklıma geliyor. Bazen sanatsal üretim, bitmiş işlerden çok, bekleyen imgeler ve olasılıklar etrafında şekilleniyor. Benim de yıllardır ürettiklerimden oluşan klasörlerim var; hangisinin bir gün kullanılacağını ya da neye evrileceğini önceden bilmiyorum.
Çalışmalarımı demlemeyi seviyorum. Örneğin şu anda üzerinde çalıştığım uzun metraj filmim için 2024’ten bu yana görüntüler üretiyor, notlar alıyorum.
Bir Başkasının Rüyası ile seyirciye yapay zeka ile yaratım sürecine dair düşsel bir alegori sunuyorsunuz. Film, anlatısını ise Pinokyo, Kadife Tavşan, Frankenstein ve son olarak Borges’in Dairesel Harabeler’inden pasajları iç içe geçirerek kuruyor. Özellikle bu eserleri referans olarak almanızın nedenini merak ettim.
Çünkü hepsi insanın cansıza yaşam verme arzusunu ve “gerçek olma” fikrini merkeze alan klasik anlatılar. Pinokyo, Kadife Tavşan, Frankenstein ve Dairesel Harabeler farklı dönemlerden gelseler de yaratılan varlığın kendini gerçek kılma arzusunu ortak bir hat üzerinde düşünürler. Ben de filmimin iskeletini bu metinlerarasılık üzerine kurdum. Canlanıp varlık kazanan tahta kuklaların, oyuncakların, canavarların ve rüyaların yanına bu zincirin son halkası olarak yapay zekayı eklemek istedim.
Filmdeki yapay zekâ meselesi de bu yüzden teknik bir konu olmaktan çok, insanın yüzyıllardır süren yaratma arzusunun bugünkü dili gibi duruyor. Bu metinleri yan yana getirmek, yapay zekâyı “yeni” kılmaktan çok, onu uzun bir anlatı geleneğinin içine yerleştirme biçimiydi. Böylece her biri arasında bağ kurabiliyor ve dahası her birinden anlamı yapay zeka meselesine taşıyabiliyoruz. Her bir eser, yapay zekâ teknolojisi için bir alegori olarak okunabilir.
Buradan ortak bir çatıdaki anlamları yapay zekâ üzerine taşıyabiliriz: Bir zanaatkâr yaratıcı tarafından üretilmişlerdir. Başlangıçta eksik, kusurlu ve kontrolsüzdürler. İnsan gibi olmak isterler. Asıl arzuları “işlevsel” olmak değil, “gerçek” olmaktır… Ayrı ayrı da düşünebiliriz: Yalan söyleyen yapay zekâdan sevilmek isteyene, yaratıcısı tarafından terk edilenden yaratıcısının da bir başkasının yaratımı ya da düşü olduğunu fark edene kadar pek çok farklı yapay zekâ ve gelecek tahayyül edebiliriz. Bu klasik eserler bir referans havuzu gibi işlediği kadar, filmin kendisi üzerine tek bir anlatı olarak da işliyor. Filmde kendi rolümü de yansıtan sahneler mevcut.
Yani diyeceğim o ki, yapay zekâ aracıyla ürettiğim bir filmi metinlerarası olarak en uygun bağlamın içine yerleştirmek istedim. Bu anlamda film kendi üzerine de konuşuyor ve düşünüyor. Biraz şiirsel ve esrarengiz bir şekilde. Bana göre tüm bu metinlerin en büyük ortak noktası, gerçekliğin maddesel değil, ilişkisel bir şey olduğunu göstermeleri. Yani gerçeklik, var olmaktan çok, başkası tarafından anlamlandırılmaktan doğar. Bu yüzden filmimde çok sayıda karakterin yakın planla doğrudan kameraya baktığı, izleyiciyle göz göze geldiği sahneler kullandım. Kamera ile kurulan bu göz teması, yaratılan varlığın kendini dünyaya sabitlemeye çalıştığı hassas ve melankolik bir anı temsil ediyor. Bu bakışlar bir tür onay arayışı ve “Gerçek miyim?” sorusunun sessizce izleyiciye yöneltilmesi.
Düşsel atmosferiyle seyircinin odağını kısa sürede yakalamayı başaran film, merkezine “gerçek olma” arzusunu alıyor. Peki bugün dijitalleşmenin baş döndürücü bir hızla değiştiği ve sanal evrenler arasında kaybolduğumuz bir dünyada bu arzuyu değerli kılan ne(ler) sizce?
