Poyraz Baltacıgil ile: İstanbul’un Ritmi, Çellonun Hafızası Üzerine
Poyraz Baltacıgil; Natalia Gutman’ın jüri başkanlığındaki birinciliğinden dünyaca ünlü Simón Bolívar Senfoni Orkestrası eşliğinde solistliğe uzanan kariyeriyle, sahnede enstrümanıyla konuşurken en filtresiz hâlini ortaya koyan bir çellist. Şimdilerde ise bu güçlü müzikal kimliğini Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın Çello Grup Şefi olarak sürdürüyor. Uzun zamandır ilgiyle takip ettiğim Poyraz’ı bu kez enstrümansız, yalnızca kelimeleriyle dinliyorum ki bu şahaneymiş. AKM Divan’dayız. Sohbetimiz İstanbul’un çok katmanlı ritmini kendi tınısına yontmasından, şehrin sokaklarının ve mekânlarının zihnindeki müzik hafızasını nasıl tetiklediğine kadar uzanıyor. Arkada şehrin mistisizmi, kaosu ve tarihi; masada ise bizzat müziğin kendi kelimeleri var.
Müziğe çok erken yaşta başlayan, neredeyse hayatın en başından beri onun içinde olan bir hikâyen var. İlk konserini 5 yaşında vermek bugün geriye baktığında nasıl bir anıya dönüşüyor? O yaşta sahne senin için bir oyun alanı mıydı, yoksa çoktan “ciddi bir şeyin içinde” olduğunu hissettin mi?
Aslında ilk konserime dair çok tatlı ve biraz da komik bir detay var. Annemin Reiki eğitimi aldığı spiritüel bir dernekte, henüz yolun çok başında bir çocuk olarak çıkardılar beni sahneye; buradan baktığımda anlıyorum ki amaç tamamen kalabalık karşısındaki ilk heyecanı kırmam ve sahneyle erkenden tanışmamdı. Dolayısıyla ilk konser deneyimimi mistik ve spiritüel bir atmosferin tam ortasında verdim diyebilirim.
Soruna gelecek olursak; o yaşta sahne benim için öylesine bir oyun alanı değildi ama “Tamam, ben hayatım boyunca bu işi yapacağım” diyecek yetişkin bir profesyonelliğin bilincinde de değildim elbet. Hatırladığım en net şey; çalarken etrafımdaki seyircileri pürdikkat, adeta teker teker süzdüğüm. Çocuk zihnimle kafamda varoluşsal sorular dönüyordu: “Ben şu an ne yapıyorum? Bu insanlar kim ve beni neden dinliyorlar?” O yüzden sahne benim için oyun kadar hafif olmayan ama tam da o yaşa yakışan büyüleyici, çocuksu bir şaşkınlığın bizzat kendisiydi.
Seni uzun zamandır takip eden biri olarak söyleyebilirim ki sahnede çalarken hâlâ etrafa, seyircilere bakıyorsun ara ara. Belki o günden bugüne kalan bir şeydir bu. Peki müziğin “aile dili” olduğu bir evde büyümek, keman sanatçısı Pınar Özuyunmaz’ın ve kontrbasçı Yaz Baltacıgil’in oğlu, çellist Efe Baltacıgil’in ve kontrbasçı Fora Baltacıgil’in kardeşi olarak, senin müziğe bakışını nasıl şekillendirdi? Evdeki müzik deneyimlerinden şu anki kariyerine uzanan çizgide, müziğin içinde “kendi alanını” nasıl kurdun?
Bizim çekirdek ailede benim dışımda dört müzisyen vardı; halamı ve kuzenlerimi de sayarsak, evin içinde kelimenin tam anlamıyla kesintisiz bir üretim ve ritim hâkimdi. Çocukluk hafızamda herkesin sürekli bir sürece, bir konsere ya da bir sınava hazırlanma hâli canlılığını koruyor. Annem o hafta operada çalacağı eserlere odaklanırken, babam bir yanda senfoni veya Borusan repertuvarını inceler, diğer yandansa Erkan Oğur ya da Bülent Ortaçgil ile sahneleyeceği caz performanslarına hazırlanırdı. Babam aynı zamanda çok iyi bir cazcıdır. Öte yandan abilerimden biri İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda Amerika’ya hazırlanıyor, büyük abim Efe ise Mimar Sinan’dan mezun olup Curtis Institute of Music’e gitme arifesindeki o yoğun tempoyu göğüslüyordu.
İlginçtir ki evde hiç kimse enstrüman çalmadığında bile teypte veya radyoda mutlaka bir şeyler dönerdi. Alanımız klasik müzik olsa da açık söylemek gerekirse bizim evde klasik müzikten çok daha fazla caz çalardı. Bugün caz müziğine olan derin tutkumun kökleri, tamamen babama ve o dönem evimize konuk olan cazcılarla kurduğumuz o organik münasebete dayanıyor. Kendi alanımı bulma ve müzik aşkımın başlama anı ise çok görsel bir hafıza: Büyük abim Efe viyolonsel çalışırken, onun dibine bir minder atar; bir yandan parmağımı emip saçımla oynarken bir yandan da saatlerce onu dinlerdim. Müziğin hayatımdaki varlığı, bir tercihten ziyade evin içinde sürekli akan o doğal eylemin ta kendisine kapılmamla, o minderin üzerinde başladı.
