Quasimodo Sendromu: Aynalar Yalan Söyler mi?
Kendimizi nasıl algılıyoruz? Kendimizle ilgili kötü şeyler hissettiğimizde aynaya bakarak en küçük kusuru bile dev bir mesele haline getirmiyor muyuz? Beden imgemiz ile zihnimizdeki algı arasındaki bu uyumsuzluk ne zaman bir bozukluğa dönüşüyor? Eğer bu tür düşünceler size tanıdık geliyorsa, Quasimodo sendromuna yani Beden Dismorfik Bozukluğu’nun eşiğine gelmişsiniz demek olabilir.

Nedir bu Quasimodo Sendromu? Bu sendrom, fiziksel görünümümüzdeki hayali veya abartılmış kusurlara aşırı derecede odaklanarak bunu büyük bir sorun haline getirmemizle ortaya çıkıyor. Adını ise Victor Hugo’nun ünlü eseri Notre Dame’ın Kamburu‘ndaki Quasimodo karakterinden alıyor. Romanda, Quasimodo’nun kambur, tek gözlü ve toplum tarafından dışlanmış biri olarak aynada gördüğü yansımasıyla mücadelesini okuyoruz. Ama hikâye ilerledikçe anlıyoruz ki aslında içinde bambaşka bir güzellik saklı. İşte Quasimodo Sendromu da tam olarak böyle bir yanılsama yaratıyor: Kişiler kendini çirkin, kusurlu ya da eksik hissedebiliyor, ama dışarıdan bakıldığında bu sadece zihinlerinin bir oyunu.
Psikiyatrist Katharine A. Phillips, The Broken Mirror: Understanding and Treating Body Dysmorphic Disorder kitabında, bu durumun insanın kendisini tamamen farklı bir ışıkta görmesine neden olduğunu ve bunun yaşam kalitesini oldukça olumsuz etkilediğini de belirtmeden geçmiyor.
Quasimodo Muyum Nasıl Anlayacağım?

Bu sorunun yanıtlanması birey açısından epey zor olabilir; çünkü muhtemelen kendinin farkında olmayacaktır. Kendine dair sahip olduğu bütün negatif düşüncelerin ve tavırlarının diğer insanlarda da olduğunu düşünerek bunu normalleştirecek veya çevresindeki kişilerin de kendisi hakkında aynı düşündüğünü varsayacaktır. Biriciğiz, bu nedenle de herkeste aynı belirtileri gözlemleyemeyebiliriz ancak durumun genel çerçevesine baktığımızda dikkat çeken ve yaygın görülen bazı özellikler var.
Aynalara karşı takıntı: Kişiler aynaya sürekli bakarak kusurlarını kontrol edebilir veya tam tersi, aynalardan tamamıyla kaçınabiliyor.
Sürekli karşılaştırma yapma: Bedenini başkalarıyla kıyaslayarak kendinin yalnızca olumsuz taraflarına odaklanıp yetersiz hissedebiliyor.
Görünüşü hakkında başkalarından aşırı onay bekleme: Çevresindeki insanlardan sürekli olarak iyi göründüğüne dair güvence isteyebiliyor.
Sosyal izolasyon: İnsanlarla etkileşime girmekten kaçınabilir, dış görünüşü nedeniyle dışlanacağını veya eleştirileceğini düşünebiliyor.
Cerrahi müdahalelere yönelme: Plastik cerrahi veya estetik prosedürlere aşırı ilgi gösterebilir, ancak ameliyat sonrası bile tatmin olma durumuna erişemeyebiliyor.
Her Yerde Quasimodo’yum

Quasimodo sendromu, kişilerin iş ve sosyal hayatlarında da ciddi sorunlara yol açabiliyor. Oliver Sacks, Karısını Şapka Sanan Adam olarak Türkçe’ye çevrilen kitabında, kişinin kendi beden algısının bozulmasının yaşamındaki temel işlevlerinin, sosyal ve profesyonel ilişkilerinin sekteye uğrayacağını söylüyor. Kişiler, bilhassa sunum yapma, toplantılara katılma gibi sosyal/profesyonel ortamlarda yoğun kaygı hissedebiliyor; buna bağlı gelişen özgüven eksikliği ve depresyon riski ise kişilerin kariyerinde hırsını, motivasyonunu ve hayat amacını kaybetme gibi durumların eşiğine de getirebiliyor.
Neden Böyleyim?
Literatürde, Quasimodo sendromunun yani Beden Dismorfik Bozukluğu’nun kesin bir nedeni yok gibi ancak bunun psikolojik ve biyolojik birkaç farklı faktörün birleşimiyle ortaya çıktığını düşünebiliriz.
Beyin Kimyası: Beyin taramaları, Quasimodo’ya yakalanan kişilerin özellikle yüzleri farklı şekilde işlediğini gösteriyor. Başta, görsel işlemleme merkezi dediğimiz başımızın arkasında yer alan oksipital lob olmak üzere amigdalada da farklı beyin aktiviteleri gözlemleniyor. Yani, kişiler gerçekten de kendisini farklı görüyor ve algılıyor olabilir.
Genler: Eğer ailede obsesif kompulsif bozukluk ya da anksiyete geçmişi varsa, bu sendrom riski de artıyor. SLC6A4 geni, yani serotonin taşıyıcı gen, bu noktada dikkat çekiyor. Serotonin, beyin kimyamızda ruh halimizi düzenleyen en önemli nörotransmitterlerden yani kimyasal habercilerden biri. Serotonin taşıyıcı genin kısa versiyonlarına sahip kişilerin, stresli durumlara karşı daha duyarlı olduğu ve beden algısı bozukluğu geliştirme riskinin arttığı araştırmalarda sürekli belirtilir. Bunun yanında, COMT ve GRIK2 gibi genlerin de dürtü kontrolü ve bilişsel esneklikle ilişkili olduğu ve Quasimodo sendromunda rol oynayabileceği düşünülüyor.
Güzellik Algısı ve Çevre: Çocuklukta yaşanan zorbalık, dış görünüşle ilgili yapılan olumsuz yorumlar, sosyal medya baskısı gibi faktörler, kişilerin olumlu beden algısı üzerinde tamamen yıkıcı etkilere neden oluyor. Özellikle sosyal medyanın bu duruma itici bir kuvvet uyguladığını söyleyebiliriz. Instagram, TikTok ve diğer sosyal platformlar, pürüzsüz ciltler, simetrik yüzler ve kusursuz görünen insan figürleri sunarak kişilerin kendilerini yetersiz hissetmesine neden olabilir. Sık sık gördüğümüz yapay zekâ destekli filtreler ve estetik trendleri, bu kişilerde gerçeklik algısını daha da bozabilir.

