Pınar Tuba Biçmen ile: Görünenin Ardındaki Kadınlar Üzerine

Pınar Tuba Biçmen ile: Görünenin Ardındaki Kadınlar Üzerine

Sanat, kimi zaman kelimelerle ifade edemediklerimizin en güçlü anlatım biçimine dönüşür. Ressam Pınar Tuba Biçmen için de resim, bir ifade alanı olmakla birlikte kendini keşfetmenin, geçmişle yüzleşmenin ve dönüşümün bir yolu. Peyzaj mimarlığından gelen doğa gözlemini, kadın figürleri ve çok katmanlı sembollerle buluşturan sanatçı, eserlerinde kimlik, aidiyet, özgürlük ve insanın kendi içindeki farklı benliklerini sorguluyor. Bazen tek bir bedenden yükselen iki ayrı yüz, bazen bir maske ya da doğadan gelen bir sembol aracılığıyla izleyiciyi kendi hikâyesiyle karşı karşıya bırakıyor. Uluslararası sanat yolculuğunda karşılaştığı beklenmedik tesadüfler ve kurduğu insani bağlar ise sanatının sınırları aşan dilini güçlendiriyor. Pınar Tuba Biçmen ile sanatın iyileştirici gücünü, kadın olmanın çok katmanlı hallerini ve tuvalin ötesine uzanan kişisel yolculuğunu konuştuk.

pınar tuba biçmen (2)
Fotoğraf: Pınar Tuba Biçmen

Öncelikle sizi biraz tanıyalım. Sanatla ilişkiniz nasıl başladı? Eğitim hayatınız, mesleki geçmişiniz ve resme yönelme sürecinizden bahseder misiniz? Farklı disiplinlerdeki deneyimlerinizin sanatınıza nasıl yansıdığını düşünüyorsunuz?

Bunları Da Okuyun

Sanatla ilişkim, aslında kendimi ve dünyayı anlama çabamla başladı. Çok küçük yaşlardan beri resim yapıyorum. Benim için sanat hiçbir zaman yalnızca estetik bir üretim alanı olmadı; düşünmenin, sorgulamanın ve kelimelerle ifade edemediklerimi görünür kılmanın bir yolu, her zaman “sessiz dilim” oldu. Çocukluk ve gençlik yıllarımda katıldığım resim yarışmalarında elde ettiğim birincilikler, sanata olan tutkumu daha da güçlendirdi. Bilimsel düşünce kadar sanatı ve kültürü de eğitimin önemli bir parçası olarak gören Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olmamın, sanatsal bakış açımın gelişmesindeki etkisini de asla yadsıyamam.

Ancak lise son sınıfta aileme ressam olmak istediğimi söylediğimde aldığım “Kızım, bir mesleğin olsun, sen yine resim yap.” cevabı, hayatımın yönünü belirleyen dönüm noktalarından biri oldu. Ben de içinde estetik, yaratıcılık ve tasarım barındıran peyzaj mimarlığını seçtim. İstanbul Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nden mezun olduktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde ekolojik planlama alanında yüksek lisans yaptım.

Bugün bir yandan kamuda yönetici olarak görev yaparken diğer yandan profesyonel sanat hayatımı sürdürüyorum. Ancak bu iki alan benim için hiçbir zaman birbirinden tamamen ayrılmadı. Sanattan hiç kopmadım; üstlendiğim her işte, gerçekleştirdiğim her projede sanatçı kimliğimin bir izini bırakmaya, sanatı yaşamın içinde görünür kılmaya özen gösterdim. Çok değerli bir büyüğüm beni, “Gündüz İstanbul’da, gece tuvaline resim yapan ressam” sözleriyle tanımlar. Aslında bu ifade, yıllardır sürdürdüğüm iki farklı ama birbirini besleyen yaşam alanını oldukça güzel özetliyor.

Mesleki hayatımın yanı sıra uzun yıllar Epsilon Yayınevi için kitap illüstrasyonları hazırladım. Sonrasında sanat üretimimi profesyonel bir zeminde daha da ileri taşıyarak yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda sergi, sanat fuarı ve uluslararası projede yer aldım. Bugün eserlerim aracılığıyla ülkemi ve çağdaş Türk sanatını uluslararası platformlarda temsil etmek benim için büyük bir gurur ve sorumluluk.