Ve okuduğumda çok uzun süre tebessüm ettiğim o hikâye, hatta resmi biyografinde de geçiyor. 4 yaşındasın ve keman çalarken uyuyakalıyorsun. Bugün dönüp baktığında bu sana bir “kader kırılması” gibi mi geliyor? Bence sırf çello çalabilmek için yapılmış tatlı bir çocukluk hilesi gibiydi bu.
Bugüne kadar bunu hiç böyle düşünmemiştim, şu an büyük bir farkındalık yarattın bende! İleride bir gün hayatım bir Netflix belgeseli olursa bu teoriyi kesinlikle kullanacağım ve fikrin senden çıktığını belirteceğim.
Ama gerçeğe dönecek olursak; olay tamamen 4-5 yaşlarındayken bir çocuğun o anki sıkışmışlığı ve can sıkıntısıydı. Kadıköy Konservatuvarı’nın gri, eski binasını, dışarıda yağmurlu bir günü ve o dönemki hocamın ses tonunu hatırlıyorum o yaşta bir çocuğun o atmosfere %100 konsantre olması zaten çok zordu. Aslında ailem, yaşım küçük olduğu için kemanla başlamamı istemişti; bu benim tercihim değildi. İlk derslerde kemanı sadece çenenle, ellerini bırakarak tutmayı öğretiyorlar. Vücudun yetilerini mi test ediyorlardı bilmiyorum ama o kadar küçüktüm ki zaten o dönem bana uygun keman bile yoktu, ellerindeki en minicik aletle deniyorduk. Sürekli aynı şeyi tekrarlamaktan, o gri odada beklemekten o kadar sıkıldım ki annemin yanında çenemle omzumun arasında kemanı tutmaya çalışırken uyuyakalmışım.
Zaten topu topu iki ya da üç ders sürdü bu macera. Hemen ardından büyük abim Efe’nin evdeki çello tınılarını duyup “Ben kesinlikle viyolonsel çalmak istiyorum” dedim. İşte o karar tamamen bana aitti. Keman dersindeki o uyku hâli, her ne kadar biyografimde komik bir anekdot olarak başı çekse de aslında beni ait olduğum yere, çelloya götüren o gerçek ve içgüdüsel başlangıcın ta kendisiydi.
İstanbul’da çok erken yaşta başlayan konservatuvar yılların uzun bir eğitim sürecine yayılıyor. O dönem seni en çok zorlayan şey teknik detaylar mıydı, yoksa çello çalışmanın gerektirdiği günlük disiplin mi?
Aslında çocukluğum iki okul arasında, çok yoğun bir tempoda geçti. 5 yaşından 11 yaşıma kadar, ilkokulla paralel olarak İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda yarı zamanlı eğitim aldım; haftada iki gün solfej ve viyolonsel derslerine gidiyordum. Orada, eskiden Devlet Senfoni’nin viyolonsel grup şefliğini de yapmış olan harika bir hocayla, Hakkı Öztürk ile çalıştım. Ortaokul çağına geldiğimde ise artık profesyonel bir karar vermemiz gerekiyordu ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na geçiş yaparak Dilbağ Tokay ile çalışmaya başladım.
Tüm bu eğitim sürecine dair hocalarıma büyük bir minnet borçluyum ama beni en verimli, en doğru şekilde çalıştıran asıl kişi babamdı. Muazzam deneyimiyle her zaman arkamdaydı. Soruna dönecek olursam; beni çocukken en çok zorlayan şey teknik detaylar ya da o ağır disiplin olmadı. Tekniğim şanslıyım ki çocuk yaşta iyiydi, beni çok doğru bir yerden başlatmışlardı. Beni asıl zorlayan, enstrümanı gerçekten sevme ve benimseme noktasına oldukça geç erişmiş olmamdı.
Kemandan çelloya geçişim çocuk aklımla o anlık çok büyük bir istekle, kendi tercihimle olmuştu belki ama sonrasında durum biraz değişti. Dışarıda arkadaşlarım sokakta oynarken evde çello çalışmak zorundaydım. Sağ olsun babam o dengeyi çok iyi kurardı; benim verimli çalışmam bittiği an bana kıyamaz, sokağa oynamaya yollardı. İyi ki de yollamış, bu sayede sosyal zekâm gelişti ve çocukluğum benden çalınmadı. Yine de enstrümanımla ve müzikle gerçek anlamda bağ kurmam, ona kelimenin tam anlamıyla âşık olmam ancak lise yıllarımda gerçekleşti. O döneme kadar çello benim için büyüleyici bir tutkudan ziyade, disiplinle yerine getirilmesi gereken asil bir görev gibiydi.
