2005 yılında vizyona giren Organize İşler, yerli sinemada suç ve komedi türünü kendine özgü bir dille buluşturan filmlerden biriydi. Yılmaz Erdoğan, İstanbul’un dolandırıcılarını, küçük hesaplarını, fırsatçılarını ve birbirini kandırmaya çalışan insanlarını anlatırken yalnızca bir suç hikâyesi kurmuyordu. Bu dünyanın absürtlüğünü, insan ilişkilerinin tuhaflığını ve toplumsal hiyerarşiyi mizahın içine yerleştiriyordu. Karakterlerin her biri kendi hesabının peşindeydi ama asıl eğlence, bu hesapların birbirine karışmasından doğuyordu. Diyalogları, karakterleri ve kendine özgü mizahıyla hafızada yer eden film, yıllar sonra bile hatırlanan replikleriyle seyircisiyle bağını korudu. Aradan geçen yıllarda Organize İşler: Sazan Sarmalı ile devam eden hikâye, şimdi Karun Hazinesi adıyla dizi formatında karşımızda. Ancak bu kez tanıdık dünyanın içinde dolaşırken ilk filmdeki mizahı, karakterlerin özgünlüğünü ve hikâyenin kendi ritmini bulmakta zorlanıyoruz. Yılmaz Erdoğan’ın yarattığı evrene geri dönmesi başlı başına sorun değil. Sorun, bu dönüşün neden gerekli olduğunu anlatamaması.
Organize İşler: Karun Hazinesi | Fotoğraf: Netflix Türkiye
Dizide Asım Noyan ve ekibi, bu kez gizemli bir hazine haritasının peşine düşüyor. Hazineye ulaşmak isteyenler çoğaldıkça suç dünyasının hesapları da birbirine karışıyor. Kâğıt üzerinde macera, komedi ve suç unsurlarını bir araya getirmek için yeterince malzeme var. Buna güçlü bir oyuncu kadrosu da eşlik ediyor. Buna rağmen ortaya çıkan sonuç, beklentinin oldukça gerisinde.
Bunları Da Okuyun
İlk dikkat çeken, mizahın neredeyse tamamen silinmiş olması. Komik olması beklenen sahneler var ama sahnelerin komikliği kendi içinden doğmuyor. Karakterler konuşuyor, olaylar gelişiyor, kovalamacalar yaşanıyor fakat bütün bunlar ilk filmdeki gibi kendiliğinden bir mizah duygusu yaratmıyor. Sanki komedi, hikâyenin içinden çıkması gereken bir unsur değil de hikâyeye sonradan eklenmesi gereken bir görevmiş gibi duruyor.
Bir devam hikâyesinin ilk film kadar iyi olamaması anlaşılabilir. Her yapımın aynı başarıyı yakalaması mümkün değil. Ancak Karun Hazinesi‘ndeki sorun yalnızca ilk filmin gerisinde kalmasındansa; kendi başına çalışan bir hikâye kuramaması ile alakalı. İlk filmin başarısına güvenilmiş, tanıdık karakterlerin yeniden bir araya gelmesinin yeterli olacağı düşünülmüş gibi bir izlenim oluşuyor. Oysa seyirci eski karakterleri yeniden görmek kadar, onların bugün ne anlatacağını da merak ediyor. Dizideki aceleye gelmişlik hissi de buradan kaynaklanıyor. Olaylar birbirini takip ediyor ama aralarındaki bağ yeterince güçlenmiyor. Karakterlerin davranışları, hikâyenin gelişimi ve mizahın ritmi aynı bütünün parçaları haline gelemiyor. Sekiz bölümlük bir anlatıda karakterleri derinleştirmek, ilişkileri geliştirmek ve mizahı farklı durumlar üzerinden kurmak için yeterince alan var. Buna rağmen hikâye, bu alanı verimli kullanamıyor.
Bir de drone meselesi var. İstanbul’u yukarıdan gören çekimler o kadar sık kullanılıyor ki bir süre sonra anlatının parçası olmaktan çıkıp seyir zevkini bozan bir tercihe dönüşüyor. Görüntüler sürekli hareket halinde ama hikâye aynı ölçüde ilerlemiyor. Şehri göstermek için bu kadar ısrarcı olmaya gerek var mı? Bir noktadan sonra karakterleri ve hikâyeyi takip etmek yerine bir sonraki drone çekiminin ne zaman geleceğini düşünmeye başlıyorsunuz. Görsel gösteriş, anlatının eksiklerini kapatmıyor; aksine daha görünür hale getiriyor.