Benim filmimde “gerçek olmak” maddesel ya da teknolojik bir eşik değil. Daha çok ilişkisel bir durum; bir başkasıyla kurulan bağda, bakışta ve tanınmada ortaya çıkan kırılgan bir an. Hızın sürekli arttığı, anlamların kolayca silinip gittiği bir çağda sevilmenin ve bir başkasıyla bütün olmanın önemi bence daha da artacak. Ben de klasik bir romantik olarak, bir başkası tarafından sevilmenin ve aşk üzerinden gerçek olmanın her şeyin panzehiri olduğuna inanıyorum. Zaten filmin açılışında Tim Buckley’den bir referans kullanıyorum: “Beni düşlediğini mi düşledim?”
Filminiz, yapay zekânın özündeki gerçeklik ve yaratım kavramlarını da tartışmaya açan bir zeminde ilerliyor hiç kuşkusuz. Tabii bununla birlikte insanoğlunun yaratma dürtüsünü de düşünmemiz gerekiyor. İnsanoğlunun yaratılan (yaratıldığını varsayarsak) ve yaratan olma arasında kalan bu rolüne dair düşüncelerinizi de merak ettim. Yaratma dürtümüz ve idealimiz bugün nasıl bir değişim içinde?
Filmde varoluşun kaynağında bir yaratıcı var ama döngüsel bir şekilde onun da başka bir yaratıcının yaratımı olduğu bir yapı söz konusu. Yaratma meselesini ben hiçbir zaman tek yönlü bir hareket gibi düşünmedim. Filmdeki döngüsel yapı da buradan besleniyor zaten; yaratanın da yaratılmış olabileceği fikri, rüya içinde rüya gibi açılan bir alan. Döngüsellik sanatta uzun zamandır ilgimi çeken bir mesele ama doğada da güçlü, sembolik olarak feminen bir karşılığı var. Yaşamın devamını sağlayan şey de bu yaratımın döngüselliği ve kesintisiz akışı. Filmi yaptığım dönemde yeni anne olmuş olmamın bu temalarla kesişmesi de muhtemelen tesadüf değil, bilinçaltım bu konuların etrafında dolaşıyor.
Bir Başkasının Rüyası’nı konuştuktan sonra sorularımı röportajın bir diğer odağı olan “sinemada yapay zekâ” konusuyla ilgili yöneltmek isterim. İlk yapay zekâ kısa filminiz “Gecenin Sonuna Yolculuk”un ardından sinema tarihinde vizyona giren ilk uzun metrajlı yapay zekâ belgeseli olan ve “Gerçek Ötesi”nin ortak yapımcısı ve senaristliğini üstlendiniz. Tüm bu üretimlerden yola çıkarak merak edenler ve bu alanda üretim gerçekleştirenler için yapay zekâyı proje süreçlerinizde nasıl kullandığınızı ve aşamalarını ayrıntılarıyla paylaşmak ister misiniz?
Zaten yıllardır yapay zekâ araçlarıyla çalışan ve durmaksızın üretim yapan bir sanatçı olmak buradaki süreci farklılaştırıyor. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, proje odaklı bir süreç yönetmiyorum. Aynı anda birçok farklı fikir ve proje üzerinde çalıştığım, sezgisel olarak akan bir sürecim var. Hangi projenin ne zaman somutlaşacağını önceden planlamadan, üretimin kendi ritmini takip etmeyi tercih ediyorum.
Yapay zekâ ile film yapımına daha odaklı bir biçimde eğilebilmek için eşim Alkan Avcıoğlu ile birlikte Spongeworthy adlı yapım şirketini kurduk ve film çalışmalarımızı bu çatı altında topladık. Onun ilk uzun metrajlı filmi Gerçek Ötesi sürecinde oldukça yakın bir iş birliği içinde çalıştık. Ancak bu film üzerine yoğunlaşmışken bile, paralel olarak dört-beş farklı fikir üzerinde daha düşünmeye ve üretmeye devam ediyorduk.
Filmlerin senaryolarını birlikte yazıyor ve geliştiriyoruz. Yapım sürecinde fikir alışverişleriyle sürekli iletişim halindeyiz. Görsel-işitsel dünyayı tasarlama aşamasına geldiğimizde ise kendi uzmanlık alanlarımıza çekiliyoruz. Yapay zekâ araçlarını görüntü, ses ve müzik üretiminde kullanıyoruz. Yani bir filmin senaryo ve kurgu dışındaki alanlarında yapay zekâdan faydalanıyoruz.