Mimar Sinan’dan sonra Freiburg’a gidiyorsun ve Jean-Guihen Queyras gibi dünya çapında çok güçlü bir isimle çalışıyorsun. Avrupa’ya geçiş ve bu büyük karşılaşma senin müziğe bakışını nasıl değiştirdi?
Almanya dönemi benim için tam anlamıyla bir dönüm noktası, sanatsal algımın yeniden inşa edildiği bir süreçti. Freiburg’a gittiğimde 21 yaşındaydım. Avrupa’ya geçiş, sadece enstrümanımla olan ilişkimi değil; müziğe bakışımı, müziği dinleme şeklimi ve en önemlisi entelektüel derinliğimi tamamen değiştirdi. Sanatın diğer tüm disiplinlerine karşı gözlerimi açmamı sağladı.
Orada Jean-Guihen Queyras gibi vizyoner bir hocayla çalışmak bana bambaşka kapılar araladı. Abartısız söylüyorum; Freiburg’a ilk gittiğim günkü Poyraz ile Queyras ile derse başladıktan bir hafta sonraki Poyraz arasında siyahla beyaz kadar keskin bir fark vardı. Orada kaldığım iki yıl boyunca sadece çok geniş bir repertuvar, teknik ve stil çalışmadık; oranın okul atmosferini, Almanya’nın o disiplinli kültürünü bir müzisyen olarak iliklerime kadar yaşayarak soludum. Süre olarak çok uzun görünmeyebilir ama o yaşlarda bir sanatçının dönüşümü için iki yıl, her şeyiyle doyasıya yaşandığında adeta bir ömre bedel, muazzam bir deneyimdi.
Peki solo çalmakla bir orkestranın parçası olmak arasında nasıl bir iç denge kuruyorsun? Bu iki halde “Poyraz” değişiyor mu?
Değişiyor.
Soloda daha havalısın, değil mi?
Havalılık da olabilir tabii ama ben solist olduğum konserlerde evde olduğumdan, hatta şu an tam burada, seninle bu masada oturduğumdan çok daha fazla “Poyraz” oluyorum. Kendimi en çok kendim hissettiğim, o filtresiz alana eriştiğim tek yer sahne üzeri.
Daha önce bir yerde sahnede “daha yırtık” olduğunu söylemiştin, oradan yola çıkarak sordum aslında.
Ne kadar dikkatlisin… Söylediğin doğru. Sadece sahnede sözümü çok daha güzel söyleyebildiğimi, enstrümanımla çok daha derin konuşabildiğimi düşünüyorum. Tabii ki normal hayatta, şu anki konuşmamızda da kendimi ifade edebiliyorumdur ama sahnede ben kesinlikle çok daha fazla kendim oluyorum.
Sahnede çalarken kime çaldığının, salondaki o gözlerin farkında mısın peki?
Farkındayım ama çalarken bunu çok önemsememeye çalışırım. Tabii dikkatimi dağıtacak olağan dışı, acayip şeyler olursa durum değişir, sonuçta insanım ve dikkatim dağılabilir ama genel olarak o varlığın farkındayım. Orkestradaki durum ise bambaşka. Özellikle Borusan İstanbul Filarmoni’de üstlendiğim görev gereği, sahnede tüm enstrümanlarla, diğer grup şefleriyle, üflemelilerle, şefle ve eş zamanlı olarak kendi grubumla sürekli bir iletişim halinde olmak, “lead etmek” zorundayım.
Büyük bir sorumluluk aslında…
Kesinlikle. Çünkü şefin verdiği o anki tempoyu kendi grubuma hem vücut hareketlerimle hem de çalışımla eksiksiz aktarmakla yükümlüyüm.
Ve o anda, o akan müziğin içinde krizi çözmek çok büyük bir refleks gerektiriyor olmalı. Dolayısıyla orkestrada bulunduğun pozisyonla, solist olarak sahneye çıktığın an tamamen birbirinden ayrılıyor. Solistken sadece kendinden sorumlusun; ama orkestrada pürdikkat kontrol etmen gereken onlarca dinamik var. O zaman solistken daha çok keyif alıyorsundur herhalde, yanılıyor muyum?
Doğru bir tespit ama öyle senfonik ve orkestral eserler var ki o repertuvar beni acayip etkiliyor. Hele ki iyi bir orkestra ve iyi bir şef denk geldiyse o hafta sahnede uçuyorum diyebilirim. Aslında onun keyfi çok başka, iyi müzisyenlerle ortak bir şey üretmek muazzam zevkli. Ama dediğin şey çok doğru; solistsen, arkadaki orkestra tırnak içinde söylüyorum bunu kesinlikle, sana “uymak zorunda”. Yani zorundalar değil de, görevleri o diyelim. Orada biraz daha şu duygu var: “Bu benim müziğim, bunu yansıtacağım ve bana göre çalın.” Her ne kadar egolarını arkada bırakan, komplekssiz biri olsan da bu kaçınılmaz; çünkü solistlik, İtalyancada “solo” yani “tek” demek. Teksin ve bir nevi patron sensin.
