Seda Dokumacı ile: Siyahın Ardındaki Işık

Seda Dokumacı ile: Siyahın Ardındaki Işık

Bazen insanın kendine yaklaşabilmesi için biraz uzaklaşması gerekir. Sanatçı Seda Dokumacı’nın yeni kişisel sergisi “Karşı Kıyı”, tam da bu düşünceden yola çıkarak insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye, değişime ve dönüşüme farklı bir pencereden bakıyor. Kabataş’ta, İstanbul’un büyüleyici manzarasına karşı konumlanan atölyesinde buluştuğumuz Dokumacı ile sanatının ardındaki görünmeyen katmanları, siyahın içinden ışığı ortaya çıkaran kendine özgü tekniğini ve üretim sürecine eşlik eden ruhsal yolculuğunu konuştuk. Geçmişte eserlerini ateşe teslim ederek yok oluşu da yaratımın bir parçasına dönüştüren sanatçı, bugün “Karşı Kıyı” ile daha sakin, daha kabullenici ve kendine başka bir mesafeden bakabildiği yeni bir dönemin kapılarını aralıyor. Bu samimi sohbet, bir sanatçının üretim dünyasıyla birlikte kendini yeniden keşfetme yolculuğuna da uzanıyor.

seda
Seda Dokumacı | Fotoğraf: Sanatçının İzniyle

Kabataş’taki atölyene girdiğimde beni ilk karşılayan şey, pencereden görünen muhteşem İstanbul manzarasından çok, mekânın kendine özgü enerjisi oldu. Sanki dışarıdaki hayatla içerideki dünya birbirinden tamamen farklıydı. Burası senin için yalnızca eserlerini ürettiğin bir yer mi, yoksa dünyadan çekilip kendinle karşılaştığın bir sığınak mı? Atölyenin kapısını kapattığında nasıl bir Seda çıkıyor ortaya?

Bunları Da Okuyun

Aslında burada hem yaşıyor hem de üretiyorum. Atölyeyle yaşam alanımı birleştirmek, verdiğim en iyi kararlardan biri oldu. Bazen buraya “gözlem evi” diyorum; gerçekten de öyle bir hissi var. Sanki tek başına, bir tepenin üzerinde İstanbul’u izleyen bir yer. Bir yandan sığınak gibi, bir yandan da dünyayı gözlemlediğim bir alan. Dünyayla aramdaki mesafenin sürekli değiştiği, zamanın başka türlü aktığı bir yer. Kendi alanlarımı yaratmayı çok önemsiyorum. Mekânların, tıpkı insanlar gibi, bir enerjisi olduğuna ve zamanla bizi yansıtmaya başladığına inanıyorum. Burası da yıllar içinde benimle birlikte değişti, dönüştü. Eminim ki artık benim enerjimi de yansıtıyor. Bununla gerçekten çok mutluyum.

Eserlerine baktığımda hissettiğim en güçlü duygu gizem. Portrelerindeki yüzler bir şey anlatmaktan çok, sanki bir şey saklıyor. Üstelik çoğunun bakışlarında insanı kolay kolay bırakmayan bir derinlik var. Merak ediyorum, o yüzlerde başkalarının hikâyelerini mi arıyorsun, yoksa farkında olmadan kendi iç dünyandan parçalar mı bırakıyorsun?

Sanırım ikisi birbirinden çok ayrı şeyler değil. Başlangıçta bir yüzle, bir ifadeyle ya da bir bakışla ilgileniyor olabilirim ama zamanla o yüzün kim olduğundan çok, bende neye karşılık geldiği önem kazanmaya başlıyor. Bir noktadan sonra insanın daha görünmeyen taraflarıyla ilgileniyorum. Yaptığım eserler benim için bir şeyleri açıklamaktan çok, yeni sorular ortaya çıkarıyor. Çünkü insanı yalnızca gördüğümüz hâliyle tanımlayabileceğimize inanmıyorum. Herkesin içinde açığa çıkmayan, belki kendisinin bile tam olarak bilmediği katmanlar var. Portrelerimde de o katmanların izini sürüyorum. Belki de bu yüzden kendi iç dünyamdan parçalar bırakıyorum. Bunu bilinçli olarak yapmıyorum, bir süre sonra her şey birbirine karışıyor. Geriye, tek bir kişiye ait olmaktan çıkan daha ortak bir insanlık hâli kalıyor.