Genellikle çok fazla üretim yapıyorum ve devasa bir materyal havuza sahip olunca kurguya başlıyorum. Neredeyse piyasadaki tüm araçlardan faydalanıyorum. Ondan fazla yapay zekâ aracı kullanıyorum. Tek bir yapay zekâ aracına bağlı kalmamak ve pek çok farklı modelden aynı anda faydalanmak bana göre en önemli husus.
Peki yapay zekâ ile üretilen bir filmin özellikle bütçe açısından hangi avantajları bulunuyor? Projelerinizi geleneksel olarak üretmiş olsaydınız nasıl bir maliyetle karşılaşırdınız?
Yapay zekâ ile üretim, bütçe açısından maliyetleri radikal biçimde aşağı çekiyor. Projeleri geleneksel yöntemlerle üretmiş olsaydık, özellikle çok sayıda mekân, yoğun görsel çeşitlilik gereksinimleri nedeniyle imkânsız bir hale gelirdi. Zaten bu filmleri geleneksel biçimde üretmenin kavramsal olarak da bir anlamı yok. Çünkü hem Gerçek Ötesi hem de Bir Başkasının Rüyası, yapay zekâyla biçimsel ve öz-düşünümsel bir ilişki kuran fikirler üzerine inşa edildi. Üretim biçimi ve düşüncesi birbirinden ayrılamaz olan filmler. Bu projeler geleneksel yöntemlerle çekilseydi, yapay zekânın sunduğu düşünsel zemin ve fikirsel yolculuk büyük ölçüde anlamını yitirirdi.
Bütçe gibi kriterlerle ilişkilendirilebilecek bir sinemayla pek ilgilenmiyorum. Yapay zeka araçlarının getirdiği yeni estetikle ve post-sinemasal hikaye anlatım yaklaşımları asıl odağım.
Yakın zaman önce Kızıldeniz Uluslararası Film Festivali’nin endüstri programı kapsamında düzenlenen ve Amazon ile Netflix yöneticilerinin de yakından takip ettiği “Yapay Zekâ ile Bütçeni Küçült, Vizyonunu Büyüt” paneline konuşmacı olarak davet edildiniz. O panelde “Yapay zekâ sinemada yeni hikâye anlatım biçimlerinin önünü açıyor. Asıl değerini de auteur odaklı, bağımsız filmlerde bulacak. Şu an Lumiere Kardeşler’in kamerayla ilk kısalarını çektikleri döneme benziyoruz.” ifadelerini kullandınız. Şu anki süreci ve sonrasını sinema sanatı için bir tehdit olarak gören de birçok görüş var aynı zamanda. Sinema bu büyük dönüşüme şu an ne kadar hazır sizce?
20 yıla yakın süredir sinema sektöründe çalışmış biri olarak söyleyebilirim ki sinema sanatı için asıl tehdit yapay zekâ değil. Tehdit, hep aynı yapımları üretmeye çalışan, yaratıcılığı körelten tekelleşmiş film stüdyoları ve yapım şirketleri. Ticari kârlılığın merkeze oturduğu bu anlayış ve sürekli artan film maliyetleri bağımsız yönetmenlerin ve arthouse projelerin karşısında duruyor. Sinemasal yeniliklerin ve yeni ifade biçimlerinin önündeki asıl engel de bu yapı. Yurt dışında pek çok festivale ve fuara katıldığım kariyerim boyunca en sık gördüğüm şeylerden birisi zorlu arthouse film projelerinin finansman bulamayıp gerçekleştirilmemesi idi.
Yapay zekâ ise uzun vadede üretimi kolaylaştırarak pek çok bağımsız yönetmenin önünü açacak bir araç. Bu araç sayesinde yeni nesil hikaye anlatıcılarıyla sinemanın yeni bir döneme gireceği bana göre tartışmasız. İnsanlar yapay zekânın henüz ne olduğunu ve sanatta nasıl kullanılabileceğini tam olarak bilmiyor. Haliyle her teknolojik yenilikte olduğu gibi korku ve endişe de beraberinde geliyor. Yeniliklere karşı çıkmak, sanat tarihinde sık tekerrür eden bir yapı.