Farklı disiplinlerin sanatıma yansımasına gelince… Peyzaj mimarlığı bana yalnızca mekân tasarlamayı değil; doğayı okumayı, onun ritmini, dengesini, dönüşümünü ve görünmeyen ilişkilerini anlamayı öğretti. Bir ağacın kökleriyle gökyüzüne uzanan dalları arasındaki ilişkiyi, suyun dönüştürücü gücünü, doğanın döngülerini ve kimi zaman kusur olarak gördüğümüz detayların aslında yaşamın kendine özgü dilini oluşturduğunu fark ettim. Bugün resimlerimde kullandığım pek çok sembolün kaynağında bu gözlem ve birikim var. İnsan odaklı eserler üretiyorum; ancak insanı doğadan bağımsız düşünmenin mümkün olmadığına inanıyorum. İnsan da doğanın bir parçası; onun gibi kök salıyor, kırılıyor, dönüşüyor, iyileşiyor ve yeniden var oluyor.

Bu nedenle peyzaj mimarlığı ve resim, farklı disiplinler gibi görünseler de benim dünyamda birbirini besleyen, geliştiren ve tamamlayan iki güçlü ifade alanı. Akademik eğitimim bana gözlemlemeyi, analiz etmeyi ve bütünü görmeyi öğretti; resim ise sezgilerime güvenmeyi, özgürleşmeyi ve görünmeyeni anlatmayı… Aslında birinde yaşamın dış dünyadaki izlerini, diğerinde insanın ruhunda bıraktığı izleri araştırıyorum ve ikisinin de birbirinden hiçbir farkı yok aslında.. Belki de bu yüzden sanatımı en iyi tanımlayan ifade hâlâ aynı: “Sessiz dilim.”

atolye
Fotoğraf: Pınar Tuba Biçmen

Eserlerinizin merkezinde daima kadınlar var. Üstelik bu kadınlar gerçek kişilerden yola çıkılarak değil, tamamen hayal gücünüzle ortaya çıkıyor. Sizi tekrar tekrar kadın figürüne yönelten duygu ya da düşünce nedir? Resimlerinizdeki kadınlar sizin için neyi temsil ediyor?

Resimlerimdeki kadınların hiçbiri gerçek bir kişinin portresi değil. Onları hayal gücümle yaratıyorum ama bu, gerçeklikten tamamen bağımsız oldukları anlamına gelmiyor. Aksine; yaşamın içinde gözlemlediğim, hissettiğim, sorguladığım, okuduğum ya da izlediğim, bir şekilde hayatıma temas etmiş pek çok kadından aldığım ilhamla ve kendi iç dünyamda farklı taraflarıyla özdeşleşerek ve binlerce düşünceden süzülerek şekilleniyorlar. Bu nedenle her biri hayal ürünü olsa da son derece gerçek bir duygunun taşıyıcısı.

Beni tekrar tekrar kadın figürüne yönelten şey, kadının varoluşundaki o çok katmanlı yapı. Kadın olduğum için onun duygusal dünyasını kendi deneyimlerimden hareketle daha yakından anlatabiliyorum. Ancak aslında eserlerimde yalnızca kadını değil, insan olmanın özünü sorguluyorum. Bunu yaparken de ayrıştıran, yargılayan bir dil yerine sevgi ve hoşgörüyü merkeze alıyorum.

Tarih boyunca kadın, kendisine biçilen rollerle kendi olmak istediği kişi arasında gidip geldi. Oysa insan tek bir tanımla sınırlandırılamayacak kadar zengin bir varlık. Ne kadar tuhaf değil mi? İçimizde bunca farklı renk barındırırken bize biçilmiş tek beden bir elbiseye sığdırılmaya çalışılmak; “kadın” olmak…

Üstelik bu yalnızca kadınlara özgü bir mesele değil. Erkekler de toplumsal beklentilerin ve kalıplaşmış tanımların sınırları içinde yaşıyor. Daha çocukken hangi renklerin, hangi oyuncakların kızlara ya da erkeklere ait olduğu söylenerek ayrıştırılmaya başlıyoruz. Oysa ben insanı bu tanımların ötesinde, kendi özgünlüğü ve değerleriyle görmeyi tercih ediyorum. Farklılıklarımızın bizi birbirimizden uzaklaştıran değil, birlikte daha anlamlı kılan, bizi zenginleştiren özellikler olduğuna inanıyorum.