Oyunculuklarda ise diziyi toparlayan iki isim var: Kıvanç Tatlıtuğ ve Uraz Kaygılaroğlu. İki oyuncu da sahneye girdiklerinde anlatıya hareket getiriyor. Sahne enerjileri ve karakterleriyle kurdukları ilişki, dizinin aksayan ritmini zaman zaman toparlıyor. Benim açımdan yapımın en fazla çalışan tarafı bu iki oyuncunun varlığı. Ancak iki performansın yarattığı etki, hikâyenin bütünündeki sorunları ortadan kaldırmaya yetmiyor. Yılmaz Erdoğan’ın oyunculuğu ise benim açımdan dizinin en zayıf taraflarından biri. Erdoğan’ın yazarlığıyla oyunculuğunu birbirinden ayırmak gerekiyor. Asım Noyan, geçmişten gelen bir ağırlığa ve seyircide oluşmuş bir tanışıklığa sahip. Ancak karakterin geçmişte sevilmiş olması, yeni hikâyede kendiliğinden çalışmasını sağlamıyor. Erdoğan’ın performansında zaman zaman karakter ile oyuncu arasındaki mesafenin kaybolduğunu düşünüyorum. Asım Noyan’ın zekâsını, rahatlığını ve olaylar karşısındaki kendine özgü tavrını izlemek yerine, Yılmaz Erdoğan’ın karakteri canlandırma çabasını görüyorum. Karakterin kendi başına bir hayatı olduğuna ikna olmakta zorlanıyorum.
Organize İşler: Karun Hazinesi | Fotoğraf: BKM
Burada Yılmaz Erdoğan’ın son dönem yazarlığı üzerine de düşünmek gerekiyor. İnci Taneleri ile başlayan ve devam eden süreçte, onun kaleminde eskiden güçlü biçimde hissettiğimiz mizahın ve karakter gözleminin yerini zaman zaman fazla belirgin diyaloglar, dramatik vurgular ve seyirciye ne hissetmesi gerektiğini söyleyen bir anlatımın aldığını düşünüyorum. İnci Taneleri‘nde sözün kendisi zaman zaman hikâyenin önüne geçiyordu; karakterlerin konuşmaları, anlatının doğal akışından çok, altı çizilecek cümleler üretme çabasını hatırlatıyordu. Bu tercih, bazı sahnelerde karşılık bulsa da tekrarlandıkça etkisini yitiriyor. Karun Hazinesi‘nde ise bu kez başka bir eksiklikle karşılaşıyoruz: Mizahın kendisi ortada yok. Erdoğan’ın bir dönem güçlü olan gözlem yeteneği, insan ilişkilerindeki çelişkileri yakalama becerisi ve absürt olanı gündelik hayatın içinden çıkarma ustalığı, dizinin bütününe yayılamıyor. Bir zamanlar karakterlerin davranışlarından ve kurdukları ilişkilerden doğan mizah, burada daha çok olayların ve sahnelerin üzerine bırakılmış bir beklentiye dönüşüyor.
Erdoğan’ın farklı türlerde ürettiği işlerde, kendi anlatı gücünü oluşturan özelliklerden uzaklaşıp uzaklaşmadığını da sorgulamak gerekiyor. Elbette bir yazarın dili değişebilir; her yeni işinde geçmişteki başarısını tekrarlaması beklenemez. Ancak değişim, kendine özgü anlatım gücünü kaybetmek anlamına gelmemeli. Organize İşler: Karun Hazinesi, elindeki oyuncu kadrosuna, tanıdık karakterlerine ve macera için elverişli hikâyesine rağmen kendi dünyasını yeniden kuramıyor. Kıvanç Tatlıtuğ ve Uraz Kaygılaroğlu’nun katkısıyla zaman zaman hareketlenen anlatı, mizahın ve hikâye bütünlüğünün eksikliğini kapatamıyor. Drone çekimleriyle büyütülen görüntüler de bu eksikliği gidermiyor. Yılmaz Erdoğan’ın ilk Organize İşlerdeki başarısı, yalnızca iyi replikler yazmasından kaynaklanmıyordu. İnsanları gözlemliyor, onların küçük hesaplarını, büyük hırslarını ve çelişkilerini yakalıyor; bunları da kendine özgü bir mizahla anlatıyordu. Bugün ise o gözlemin yerini zaman zaman gösterişin, mizahın yerini de komik olması beklenen sahnelerin aldığını görüyoruz. İnci Tanelerinde sözün hikâyenin önüne geçmesiyle başlayan tartışma, Karun Hazinesinde mizahın ve karakterlerin anlatı içindeki ağırlığını kaybetmesiyle başka bir boyuta taşınıyor. Kısacası bir zamanlar kendi dünyasını kurabilen Yılmaz Erdoğan, bugün o dünyanın hatırasına yaslanıyor.