Kerem Görsev ile: John Coltrane ve Cazın Enerjisi Üzerine

Kerem Görsev ile: John Coltrane ve Cazın Enerjisi Üzerine

“Ben piyanoyu, müziği çok seviyorum. Yaşamayı çok seviyorum. Bunların hepsi bir araya gelince bir enerji patlaması oluyor; ben de bunu müzikle paylaşıyorum.” diyor Kerem Görsev. Biz de Kerem Görsev’le, CSO Ada Ankara’da verdiği ve John Coltrane’in doğumunun yüzüncü yılına özel bir bölüm de içeren konseri için Coltrane ve caz üzerine konuştuk.

199706_050a
John Coltrane | Fotoğraf: Van Gelder Studio

John Coltrane kariyeri boyunca hem müzikal hem de ruhani bir arayış içindeydi ve bebop’tan avangarda uzanan bir hatta dilini birkaç kez baştan kurdu. Bu arayıştan sizin müziğinize en çok ne geçti?

Bunları Da Okuyun

Coltrane’in 1955-61 arası bir dönemi var, bir de 1961-67 arası. 61-67 döneminde kurduğu grupta piyanoda McCoy Tyner, kontrbasta Jimmy Garrison, davulda Elvin Jones vardı. Bu, dünyada büyük bir devrim yaratan, kuartet müziğini bambaşka bir yere taşıyan bir oluşumdu. McCoy Tyner’la tanışma imkânım oldu, ona bir beste verdim. Elvin Jones’la birkaç konserde çalma imkânım oldu; dünyanın en büyük davulcusudur. Coltrane’le ne yazık ki tanışamadım. Çok erken gitti, Charlie Parker da öyle.

Ama bakın, yüz sene önce doğmuş bir insan bugün hâlâ dünyanın pek çok yerinde çalınıyor. Geçenlerde bir albüm çıktı mesela: Dünyanın en çağdaş kuartetlerinden biri olan Branford Marsalis Quartet, Coltrane’in Johnny Hartman’la yaptığı albümdeki parçaları yeniden çalmış. (Vokalde Dianne Reeves’in yer aldığı albüm, Coltrane’in doğumunun yüzüncü yılı için Eylül 2026’da Dedicated to You adıyla yayımlandı.)

Coltrane herkese hayaller kurduran bir isim. On binlerce tenor saksofoncu, on binlerce müzisyen o hayalin peşinde. Ben de onun albümlerini dinleyerek kişiliğimi bulmaya çalıştım; Bill Evans’tan sonra. Ben Bill Evans’çıyım, piyanist olarak. Ama Coltrane deyince başka bir olay var, önünü ilikleyip ayağa kalkacaksın. Coltrane başka.

Sonrasında McCoy Tyner o geleneği piyanist olarak başka bir boyuta taşıdı; pentatonik sistem, staccato çalma sistemi, dağlardan akan şelaleler gibi bir piyano. O da Coltrane’in yarattığı bambaşka bir insandır.

St. Petersburg, Londra ve Prag’da filarmoni orkestralarıyla, Los Angeles’ta yaylılarla kayıt yaptınız. Yazılı olanla doğaçlamaya bırakılan arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

Ben aslında klasik kökenliyim. Bestelerim aranje edildikten sonra notaları aynen klasik müzik gibi çalıyoruz. Ama parça bittikten sonra ne oluyor? Doğaçlamalar başlıyor. Neyin üstüne başlıyor? Parçanın bozulmamış klasik formunun üstüne. O formun dışına çıkmıyoruz, yaylılarla çalarken de onun içinde doğaçlama yapıyoruz. Benim kendime izin verdiğim ölçüde bir doğaçlama yani.