Benim resimlerimdeki kadınlar tam da bu düşüncenin içinden doğuyor. Bazen yüzleşmenin, bazen kabullenişin, bazen başkaldırının, bazen de yeniden doğuşun içindeler. Resimlerimde kullandığım taçlar, maskeler, aynalar, hayvanlar ve doğaya ait semboller de bu anlatının farklı katmanlarını oluşturuyor. Her sembol, figürün söyleyemediği bir şeyi fısıldıyor. Bu yüzden benim için bir kadının bakışı, duruşu ya da sessizliği, bazen uzun bir hikâyeden çok daha fazlasını anlatabiliyor. Kadın figürü üzerinden insanın kendine doğru yaptığı yolculuğu anlatıyorum; hepimize ait olan duyguları.. Çünkü bana göre insanın en büyük yolculuğu, dış dünyada katettiği mesafeler değil, kendi içinde ulaşabildiği derinliktir.

pınar tuba biçmen (57)
Fotoğraf: Pınar Tuba Biçmen

Eserlerinizde dikkat çeken detaylardan biri, tek bir kadın bedeninden yükselen iki ayrı baş. Oldukça güçlü ve düşündürücü bir imge. Bu iki yüz, kadının farklı kimliklerini, iç dünyasındaki çatışmaları ya da bambaşka bir anlamı mı temsil ediyor? Bu figürlerin arkasındaki hikâyeyi sizden dinlemek isteriz.

Benim figürlerimdeki iki baş, bazen geçmiş ile şimdi, bazen görünen ile saklanan, bazen de toplumsal kimlik ile öz benlik arasında kurulan bir köprüye dönüşüyor. Kadın, hayatın içinde çoğu zaman tek bir kişi olarak görünür; oysa içinde pek çok farklı ses, duygu ve yaşanmışlık taşır. Cesur olanla korkan, susanla haykıran yanlarımız aynı bedende varlığını sürdürür. Ben de bu çok katmanlı varoluşu görsel bir dile dönüştürüyorum. Ancak eserlerimde tek bir bedenden yükselen iki, bazen de üç başın anlamı her zaman aynı değil. Kimi zaman birbirine karşıt duyguları, kimi zaman farklı ruh hâllerini, kimi zaman da insanın yaşam karşısındaki farklı tutumlarını temsil ediyorlar. Çünkü her eserin kendine özgü bir hikâyesi, her hikâyenin de biz kadınlara söylemek istediği başka bir sözü var.

Aslında tuval, benim kendimi ifşa ettiğim bir mecra. Bazen bir duygumu, bazen yüzleşmekten kaçamadığım bir gerçeği, bazen de kabul etmeyi ya da değiştirmeyi öğrenmem gereken bir yanımı resmediyorum. Bu nedenle aynı bedenden yükselen figürler, kimi zaman birbirine karşı duran, kimi zaman birbirini tamamlayan, kimi zaman da birbirinden habersiz yaşayan hâllerimizi anlatıyor. Ancak eserlerimin hikâyelerini özellikle açık uçlu bırakıyorum. İzleyiciyi kendi yorumumla sınırlandırmak, ona ne görmesi veya ne hissetmesi gerektiğini söylemek istemiyorum. Çünkü benim için bir eserin hikâyesi, sanatçının son fırça darbesiyle tamamlanmıyor. İzleyicinin kendi belleği ve yaşanmışlıklarıyla karşılaştığı yerde yeniden başlıyor.

Benim tuvalimdeki kadın, bir başkasının aynasına dönüşebiliyor. Ben kendi iç dünyamdan yola çıkarak bir hikâye anlatıyorum; ancak o hikâye, ona bakan herkesin dünyasında başka bir anlam kazanabiliyor. Bu yüzden tek bir bedenden yükselen farklı yüzler, benim için bir bölünmeden çok, insanın bütün farklılıklarıyla bir bütün olabilmesinin ifadesi. Çünkü insan tek bir kimlikten, tek bir duygudan ya da tek bir hikâyeden ibaret değil.

pınar tuba biçmen (51)
Fotoğraf: Pınar Tuba Biçmen

Sanat sizin için bir ifade biçimi olmakla birlikte aynı zamanda kişisel bir iyileşme ve dönüşüm alanı. Bir eseri yaratırken içinizde neler değişiyor? Tuvalin başına geçen kadınla resmi tamamlayan kadın arasında bir fark oluyor mu?