Az önce “Kime çaldığının farkında mısın?” diye sormuştum ve sahnede hâlâ ara ara seyircilere baktığını söylemiştim. O bakış anlarında salondakileri gerçekten görüyor musun, yoksa sadece boşluğa doğru bir odaklanma mı o?
Görüyorsun tabii. Bazen sadece merak ediyorum salonda kim var kim yok diye; bazen de sürekli önüme bakmaktan sıkılıp kafamı kaldırıyorum, o sırada karşımdaki insanın kim olduğu tabii ki belli oluyor. Görüyorsun yani. Muhtemelen sebebi budur ama yalan yok, bazen de arada bakışlarımla süzerim salonu, o da oluyor yani…
Solo kariyerinin yanı sıra Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nda Çello Grup Şefi olarak görev yapıyorsun. Aynı hareketle birlikte çaldığın çellistleri tek bir müzikal bütünlük içinde bir araya getirmek çok güçlü ve bence çekici bir alan. Bu “birleştirme” hâlini nasıl tarif ediyorsun?
Eğer bu lead edebilme, yani liderlik yapabilme yetiniz varsa, bu zaten sizin doğanızda, içinizde olan bir şeydir. Ama bu sizde yoksa ve sonradan yüklenmeye çalışılıyorsa, süreç biraz daha fazla emek ve zaman alıyor. Burada aslında ritimden, tempodan yani bir nevi “nabızdan” bahsediyorum. Orkestra şefinin tek başına birleştiremediği durumlar olabilir; işte o noktada grup şefleri inisiyatif alır ve liderlik yetilerini devreye sokar. Bu şekilde tüm enstrümanları görünmez bir bağla birbirine yapıştırma halini sahnede bizler yaratmaya çalışırız.
Az önce “Liderlik ya doğanda vardır ya da sonradan desteklenmesi gerekir” dedin ya… Peki sen kendinde bu liderlik kumaşının olduğunu başından beri biliyor muydun? Ne zamandır grup şefisin Borusan’da?
Çocukken tabii ki bunu bilmiyorum. Borusan’da bir senedir grup şefiyim ama bundan önceki on yıl boyunca yardımcı grup şefiydim.
O zaman bu aslında senin uzun zamandır deneyimlediğin bir roldü.
Doğru açıklamam lazım çünkü bu orkestra içi dengeler açısından oldukça hassas bir konu. Grup şefi o hafta müsait olmadığında veya programda yer almadığında, yardımcı grup şefi onun yerini alır ve o sorumluluğu üstlenir. Bizim orkestrada bu durum benim başıma çok sık geliyordu; yani aslında resmi olarak şef olmadan önce de sürekli bu görevi yapıyordum, o pratikten geliyordum.
Peki en başından beri “Bir gün grup şefi olacağım” gibi net bir hedefin var mıydı?
Vardı aslında ama Borusan sınavını ilk kazandığımda beni direkt yardımcı grup şefi pozisyonuna aldılar. İşin komiği, ben girdiğim sınavın o pozisyon için olduğunu bile bilmiyordum! Sadece girip çalmıştım, sonrasında bana “Seni bu pozisyona uygun gördük” dediler. Gerçekten öyle gelişti. Sonrasında zaman ve deneyim süreci doğal olarak buraya, grup şefliğine kadar götürdü.
Borusan Holding sponsorluğundaki İstanbul Müzik Festivali kapsamında 16 Haziran’da gerçekleştirdiğiniz “Morricone – Sinemanın Sesi” çok keyifli bir konserdi. Siz AKM’de çalarken sesinizin eş zamanlı olarak Caddebostan sahilinde insanlara açık alanda ulaşması, müziğin fiziksel sınırlarını da aşan bir deneyim. Sesin kapalı bir salondan çıkıp şehre karışması sana nasıl hissettirdi? Kontrolünün dışına çıkan bir müzik fikri seni heyecanlandırıyor mu?
İstanbul Müzik Festivali ve Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın arkasındaki ses ekipleri, teknisyenler ve tonmaysterler işlerinde gerçekten en iyileri. O mikrofonlama, kamera ve aktarım sistemlerini kusursuz yöneten harika bir profesyonel kadro var. Dolayısıyla Caddebostan’daki o eş zamanlı yayın fikri, günler, hatta aylar öncesinden titizlikle tasarlanıp projelendirilmiş bir işti. Açık söylemek gerekirse, çalarken bunu çok fazla düşünmedim. Daha önce solist olarak da açık havada pek çok konser verdim. Ancak kapalı bir konser salonunda duyduğumuz butik ses ve akustik, maalesef açık havada asla o kadar saf olmuyor. Çünkü bizim enstrümanlarımız elektro gitar, bas veya davul gibi elektronik enstrümanlar değil; doğaları gereği volümleri daha düşük, akustik ahşap enstrümanlar. O sesi açık havada ulaştırmak için mikrofon sistemleri ve kablolar gerekiyor. O gün bunu çok iyi tasarlamışlardı.