Bu yüzden katıldığım panellerde genelde insanların pek düşünmediği bir perspektif sunuyorum. İlk anda şaşırsalar da biraz düşününce çoğu kez hak veriyorlar. Çünkü yapay zekâ üretimdeki bariyerleri, zorlukları ve kontrolü elinde tutan yetki merciilerini ortadan kaldırma potansiyeline sahip. Bu da en çok bağımsız sinema yönetmenlerine güç verecek bir dönüşüm.
Yapay zekâ ile film üretiminin şu an bulunduğu noktayı Lumière Kardeşler’in kamerayla ilk kısa filmlerini çektikleri döneme benzetiyorum. Yaptıkları işler kısa süreli bir eğlence biçimi olarak değerlendiriliyordu. O dönemde kimse sinemanın bir sanat formuna dönüşeceğini ve ileride Scorsese, Kubrick, Tarkovsky gibi hikaye anlatıcıları çıkaracağını öngöremezdi. Şu an benzer bir eşikteyiz. Bu araçla yapılanları kısa süreli bir eğlence biçimi olarak görmeye ve yadsımaya meyilliyiz. Ama yapay zekânın sinemaya neler getireceğini tam olarak öngöremiyoruz. Bu yüzden hâlâ eski gözlüklerle bakarak tartışıyoruz.
Herkesin derdi yapay zekânın mevcut filmleri ucuzca üretip üretmeyeceği ya da mevcut yapıları sarsıp sarsmayacağı. Benim asıl ilgilendiğim mesele ise eski gözlüklerle bakmak değil, geleceğin gözlüğünü denemek. 50 yıl sonra sinemanın hangi anlatım prensipleriyle şekilleneceğini, o dönemin Kubrick’lerinin nasıl hikâyeler anlatacağını düşünmek. Çünkü yapay zekâ sayesinde yaratıcı yönetmenler, kaçınılmaz olarak yeni anlatımlar getirecek ve film gramerine pek çok yenilik kazandıracak. Sinemanın sadece 130 yıllık genç bir sanat olduğunu unutmamak gerekiyor. Diğer sanat dallarının tarihine bakarsak, sinemanın da pek çok kez kökünden değişeceğini, evrimler yaşayacağını öngörmek zor değil.
Sinema sektörünün içinde yer alan ve yapay zeka ile üretim gerçekleştiren biri olarak projelerinize dair seyirciden olumlu veya olumsuz ne tür yorum ve tepkiler geliyor? Çok farklı bulduğunuz veya şaşırdığınız bir an oldu mu bugüne kadar?
Gerek Bir Başkasının Rüyası olsun gerek Gerçek Ötesi olsun, bu filmler yapay zekâ araçlarını kavramsal bir fikir için kullandığı için çok pozitif geri dönüşler aldık. Her iki film de eleştirmenlerden ve festivallerden çok iyi karşılıklar alıyor. Beni en şaşırtan ve memnun eden şey İtalya’da Floransa’da düzenlenen Festival Dei Popoli film festivalinin Gerçek Ötesi filmimizi sahiplenme derecesiydi. Bu festival 1959’dan beri gerçekleşen, Avrupa’nın en eski belgesel film festivali. Böylesine köklü ve geleneksel bir festivalinin ekibi ve seyircisi tarafından takdir edilmek çok hoşuma gitti. Genellikle en tahmin etmeyeceğiniz kesimler yeniliklere çok açık olabiliyor.
Samimi bir şekilde cevap vermek gerekirse, internette yapay zekâ konusu tepkiler alsa da gerçek hayatta çok meraklı ve ilgili bir kesim var. Bu kesim oldukça açık görüşlü ve yeniliklere hazır şekilde olumlu karşılıyor ve eserlerin etkisinde kalıyor. Ön yargıları aşıp ortaya çıkan eseri deneyimlediklerinde yapay zekânın konvansiyonel sinemayı ele geçirecek bir şeytan değil de sadece bir araç olduğunu hissedebiliyorlar.
Yapay zekâ ile çalışırken hikâyenin dramatik yapısı ve kurgusal mantığı büyük ölçüde geçmiş verilerden beslenen olasılık hesaplarına dayanıyor. Bu durumda, anlatının sezgisel kırılmaları ve “insani hata” dediğimiz yaratıcı sapmalar sizce nasıl korunabilir? Bir hikâyenin özgünlüğü, onu yazan öznenin niyetinde mi yoksa beslendiği veri setinin sınırlarında mı şekilleniyor?