Sanat benim için bir ifade biçiminden çok daha fazlası; hem bir ihtiyaç hem de bir yaşam biçimi. Tuval, zihnimle dünya arasında kurduğum en dürüst alan. Kendimi yalnızca ifade ettiğim değil, aynı zamanda anladığım ve yeniden var ettiğim bir yer.

Figüratif yağlıboya eserler üretiyorum. Sembollerle yalın ama çok katmanlı bir anlatım dilini tercih ediyorum. Teknik olarak sabır ve zaman gerektiren bir çalışma sürecim var. Bu süreçte yalnızca tuval değil, ben de değişiyorum. Bir esere başladığımda taşıdığım duygu, eser tamamlanana kadar bambaşka bir anlam kazanabiliyor. Bu değişim figürlerime, renklerime ve kullandığım sembollere de yansıyor. Bazen başlangıçta düşündüğüm figür, eser tamamlandığında artık aynı figür olmuyor. Yani tuvalim sürekli yaşıyor; benimle birlikte dönüşüyor.

Sanatın iyileştirici gücüne inanıyorum. Ancak iyileşmek her zaman bir yarayı kapatmak demek değil. Bazen o yaranın varlığını kabul etmek, bazen kendimize sorduğumuz soruları değiştirmek, bazen de her şeyin bir cevabı olmak zorunda olmadığını fark etmek demek. Dolayısıyla tuvalin başına geçen kadınla resmi tamamlayan kadın arasında elbette bir fark oluyor. Sanat beni her zaman huzurlu bir yere götürmüyor; kimi zaman rahatsız ediyor, kimi zaman hiç beklemediğim bir gerçeği karşıma çıkarıyor. Ama mutlaka içimde yeni bir kapı açıyor.

Bazı duygular vardır, kelimeler onları taşımaya yetmez. Ben o duyguları susturmuyorum; eserlerime dönüştürüyorum. Her sanatçının kendi enstrümanıyla derdini haykırma özgürlüğü olduğuna inanıyorum. Benim enstrümanım resim. Bu yüzden resimlerim, sustuğum değil, en çok konuştuğum yer.

dubai hikayesi
Dubai Sanat Fuarı | Fotoğraf: Pınar Tuba Biçmen

Dubai’deki sanat fuarında oldukça sıra dışı bir karşılaşma yaşamışsınız. Tamamen hayal gücünüzle yarattığınız bir kadın portresinin önünde büyük bir şaşkınlık yaşayan bir ziyaretçiyle karşılaşıyorsunuz ve kadının yüzünün resminizdeki yüzle neredeyse birebir aynı olduğunu fark ediyorsunuz. O an neler hissettiniz? Bu karşılaşma, hayal gücüyle gerçeklik arasındaki ilişkiye bakışınızı değiştirdi mi?

Beni derinden etkileyen ve hayatım boyunca unutamayacağım bir andı. Aslında o eseri henüz yaparken, bir gün yurt dışında sergileneceğini sezgisel olarak hissediyordum. Dubai’de katıldığım jürili bir sanat yarışmasında bu eserim ödüle layık görüldü. Ödül töreninin ardından salondan çıktığımda, eserimin önünde sırtı bana dönük, kısa saçlı bir kadın gördüm. Duruşu, hareketleri, hatta silueti resmimdeki kadını anımsatıyordu. Her izleyicimin eserlerimle kurduğu ilişkiyi önemserim; bu yüzden yanına gittim.

Yüz yüze geldiğimizde ise kelimenin tam anlamıyla tüylerim diken diken oldu. Karşımda, tamamen hayal gücümle yarattığım kadının (ismi Tuba) âdeta beden bulmuş hâli duruyordu. İkimiz de aynı şaşkınlığı ve heyecanı yaşıyorduk. Aramızdaki diyalog, onun “Kimsin sen?” sorusuyla başladı. Bugün ise dünyanın iki farklı ucunda olsak da aramızda çok güçlü ve özel bir bağ var. Bu karşılaşma, hayal gücüyle gerçeklik arasındaki ilişkiye bakışımı değiştirmekten çok, sezgilerime duyduğum güveni derinleştirdi. Sanatın yalnızca gördüğümüz dünyadan beslenmediğini, bazen henüz karşılaşmadığımız bir gerçekliğe de dokunabildiğini düşündürdü bana.