Ve elbette fikir beni kesinlikle heyecanlandırıyor! Hatta bu tarz fikirler çok daha fazla olmalı. Sınırlı sayıda koltukla insanları kapalı salonlara hapsetmemeliyiz, müzik tek bir yerde kalmamalı. Konserlerin canlı yayınlanıp parklarda, sahillerde böyle güzel organizasyonların olması beni gerçekten, dürüstçe söyleyeyim, çok heyecanlandırıyor. Örneğin Berlin Filarmoni bu tarz açık hava konserlerini çok sık yapıyor ve harika bir örnek. 2012 yılındaydı sanırım, New York Filarmoni İzmir’e, Adnan Saygun Sanat Merkezi’ne gelmişti. İçeri giremeyenler için dışarıya dev bir ekran kurmuşlardı ve insanlar dışarıda, açık havada adeta içerideymiş gibi o konseri izlemişlerdi. Bunlar bence çok olması gereken vizyonlar, o yüzden kesinlikle heyecan verici.
Yaz boyu konser yok değil mi?
Şu an aslında mevcut sezon ve festivaller bitti diyebiliriz. Dolayısıyla kısa vadede planlanmış yeni bir etkinlik yok gibi görünse de önümüzdeki yeni sezonda takvimimiz oldukça yoğun olacak ve çok fazla konser vereceğiz. Hepsinden haberiniz olur tabii ki.
Festivalin bu yıl konserleri Kapalıçarşı’dan İstanbul Arkeoloji Müzesi ve tarihi kiliselere kadar taşıması çok katmanlı bir deneyim yaratıyor. Sizce çellonun tınısı İstanbul’un hangi tarihsel katmanında daha iyi yerini buluyor?
Çok güzel bir soru… İstanbul öyle bir şehir ki kiliselerinden mabetlerine, sarnıçlarından Arkeoloji Müzesi’ne, yedi tepesinden sinagoglarına ve manastırlarına kadar uzanan devasa bir tarihsel katmana sahip. İstanbul Müzik Festivali bu mekânların hepsini aktif olarak kullanmasa da her zaman böyle bir niyet ve çaba oluyor. Bakanlıklardan izin süreçleri çok zor işler, biliyorum; ama İstanbul gibi bir şehirde enstrümanının tınlamasını isteyeceğin o büyüleyici mekânlar asla bitmiyor.
Soruna dönecek olursak; çellonun tınısını tek bir spesifik katmana sıkıştırmak istemem ama benim için yeri çok ayrı olan bir mekân var. Belki bazı insanlar oranın akustiğini çok beğenmez, “fazla hamam gibi tınlıyor” derler ama ben çellonun tınısına en çok Aya İrini’yi yakıştırıyorum. Oranın o zamansız atmosferinde enstrümanımın tınlamasını çok ayrı seviyorum. Umarım yakın zamanda orada tekrar bir şeyler başlar ve bizler yeniden o tarihi dokuda çalarız.
Festival gibi uzun soluklu bir yapının şehirde yarattığı etkiyi nasıl görüyorsun? İstanbul böyle bir festivali taşıyabilen bir şehir mi sence?
Benim bakış açıma göre her şey her zaman çok daha iyi, çok daha mükemmel olabilir. Ben her şeye biraz mükemmeliyetçi bir filtreden bakıyorum. Ama şunu kesinlikle kabul etmek gerekir ki çok güzel işler yapılıyor. Özellikle yapılması en zor olan dönemlerde bile bu kalitede işlerin çıkması muazzam.
O yüzden İstanbul, tam olarak bu festivali ve sanatı göğsünde taşıyabilen o yegâne şehir bence. Bir yanda mistisizm var, bir yanda büyüleyici bir tarihsel yapı ve o kendine has, acayip dokusu… Diğer yandansa tamamen yaşayan ve kaos içeren dinamik bir şehir burası. İnanılmaz bir antik tarihi barındıran, bir sürü farklı medeniyetin ve uygarlığın tam anlamıyla kesiştiği, çok fazla şey yaşanmış katmanlı bir coğrafya. Sanatın ve müziğin, bu şehrin sokaklarında, o tarihi katmanlarında bu şekilde özgürce dolaşması gerçekten çok hoş ve kıymetli bir şey.
Şimdi tamamen İstanbul’a odaklandığım sorulara geçiyoruz. İstanbul senin doğduğun ve büyüdüğün şehir, burası tamam. Ama aynı zamanda sürekli birilerinin geldiği, birilerinin gittiği, dönem dönem, hatta gün gün bile yapısı değişen bir şehir burası. Senin için İstanbul daha çok her şeyin toplandığı bir “merkez” mi, yoksa sürekli altından kayıp giden, değişen bir “zemin” mi? Buna hem günlük hayatından hem de müziğine ilham olma noktasından, nasıl istersen öyle bakabilirsin.