Ben form cazı seviyorum. “Hadi gel kaptıralım, ucu nereye giderse gitsin” diye bir müzik değil benim yaptığım, çaldığım müzik. Klasik disiplinden geldiğim için aynen öyle çalıyoruz. Klasik orkestralarla çalıyoruz ama hayatta haddimi bilirim, klasik bir eser çalmadım, çalamam da. Herkesin kendine ait bir alanı olmalı.

kerem görsev 2
Kerem Görsev | Fotoğraf: Çağlar Kaya

Bazı albümlerinizi New York, Los Angeles ve Londra’da, Abbey Road gibi ikonik stüdyolarda kaydettiniz. Şehirler müziğiniz üzerinde nasıl bir etki bırakıyor?

New York’a, özellikle de New York’un Manhattan Adası’na adım attığım zaman ruhum başka bir boyuta geçiyor. Dünyanın bütün sanatları orada: resim, heykel, sinema, reklamcılık, opera, bale, Broadway’deki müzikaller, dans, pandomim, müzik, caz; hepsi iç içe. Dünyadaki bütün kültürlerin buluşma noktasıdır aslında New York’un Manhattan Adası. Oraya girince Türkiye’den kopuyor, oranın havasına giriyorsun. O hisler seni mutlu ediyor.

Rusya klasik müziğin, yazarların, resmin olduğu bir yer. Bir ciddiyet var orada, sosyalist gelenekten gelen bir ciddiyet. Müzikte Bolşoy Balesi var, St. Petersburg Filarmoni Orkestrası var; bambaşka ciddi bir boyut. Amerika’ya, Los Angeles’a gidiyorsun, karşında Hollywood, sinema sektörünün olduğu yer. Oradaki orkestralar hep 1940’ların, 1950’lerin film müziklerini çalmışlar. İlham verici.

Bütün bunları sindirip kalbini müziğe açman ve inandığın notaya basarak çalman lazım; o zaman bir şeyler çıkıyor ortaya. Zoraki olmaz bu işler. İstersen dünyanın en iyi piyanisti ol, en iyi bestecisi ol, içinden gelen maya tutmazsa yoğurt olmaz. Orkestrayla, stüdyoyla, müzisyenlerle çok iyi iletişimde olman lazım; bunların hepsi birbirine bağlı zincirler.

Bu yıl çıkan ve yönetmeni Grant Gee’ye Berlin’de En İyi Yönetmen Gümüş Ayı ödülünü kazandıran Everybody Digs Bill Evans filmi, sizin de hayranı olduğunuz Evans’ın 1961’de yaşadığı bir kırılmayı anlatıyor. Sizin kariyerinizde dramatik bir an var mı?

Sanırım ben her dönemimden memnunum. Yirmili yaşlarda başladığım o acemilikten bugüne, dersler ala ala daha az hata yapmaya çalışıyorum. Hatamı indirmeye çalışıyorum ama hata hiçbir zaman bitmiyor. Hata derken lezzetsizlikler bitmiyor aslında. “Oldum” diye bir şey yok hayatta.

Her albümümün başka bir hikâyesi var, birlikte çaldığım her müzisyenle ilişkimin başka bir anısı var. Ben böyle başından aksın, su gibi gitsin isterim; hiçbir dönemi ayırmıyorum hayatımda. Ama kızımın doğduğu seneler, ona yaptığım albüm… O zamanlar başka duygular yaşıyordum, onlar da güzeldi. Kedilerime, köpeklerime yazdığım parçalar… Hepsi güzel deneyimler.

Ben istemediğim hiçbir müziği çalmadım. İstemediğim hiçbir müziği de bana para karşılığı kimse çaldıramadı. İstemediğim hiçbir müzisyenle çalışmadım. İstemediğim hiçbir mekânda çalmadım. Çok şey kaybettim, çok daha fazla şey kazandım. Akşam yattığında ertesi gün ne yapacağını bilmek çok önemli. Hedefsiz bir yaşantı olmaz. Hayal bittiği zaman hayat da bitiyor. Emeklilik diye bir şey yok bizde; son nefesimize kadar o piyanoyu çaldığımız zaman biz var oluruz.