Belki de sanatın en büyüleyici yanı bu: Bazen hayal ettiğimiz bir yüz, hiç beklemediğimiz bir anda gerçekliğin içinden çıkıp bize bakabiliyor.

Sanat tarihinde pentimento, sanatçının bir resim üzerinde yaptığı değişikliklerin, önceki çizimlerin izlerinin görünür hâle gelmesini anlatan İtalyanca kökenli bir terim. Kelimenin bir diğer anlamı ise pişmanlık. Siz ise yaşadıklarınızı yok saymak ya da onlardan pişmanlık duymak yerine dönüştürmeyi tercih ediyorsunuz. Bu yaklaşım sanatınıza ve hayata bakışınıza nasıl yansıyor?

Yaşadığımız her deneyim bizde bir iz bırakıyor. Hayatımıza temas etmiş herkes gibi. Bence asıl mesele bu izleri silmek değil, onlarla ne yapmayı seçtiğimiz. Pişmanlık duygusunun içinde kalmak yerine, yaşadıklarımın bana ne öğrettiğine, beni nasıl değiştirdiğine ve benim o yaşanmışlıkları nasıl dönüştürebildiğime bakmayı tercih ediyorum. Çünkü bazen bizi en çok zorlayan deneyimler, kendimize dair en önemli farkındalıkları da beraberinde getiriyor. Duygularımızın ve/veya yaşadıklarımızın sorumluluğunu almak diyebiliriz belki de.

Sanatımda da yaklaşımım bundan farklı değil. Hiçbir eserimin üzerini kapatıp yok saymayı seçmedim. Bazen beni zorlayan bir figürün, rengin ya da sembolün hikâyesinin içine daha derinden girdim. Onu nasıl yeniden yorumlayabileceğime, kompozisyonun neresinde ve nasıl konumlandırabileceğime odaklandım. Ve bazen son imzamı attığımda, başlangıçta bambaşka bir anlam taşıyan o figür ya da renk, geçirdiğimiz sürecin sonunda tamamen başka bir hikâyenin parçasına dönüşmüş oldu. Benim için önemli olan geçmişin izlerinden kaçmak değil, o izlerden yeni bir anlam yaratabilmek. Çünkü ben hep dönüştürmeyi seçiyorum. Bazen zor olabiliyor ama zaten kendi akışında şekilleniyor.

ayna
Pınar Tuba Biçmen, “Ayna” | Fotoğraf: Pınar Tuba Biçmen

Kadınların birbirlerine ilham verdiğine ve birbirlerini iyileştirdiğine inanıyorsunuz. Sizce kadınlar arasında nasıl bir görünmez bağ var? Kendi hayatınızda karşılaştığınız kadınlar, yarattığınız kadın portrelerini nasıl besliyor?

Kabataş Erkek Lisesi’nde dört yıl yatılı okudum. O yıllarda birbirimizi sadece arkadaşlıkla değil, duygusal ve düşünsel anlamda da öylesine besledik, birbirimize öylesine ilham olduk ki bugün her birini “gönülden doğan kız kardeşlerim” olarak tanımlıyorum. Sanırım kadınlar arasındaki o görünmez bağın gücünü ilk kez orada derinden hissettim.

Yıllar içinde dünyanın pek çok yerinde sergiler açtım, sanat fuarlarına katıldım. Neredeyse her birinde beni derinden etkileyen benzer karşılaşmalar yaşadım. Eserlerimin önünde, birbirinden tamamen farklı hayat hikâyelerine sahip kadınların aynı yoğunlukta duygulanarak gözyaşı döktüğüne tanık oldum. Farklı coğrafyalar, farklı kültürler, farklı yaşanmışlıklar… Ama bir noktada buluşan çok tanıdık duygular.