Benim için aslında ikisi birden. Çünkü hem burada doğduğum hem de bütün hayatım, kariyerim burada şekillendiği için şüphe yok ki burası benim merkezim. Ama bir taraftan da her gün öyle bir hızla değişiyor ki artık beni çok yormaya başlayan bir şehir hâline geldi. Belki her şey eş zamanlı ilerliyordur; yani hem ben yaş alıyorumdur hem de şehir gerçekten çok radikal bir şekilde değişiyordur ve bunun yaşla hiç ilgisi yoktur, doğrudan seni tüketiyordur. Açık söylemek gerekirse, bir müzisyenin sürekli ve sürdürülebilir şekilde yaşaması için çok zor bir şehir İstanbul. Bir müzisyen çok daha disiplinli, daha düzenli bir yapıda enstrümanını çalışabilmeli; daha konforlu ve huzurlu bir pratik alanına sahip olabilmeli.
Tam bu noktada aklına gelen, “İşte orası” dediğin spesifik bir yer var mı peki?
Var. Mesela Berlin tam olarak böyle bir şehir. Çünkü hem inanılmaz yaşayan, dinamik bir yer hem de bir taraftan o nizamı, düzeni ve disiplini barındırıp bu iki tezatı çok iyi harmanlayan bir şehir. Onun dışında, sadece orada okuduğum için duygusal bakarak söylemiyorum ama Almanya’nın güneyindeki Freiburg da gerçekten öyle bir yerdi; en azından ben okurken öyleydi. Tamam, biraz öğrenci kenti, dışarıdan bakan biri için “sıkıcı” denebilir ama genç nüfus çok fazla olduğu için aslında eğlenmeyi de çok iyi bilen bir şehirdi. Güneyde olduğu için de coğrafi olarak Almanya’nın en güzel yerlerinden biri. Ve bir de… Bence Ankara da öyle! Ankara’daki herkes gerçekten işinde gücünde. Hayatın ve insanların birbirinden kopuk olmadığı bir şehir olduğu için bana orası her zaman odaklanıp tamamen işime gömülebileceğim bir sığınak gibi geliyor.
Bu şehirde müzik yapmak nasıl hissettiriyor? İstanbul’un kaosu müziğe sızıyor mu, yoksa tam tersi olarak, müzik var olan kaosu dışarıda bırakıp sadece kendi halinde mi var oluyor?
Çok güzel bir soru. Konuya önce İstanbullu sanatseverler ekseninden bakmak isterim; bu şehir o kadar yorucu ve herkes kendi hayatıyla o kadar meşgul ki bazen yanı başındaki mükemmel bir konserin varlığından bile haberdar olamayabiliyor. İnsanlar sosyal medyaya bakıp özellikle aramazsa, harika bir organizasyonu kaçırabiliyorlar. Dolayısıyla İstanbul, konser salonları ve o bahsettiğimiz tarihi mekânlarıyla etkinlik düzenlemek için çok doğru, çok büyüleyici bir yer fakat hangi gün, hangi seyirciye ulaşacağınız biraz şans işi.
Müziğe sızma hâline gelecek olursak; aslında tam dediğin gibi, bu şehirde yaşarken zihnen o kadar çok detaya ve uyarana maruz kalıyorsun ki, o sırada sadece yaptığın müziğe odaklanmak bile bir mücadeleye dönüşüyor. Benim kendi içimde oturttuğum formül ise şu: Ben bu şehrin kaosunu ve tarihini bir şekilde kendime yontuyorum, yaptığım müzikte oradan bir çıkarım yapmaya çalışıyorum. Dolayısıyla çıkardığım ses, tını ya da yorum birazcık gelişi güzel ve doğaçlama olabiliyor bazen.
Tıpkı İstanbul gibi…
Tam olarak öyle. Yani şüphesiz ki ortaya koyduğum şey çok ciddi bir çalışmanın ürünü ama o tınının içinde aslında biraz da bu şehrin getirdiği o gelişi güzellik ve doğaçlama hissi var. Bergen, Oslo veya Tallinn gibi daha steril, daha düzenli ama bir o kadar da “sıkıcı” şehirlerde yaşayan, kışın sadece 3-4 saat güneş görebilen insanlar… Tabii ki orada da harika müzisyenler var, bunu biliyoruz ama acaba klasik müziği bu kadar “gelişi güzel” ve filtresiz çalabiliyorlar mı? Yanlış anlaşılmasın, bunu kendimi övmek için söylemiyorum, tamamen sosyolojik bir merak benimkisi.
Bence kesinlikle çok doğru bir tespit. O doğaçlama ve esneklik hâli, yaşadığın coğrafyayla birlikte ürettiğin sanata doğrudan yansıyor. Şehrin dokusu, senin tınına sızıyor.
Bence de öyle. Yaşadığın doku sanatına mutlaka yansıyor. Bir de tabii, İstanbul’un tam olarak neresinde yaşadığınla da çok alakalı bu durum…
İstanbul’da sahne aldığın bir konseri düşündüğünde, mekân olarak ilk aklına gelen yer neresi?