Jean M. Twenge, iGen kitabında, dijital çağın genç nesil üzerindeki psikolojik etkilerini anlatıyor ve sosyal medyanın özgüven problemlerini artırabileceğinin altını çiziyor. Ergenlik çağındakiler, sürekli mükemmel görünmek için büyük baskı altında hissedebiliyor. Öyle ki benzer şekilde kendine yer bulmuş Snapchat Dismorfisi, zamanla daha fazla kişinin kendilerini filtrelenmiş gibi mükemmel göstermek için bıçak altına yatmasına neden oluyor. Bu noktada, onları gerçekçi beden algısını destekleyen içeriklere yöneltmek ve kusur olarak gördükleri özelliklerin aslında bireyselliğin bir parçası olduğunu olabildiğince anlaşılabilir bir biçimde anlatmak önemli hale geliyor.
Narcissus’u bilirsiniz. Antik Yunan mitolojisinde Narcissus, kendi yansımasına aşık olup ölene kadar suya bakmaya devam eden bir karakterdir. Kendinde kusur bulmanın tam zıddı olan bu mit, insanlığın beden algısı ile ilgili takıntılarını anlatan en eski hikâyelerden biri olabilir.
Bir de Michael Jackson var tabi. Yıllar içinde geçirdiği sayısız estetik operasyonla, hep “daha iyi” bir versiyonuna ulaşmaya çalışıyor gibi. J. Randy Taraborrelli, Michael Jackson: The Magic, The Madness, The Whole Story kitabında, Jackson’ın aynaya her baktığında kusurlar gördüğünü ve bunları düzeltmek için ameliyatlara başvurduğunu anlatıyor.
Özetle, Quasimodo sendromu, kendimizi olduğumuzdan çok daha farklı hatta kusurlu algılamamıza neden olan bir durum. Ama aynalar her zaman doğruyu söyler mi? Yoksa asıl olay toplumsal filtrelere değil, bizim kendimizi nasıl gördüğümüzle mi ilgilidir? Kendimize biraz daha nazik olmakta fayda yok mu? Bunu kendimiz başaramıyorsak bile doğru terapi ve destekle, yitirdiğimizi düşündüğümüz özgüvenimizi yeniden inşa edebileceğimize güvenim tam.

Aynı şekilde, özellikle okul çağındaki kişiler için okullarda ya da yetişkinler için iş yerlerinde ve sosyal platformlarda beden pozitifliği ile ilgili bilinçlendirme çalışmaları yapmak, güzellik algısına dair daha sağlıklı bir bakış açısının kazandırılması ile sonuçlanabilir. Çok sevdiklerimden olan Brene Brown, Daring Greatly’de , insanın kusurlarını kabullenmesi ve kırılganlığıyla barışması gerektiğini savunuyor. Toplum olarak, bireylerin dış görünüşlerinden ziyade karakterlerine odaklanan bir anlayışı benimsemek bu tür sendromların yayılmasını önleyebiliyor.
Sonuç olarak, Quasimodo sendromu yalnızca fiziksel bir kusur algısından ibaret değil kendimize bakış biçimimizi, özgüvenimizi hatta kurduğumuz bağları derinden etkileyen bir durum. Ancak unutmamamız gereken en önemli şey, beden algımızın çoğu zaman bir yanılsama olabileceği ve bu algıyı değiştirebilmenin mümkün olduğu. Kendimize karşı özşefkatimizi korumak ve bedenimize kusurlar bütününden ziyade bizi biz yapan bir bütün olarak bakmak bu yolda atacağımız en güzel adımlardan olabilir.
Kapak Fotoğrafı: Notrecinema
İlginizi çekebilir: Beauty Magger’dan Güzellik Tükenmişliği

Ezgi Şengel







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!