Sanırım eserlerimdeki anlatılar, onların kendi hayatlarında bazen susturdukları, bazen unuttuklarını sandıkları, bazen de henüz yüzleşemedikleri bir duyguya dokunuyor. Ardından sohbet etmeye başlıyoruz. Kimi zaman hiç tanımadığım bir kadının hikâyesi, kendi içimde henüz fark etmediğim bir yanı görünür kılıyor. Bu karşılaşmaların sonunda çoğu zaman gözyaşlarının yerini bir gülümseme, bir hafifleme, bazen de yeni bir başlangıcın heyecanı alıyor. Onlar kendi hikâyelerine başka bir yerden bakarak ayrılırken ben de yeni bir eserin ilk izini taşıyor olabiliyorum. İnanıyorum ki, hepimiz birbirimize görünmez ağlarla bağlıyız. Birbirimizin hayatını yaşamadan da birbirimizin duygusunu anlayabiliyor, hiç tanımadığımız bir kadının hikâyesinde kendimizden bir parça bulabiliyoruz.

Bu karşılaşmalar bana biraz kelebek etkisini hatırlatıyor. Bazen küçücük bir temas, bir bakış ya da paylaşılan bir hikâye, hiç tahmin etmediğimiz başka hayatlarda yankılanmaya devam ediyor. Ve belki de en güzeli, bir gün dünyanın bambaşka bir köşesinde o temasın yankısının dönüp yeniden bizi bulabilmesi…

pınar tuba biçmen (41)
Fotoğraf: Pınar Tuba Biçmen

Eserleriniz uluslararası sanat ortamında da yer buluyor. Dubai’de aldığınız ödülün sizin için anlamı neydi? Şimdi de Paris’te bir sanat fuarına katılmaya hazırlanıyorsunuz. Paris’te sanatseverlerle hangi eserlerinizi buluşturacaksınız? Uluslararası izleyicilerin çalışmalarınıza verdiği tepkilerde sizi şaşırtan farklılıklar oluyor mu?

Eserlerimin uluslararası sanat platformlarındaki yolculuğu, hani derler ya, “Kapı kapıyı açtı.” İşte tam da öyle gelişti. İlk adım, bir eserimin Dubai’deki bir galeri tarafından satın alınması ve ardından konuk sanatçı olarak World Art Dubai’ye davet edilmemle atıldı. Orada kurduğum ilişkiler ve gerçekleşen yeni karşılaşmalar beni başka bir uluslararası sergiye ve ödüle taşıdı.

Uluslararası bir ödüle layık görülmek elbette büyük bir heyecandı. Ama benim için ödülün asıl değeri, sanatımın farklı kültürlerden insanlara ulaşması ve hiç beklemediğim karşılaşmalara vesile olmasıydı. Ardından yarışmanın baş jüri üyesinin tavsiyesiyle yaptığım başvuru sonucunda, Art Connect Women organizasyonunda 112 ülkeden 112 kadın sanatçının yer aldığı sergide Türkiye’yi temsil etme fırsatı buldum. Sonrasında Amerika’da ve İspanya’da sergilerim oldu. İtalya’daki Vernice Art Fair-Forlì’de ise bir eserim, fuar ziyaretçilerinin oylarıyla en beğenilen eser seçilerek madalyaya layık görüldü. Bu fuar, Nikaragua’ya uzanan yeni bir kapı açtı. Büyükelçiliklerin davetiyle 23 eserimi sergileme fırsatı buldum. Eserlerimden birinin bugün başkent Managua’da bir müze koleksiyonunda yer alması da benim için ayrı bir mutluluk ve gurur kaynağı. Şimdi ise Paris’te, Carrousel du Louvre’da düzenlenecek Art Shopping Paris çağdaş sanat fuarında, Azerbaycan merkezli bir sanat galerisiyle üç eserimi sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyorum. Kadın figürü üzerinden geliştirdiğim sembolik anlatımı ve insanın içsel dünyasına ilişkin sorgulamalarımı bu kez Paris’teki sanat izleyicisiyle paylaşacağım.

Uluslararası sergilerde beni en çok etkileyen şey, kültürler farklılaşsa da bazı duyguların ortak kalabilmesi. İnsanların eserlerimin önünde durup kendi hayatlarından bir parçayı keşfetmesi, bazen benim hiç düşünmediğim anlamlar yüklemesi, sanatın sınırları aşan gücünü bana yeniden hatırlatıyor. Bir sanatçı ve Cumhuriyet kadını olarak ülkemi ve çağdaş Türk sanatını uluslararası platformlarda temsil etmekten büyük gurur duyuyorum. Ancak attığım her yeni adımla birlikte bu gururun daha büyük bir sorumluluğa dönüştüğünü de hissediyorum. Çünkü sanatın evrensel diliyle dünyaya açılırken, yalnızca kendi hikâyemi değil, ait olduğum kültürün ve bu topraklarda yetişmiş bir kadın sanatçının sesini de beraberimde taşıyorum.