İkisinde de değil. Bir eserin özgünlüğü ne kullanılan araçla ne de üretim süreciyle alakalıdır. Ortaya çıkan eserle alakalıdır. Özgünlük ancak tarihsel bağlam içinde, daha önce yapılmış olanlarla kurduğu ilişki üzerinden okunabilir. Bir hikâye, kendinden önce gelen anlatılarla nerede kesiştiği, nerede ayrıldığı ve neyi dönüştürdüğü ölçüde özgündür. Yapay zekâ bu denklemde belirleyici bir özne değil, yalnızca bir araçtır.
Yapay zekanın hikâye ve kurgu önerileri sunduğu bir üretim sürecinde, yaratıcı kararın son merciinin kim olduğu giderek muğlaklaşıyor. Sizce yaratıcılık, komut yazan yönetmende mi, algoritmayı eğiten görünmez emekte mi, yoksa ortaya çıkan yapıda mı vücut buluyor? Bu belirsizlik, sinemada “özgünlük” kavramını etik ve estetik olarak nasıl yeniden konumlandırıyor?
Yani bu soruyu alıp geleneksel sinemaya “Yaratıcılık yönetmen sandalyesinde her şeyi yöneten yönetmende mi, hikâyeyi yazan senaristte mi, doğaçlama yapan oyuncularda mı, görünmez emek veren yapım çalışanlarında mı?” şeklinde uyarlayarak yönetmenin önemini silikleştirebiliriz. Ama sinema bir yönetmenlik sanatı. Kamerayla çekim yapsanız da, CGI ile görüntü üretseniz de, bir animasyon yapsanız da ve şimdilerde yapay zeka ile üretim yapsanız da durum değişmiyor.
Bu meselelerdeki kafa karışıklığı yapay zekânın sanat bağlamında nasıl işlediğinin insanlar tarafından tam anlaşılmamasından oluşuyor. Bir insanın kendi hayal gücünden çıkan, anlatmak istediği bir hikâye için yapay zekâyı bir araç olarak kullanmasıyla, yapay zekânın tek başına bir film yazıp, üretip, kurgulaması bir değil. İkincisi zaten şu an mümkün değil ama insanlar yapay zekâ lafını duyunca sanki bir cyborg robot kendi başına film yapmış zannediyor. Benim üretim sürecimde yapay zekâ ne hikâye önerisi sunuyor ne de kurgu yapıyor. İstediğim görsel ve işitsel malzemeyi yaratmakta kullandığım bir yöntem. Yapay zekâ bu yüzden benim için bir yönetmenin ya da bir sanatçının kafasındaki vizyonu ortaya dökmesine yarayan bir araçtır. Fırça, kalem, kamera, ya da Photoshop gibi bir araçtır.
Daha kişisel bir soru daha sormak isterim. Sinema, yaşama ve umutsuzluğa bir alan açar mı?
Evet, çünkü yaşam daraldıkça başka bir nefes alanına ihtiyaç duyuyoruz. Sinema ve sanat bu anlamda en güçlü kaleler. Mantığın tek başına çözemediği düğümleri, hayatın ötesine dair sezgileri ve anlam ihtiyacını duyumsatmak için varlar. Bu yüzden sinema veya sanat yalnızca estetik bir uğraş değil, aynı zamanda ruhsaldır. İnsanın kendisiyle, dünyayla ve anlamla kuramadığı bağı dolaylı yoldan yeniden tesis eder.
Röportajımızın son sorusunu 2024 yılından beri üzerinde çalıştığınız ve yönetmen koltuğunda oturduğunuz ilk uzun metrajlı yapay zekâ filminize ayırmak isterim. İlk uzun metrajlı yapay zekâ filminizde nasıl bir hikâye izleyeceğiz? Bunun dışında yeni projeleriniz var mı?
İlk uzun metrajımda Georges Perec’in bir romanından ilham alarak geliştirdiğim özgün bir hikâye üzerine çalışıyorum. Günümüz toplumu üzerine keskin gözlemler içeren avangart bir film. Bunun yanında video art projelerim aktif biçimde devam ediyor. Ayrıca üzerinde çalıştığım yeni bir kısa film projem var, hikâyesi metafizik bir bilim kurgu konsept etrafında şekilleniyor.
Kapak Fotoğrafı: Spongeworthy Studio
İlginizi çekebilir: Gürkan Sonat’tan Yapay Zekâ ve Müzik

Halil Şimşek 









İlk yorumu siz yazın!