Çok hızlı söylüyorum: Cemal Reşit Rey Konser Salonu.
Şaşırdım. Neden peki?
Çünkü orası kelimenin tam anlamıyla “gerçek” bir konser salonu. Amacına uygun inşa edilmiş, en azından o restore edilmeden önceki asıl hali gerçek bir konser salonu hissini sonuna kadar yaşatıyordu. İlk aklıma gelen yer hep orasıdır.
Bildiğim kadarıyla şu an kapalı, restore ediliyor galiba. Aslında ben az önce konuştuğumuz o büyüleyici tarihsel dokulardan yola çıkarak kilise ya da sarnıç gibi bir yer söyleyeceğini düşünmüştüm. Ama sen direkt bir konser salonu olarak odaklanınca, daha teknik bir yerden yaklaştın olaya.
Doğru, daha teknik ve mekânsal düşündüm. İlk aklıma oranın gelmesinin bir diğer sebebi de dinleyicinin o konsere gidiş anı, o yolculuğun ritmi. CRR’ye gerçekten “bir konsere gider gibi” hazırlanıp gidiyorsun. Örneğin Zorlu’da çaldığında; metroda iniyorsun, devasa bir AVM’ye giriyorsun, o kalabalığın içinde güvenliklerden geçiyorsun… O süreç bana gerçek bir konser salonu hissi vermiyor, o ruhu biraz zedeliyor. Ama Cemal Reşit Rey öyle değil. Orada inersin, yukarıda Nişantaşı’nda konsere hazırlanırken bir şeyler içersin, yersin… Sonra o parkın içinden, ağaçların arasından aşağıya doğru salınırsın salona. Konser çıkışında yine o havayı soluyarak bir yerlere yürürsün. Orası öyle özel bir doku.
Peki AKM de senin için öyle mi, aynı hissi veriyor mu?
AKM de öyle, evet. Ama Cemal Reşit Rey bana biraz daha “salon salon” geliyor, o akustik ve mimari aidiyet hissi daha yüksek. Belki de şununla alakalıdır: AKM’den, yani şu an tam olarak oturduğumuz bu binadan çıktıktan sonra saniyeler içinde çok kozmopolit ve yoğun bir Taksim kalabalığına dahil oluyorsun. Ama CRR’de öyle bir durum yok. Çıkışta etrafında direkt seni yutan bir kaos yok. Ya Nişantaşı’na yukarı tırmanacaksın ya Harbiye’ye doğru döneceksin… Belki de o konseri sindirme yürüyüşüyle alakalıdır bu tercihim.
Şehri bir flâneur olarak dolaştığın anlar vardır diye düşünüyorum. Yürüyor musun genel olarak şehirde?
Çok yürüyorum ben, evet.
Öyle mi? Nerelerde yürüyorsun genellikle?
Aslında her yerde… Kabataş, Beşiktaş, Bebek, Ortaköy…
Hiçbir şey düşünmeden, sadece adımlara odaklanarak yürümek muazzam bir terapi değil mi?
Gerçekten öyle, tamamen hiçbir şey düşünmeden yürürüm ben de.
Peki o zaman; şehri bir flâneur olarak böyle plansızca dolaştığında, o arka planda, zihninde ne çalıyor?
Güzel bir soru. Yürürken klasik müzik dinleme oranım aslında çok düşüktür; bazen bir eseri incelemek için dinlerim ama genelde tercihim 70’ler, 80’ler ve 90’lar olur. Hayatımın küçük bir döneminde, eski yıllarda daha çok rock ağırlıklı dinlerdim; Radiohead, Queen, Beatles, The Doors, Rolling Stones… Bunları hâlâ çok severim tabii ki. Ama şu an bana daha çok hitap eden türler kesinlikle o dönemlerin soul, blues veya funk müzikleri; hatta onların birbirleriyle harmanlanan versiyonları. Bana o tınılar çok daha gerçek, o dönem adına çok daha “doğru” müziklermiş gibi geliyor. Elbette hepsinin, her dönemin kendine has bir ruhu var ama bence dünya üzerindeki en iyi müzisyenler de o zamanlarda, özellikle Amerika ve İngiltere’de yaşamış olanlar. Yürürken o dönemin ruhuna sığınmayı çok seviyorum.
İstem dışı hafıza üzerine düşündüğümde, kendi deneyimimden de yola çıkarak bazı seslerin ya da mekânların fark etmeden bambaşka zamanlara açılan kapılar gibi çalıştığını hissediyorum. Senin tarafında da İstanbul’da ya da hayatının belirli dönemlerinde bazı sesler ya da mekânlar fark etmeden bir müzik hafızasını tetikliyor mu?