pınar tuba biçmen (58)
Fotoğraf: Pınar Tuba Biçmen

Son olarak biraz da eserlerinizin arkasındaki kadını tanımak isteriz. Sanat üretmediğiniz zamanlarda sizi neler besliyor? Hayatınızın bu döneminde sizi en çok heyecanlandıran şey ne? Ve bugün geriye dönüp baktığınızda, sanatın size öğrettiği en önemli şeyin ne olduğunu söylersiniz?

Doğa, insanlar, yolculuklar, yeni kültürler, hiç tanımadığım insanların hikâyeleri, okuduğum bir kitap, dinlediğim bir müzik, bazen de yalnızca sessizlik… Hepsi beni besliyor. Doğayla kurduğum bağ ise çok özel. Onun ritminde, kusurlarında, döngülerinde ve kendini sürekli yenileme gücünde insanın varoluşuna dair pek çok cevap buluyorum. Son zamanlarda hayatıma kattığım binicilik de bana bambaşka bir farkındalık kazandırıyor. Bir atla uyum içinde hareket edebilmek; güvenmeyi, dengeyi, sabrı ve bazen kontrol etmek yerine akışa eşlik etmeyi öğretiyor. Sanırım hayat da biraz böyle.

Beni bugün en çok heyecanlandıran şey, hâlâ keşfedecek çok şeyimin olduğunu bilmek. Yeni insanlar tanımak, farklı coğrafyalarda eserlerim aracılığıyla yeni bağlar kurmak, üretmek, öğrenmek ve belki de en önemlisi, kendimin henüz tanışmadığım hâlleriyle karşılaşmak.

Uzun soluklu bir yolculuğun içindeyim. Nereye evrileceğini, beni hangi kıyılara ulaştıracağını bilmiyorum. Ama zaten benim için büyüleyici olan, bir yere varmak kadar o yolun içinde olma hali.. Hayata ve onun bütün hâllerine karşı büyük bir sevgi duyuyorum. Sanatın bana öğrettiği en önemli şey ise sanırım kendime karşı dürüst olabilmek: Kusursuz olmak zorunda olmadığımı, her duygunun bir anlamı, her deneyimin bir öğretisi olduğunu ve dönüşebilmek için önce kendimizi olduğumuz hâlimizle görebilmemiz gerektiğini… Bugün geriye dönüp baktığımda şunu fark ediyorum: Sanat bana yalnızca kendimi ifade etmeyi değil, kendimi dinlemeyi de öğretti. Ve belki de en önemlisi, hayatın bize sunduğu her şeyi değiştiremeyeceğimizi ama onlara nasıl bakacağımızı, nasıl anlamlandırabileceğimizi ve onlardan nasıl bir hayat yaratacağımızı seçebileceğimizi. Dünyayı algılama şeklimizi ve tüm dünyayı değiştirme gücüne sahibiz her birimiz; ama önce kendimizi keşfetmemiz, unuttuğumuz veya belki de unutturulduğumuz o kıymetli öz değerlerimizi hatırlamamız, anlamamız gerekiyor.

Ben bugün aynaya baktığımda, kendi içine yolculuk yapan, modern bir seyyah görüyorum.Hiç bitmeyen bir yolculukta, kendi isteklerini gerçekleştirebilme şansı bulmuş bir cumhuriyet kadını görüyorum. Kendi deneyimleriyle yoğurulan, bunları üreterek taşıran, heyecanı hiç bitmeyen bir aşk görüyorum. Hep öğrenci, hep hayata karşı heyecanlı, aşk dolu, kendiyle barışık ve her şeye hazır bir ben görüyorum.

Eserlerimi “Biz Kadınlar…” AYNA manifestosuyla sergiliyorum. Size verilecek sizden daha kıymetli başka bir şey bulamadım.

Kapak Fotoğrafı: Pınar Tuba Biçmen

İlginizi çekebilir: Simay Yaz’dan Ayça Ceylan ile: Sanat, Ritüeller ve Sürdürülebilirlik Üzerine

Yazı Yorumları (0)
Bu yazıya ilk yorumu siz yazın!