Sahnede ve sahne dışında müziğe duyduğunuz o heyecan ve samimiyet, cazın “mesafeli” duruşunu yıkıp insanı daha çok caz dinlemeye, keşfetmeye iten bir davete dönüşüyor. Peki bugün bu davet size kimden geliyor?

Ben piyanoyu, müziği çok seviyorum. Yaşamayı çok seviyorum. Bunların hepsi bir araya gelince bir enerji patlaması oluyor; ben de bunu müzikle paylaşıyorum. Hiç fotoromanlık bir durum yok yani. İçimden geleni sahnede de söylerim. Patavatsızımdır biraz; hayatta da istediğim her şeyi söylerim, sınırlar içinde.

Mesela dün gece sabah 04.30’a kadar başucumda Coltrane dinledim, Bill Evans dinledim. Bunlar insanı mutlu ediyor. Sabah kalkıyorsun, bir şey içerken caz dinliyorsun, güzel oluyor. Uçaktayken kulaklıklarımla dinliyorum. Devamlı müzik dinliyorum ben.

Cazın enerjisi insan enerjisinden çok daha fazla. Bunu herkese enjekte edebilirsek Türkiye’de her şey daha güzel olur. Artı klasik müzik, onu hiç ihmal etmeyeceğiz. Önce klasik, sonra caz.

Dünyada cazın kutsal bir albümü vardır: Kind of Blue. Miles Davis. Cazın kutsal kitabıdır o; orada herkes var. Coltrane var, Miles var, Jimmy Cobb var, Cannonball Adderley var, Bill Evans var. Bende mesela Bill Evans’ın 89 plağı var; dünyadaki bütün session’ları var bende. Bill Evans benim mentörümdür.

images-e33d2c153d28d213cb7392fc54503b0d
Ella Fitzgerald | Fotoğraf: Yale Joel

Caz dinlemeye yeni başlayan biri Coltrane’le nasıl bir ilişki kurabilir?

Coltrane’in müzikleri zordur. Caza başlayan bir insan Coltrane’den başlarsa kaçabilir. Adım adım gitmek en iyisi. Önce Nat King Cole dinleyerek başlayacaksın mesela. Sarah Vaughan, Ella Fitzgerald, Frank Sinatra. Vokal caz iyi bir başlangıç olabilir.

Sonra o vokallerin içinde sololar vardır; vokal biter, piyanist soloya girer. Oradan piyanistleri takip edeceksin: Oscar Peterson, Hank Jones, Wynton Kelly, Kenny Barron, Bill Evans… Yüzlerce efsane piyanistin ayrı renklerini duyuyorsun. Davulcuları araştıracaksın, kontrbasçıları. Sonra trompetçilere döneceksin: Miles Davis, Roy Hargrove, Wynton Marsalis. Derken saksofonculara bakacaksın: Hank Mobley, Dexter Gordon, Sonny Rollins, John Coltrane, Charlie Parker…

Böyle büyük bir boşluğun içine düşeceksin, bazen o boşluktan korkacaksın ama ufak ufak gideceksin. Benim de dinleyemediğim caz var mesela. Çok modern cazla pek aram yok. Mainstream severim, ana yol. Zaten bunların hepsi onun içinde. Sahnede de kendimi o tarz müziği çalarak daha iyi ifade ediyorum, bu da dinleyiciye yansıyor.

Sizin Bill Evans’a duyduğunuz hayranlığın bende karşılığı Norah Jones. Jones için neler söylersiniz?

Özellikle gidip bir Norah Jones albümü almasam da yaptığı işleri biliyorum, dinliyorum. Norah Jones’un yaptığı müzik kulağa basit gibi gelir ama değildir. O da öyle hissediyor, onu çalıyor. Zaten en zoru basit şeyi çalmaktır.

Kapak Fotoğrafı: Kerem Görsev

İlginizi çekebilir: Esra Saruhan’dan Ferit Odman ile: Kendi Ritmini Bulmak Üzere

Yazı Yorumları (0)
Bu yazıya ilk yorumu siz yazın!