Kesinlikle tetikliyor. Bu soru bende çok berrak, çok duyusal bir çocukluk sahnesini canlandırdı şu an. Küçüğüm; ailemle birlikte Gümüşlük’teyiz. Gün boyu yelkenlimizle denize açılmışız, rüzgârı hissetmişiz ve saatlerce denize girip çıkmışız. Gün bitip de akşamüstü o dönüş yoluna geçtiğimizde; üzerimizde denizin tatlı ağırlığı, tenimizde o tuzla arabada oturuyoruz. Ve arka planda babamın açtığı bir caz albümü çalıyor… Ne zaman gün batımına doğru bir caz tınısı duysam, zihnim saniyeler içinde o çocukluk anındaki “tuzlu olma ve caz dinleme” hissine geri dönüyor.
Günlük hayatımda ne zaman, hangi ruh halinde ne dinleyeceğim genelde belli oluyor. Ama bazı müzikler benim için belirli anlarla neredeyse otomatik olarak eşleşiyor. Sizin müziğinizi ve çellonun o harika tınısını genellikle en kendimle kaldığım, o sakin anlara yakıştırıyorum; günlüğümü yazarken ya da kitap okurken çoğunlukla arka planda senin müziğin oluyor. Geçenlerde bisiklet sürerken denedim bir, Gümüşsuyu’ndan geçerken kulaklıkta seni dinleyeyim dedim ama yapamadım, olmadı.
Dinlediğin şey muhtemelen benim kaydettiğim Ernest Bloch: Prayer (From Jewish Life) performansıdır. Onun yoğun, derin hüzünlü Yahudi duası tınısıyla bisiklet sürmek kolay olmamıştır tabii, yol bitmez o melodiyle.
Bitmedi gerçekten! Peki, senin hayatında bir müzisyen olarak böyle keskin eşleşmeler var mı? Mesela en basitinden, yemek yaparken ne dinlersin? Dinler misin daha doğrusu?
Yemek yapmayı ben tamamen bir terapi olarak görüyorum. Başlamak dünyanın en zor şeyi gibi görünüyor ama o ilk soğanı kestikten sonra kolaylaşıyor. Müzik de o sırada benim en iyi yol arkadaşım oluyor. Hatta bazen yemek yaparken yanında bir kadeh bir şey içmek de bu keyfi ikiye katlıyor.
Peki ne tarz müzikler dönüyor mutfakta ya da o anlarda? Bir kuralı var mı bunun kafanda?
Aslında olmak zorunda değil ama ben biraz takıntılı bir insanım; benim kafamda her anın, her mekânın ayrı bir müziği vardır. Mesela deniz kenarında yürümenin müziği de benim için bambaşkadır. Tarz olarak sorarsan, dönüp dolaşıp yine 80’ler ve 90’lara geliyoruz. Maalesef bu konuda biraz “boomer” kalıyorum galiba; 2020’lerin güncel müzik dünyasını çok fazla bilmiyorum. Biliyorum tabii ki ama çok az… O yüzden risk almıyorum ve ne olursa olsun genelde 70’ler ile 2000’ler arasındaki o geniş yelpazede takılıyorum.
80’ler senin tam anlamıyla sığındığın güvenli alanın yani, orası kesin.
Evet, kesinlikle benim güvenli alanım orası.
Ve son olarak… Hayatının bu dönemini tek bir eserle özetlemek durumunda kalsan ve önünde sadece tek bir performans hakkın olsa; salondaki o derin sessizliğe bırakacağın ilk melodi hangisi olurdu?
Dvořák Viyolonsel Konçertosu
Mutlu bir eser mi o peki, nasıl tanımlarsın?
Mutlu bir eser mi, tam olarak emin değilim… Ama kesinlikle çok nostaljik bir eser. İçinde aynı anda bir sürü yoğun duyguyu, derinliği ve o pastoral ezgileri barındırıyor; buram buram bir özlem ve nostalji taşıyor. Hayatımın bu kesitini o salondaki sessizliğe bırakacak olsam, çellomdan dökülecek ilk tını kesinlikle Dvořák Viyolonsel Dvořák Viyolonsel Konçertosu olurdu.
Söyleşimiz burada bitiyor. Poyraz, hayatının bu dönemini Dvořák Viyolonsel Konçertosu’nun derin duygusal katmanlarıyla özetliyor ve neden bu eseri seçtiğini anlatıyor.
Ben de buraya not düşmeden edemeyeceğim; cumartesi kalabalığında etrafımızda epey bir uğultu, ciddi bir gürültü vardı. Buna rağmen sohbet ettiğimiz süre boyunca sanki fondaki her şey tamamen kısıldı ve zihnimin arka planında Schumann’ın La Minör Viyolonsel Konçertosu çalmaya başladı. İşte yeni bir eşleşme daha…
Bir Aya İrini hayaliyle, aynı tınının içinde yeniden buluşmak dileğiyle…
Kapak Fotoğrafı: Poyraz Baltacıgil
İlginizi çekebilir: Halil Şimşek’ten Aydın Dorsay ile Röportaj
Selinay Yüksel 











Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!