seda_pnt
Atölye | Fotoğraf: Seda Dokumacı

Sen resim yaparken aslında bir şey eklemiyor, siyah yüzeyi kazıyarak altındaki beyazı, yani ışığı ortaya çıkarıyorsun. Bu teknik bana insanın kendi içindeki katmanları kaldırmasını hatırlatıyor. Hayatta da bazen yeni bir şey inşa etmek yerine üzerimizde birikenleri kazıyıp atmamız gerektiğine inanır mısın? Sanatınla hayatı yaşama biçimin arasında böyle bir paralellik var mı?

Aslında ben de bazen yeni bir şey eklemekten çok, üzerimizde birikenleri kaldırmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Sürekli bir şeyler inşa etmeye, kendimize yeni kimlikler eklemeye çalışıyoruz. Oysa belki de ihtiyacımız olan şey, bizi bizden uzaklaştıran katmanları fark etmek.

Resimlerimde siyah yüzeyi kazıyarak altındaki beyazı ortaya çıkarıyorum. Yani aslında olmayan bir şeyi yaratmıyorum; orada olanı görünür kılıyorum. Bu düşüncenin hayatla da bir paralelliği olduğunu hissediyorum. Belki kendimize yaklaşmak da biraz böyle bir şey. Yeni birine dönüşmekten çok, üzerimizde birikenlerin altındaki kendimizi görebilmek. Ancak bunu bir arınma ya da her şeyden kurtulma meselesi olarak da görmüyorum. Bazen o katmanlar bizi biz yapan şeylerin de bir parçası. Sanırım hepsini ortadan kaldırmaktan ziyade, hangilerinin gerçekten bize ait olduğunu fark etmekle ilgilenmeliyiz.

Bir sanatçının eserini yaratması kadar onu yok etmeyi seçmesi de çok çarpıcı. Sen eserlerini yakarak, bu süreci bir sanat deneyimine dönüştürdün; hatta geriye kalan külleri de sanatın bir parçası olarak sundun. İnsan çoğu zaman yarattığı şeye tutunmak isterken sen ondan vazgeçmeyi seçtin. O ateşin karşısında durduğunda gerçekten neyi yakıyordun? Bir eseri mi, ona yüklediğin anlamı mı, yoksa kendinden bir parçayı mı?

Bir şeyi yok edebiliyorsan, onun gerçek sahibi sensin. Bu düşünce benim için önemli. Çünkü bir şeyi yaratmakla ona sahip olmak aynı şey değil. Bazen yarattığımız şeylere öyle anlamlar yüklüyoruz ki onları bırakmak, hatta onlardan vazgeçmek imkânsız hâle geliyor. Eserlerimi yakarken belki de tam olarak bu sınırı sorguluyordum. Bir eseri yaratmak kadar onu yok etmeyi de seçebilmek, onunla kurduğun ilişkinin başka bir boyutu. Bunu, eserin değerini ortadan kaldırmak olarak görmüyorum. Benim için bu, eserin üzerindeki kontrolümü ve ona yüklediğim anlamları yeniden düşünmek. Geriye kalan küller de bu sürecin bir parçasıydı. Çünkü yok olan şeyin ardından her zaman bir iz kalıyor. Bazen bir şeyin ne olduğunu, geride ne bıraktığına bakarak daha iyi anlayabiliyoruz.

seda_hm
Atölye | Fotoğraf: Seda Dokumacı

Çocukluğunda kendine ait bir alfabe geliştirdiğini ve bu dili eserlerinin üzerine de taşıdığını öğrendim. Bir yanda izleyicinin gözlerinin içine bakan portreler, diğer yanda herkesin okuyamadığı, sana ait gizli bir dil… Sanki hem görülmek hem de kendine sakladığın bir alanı korumak istiyorsun. Bir sanatçı için tamamen anlaşılmak mı daha kıymetli, yoksa biraz gizemli kalabilmek mi?

Sanırım tamamen anlaşılmak gibi bir beklentim yok. Hatta kendimi bütünüyle anlayabildiğime de çok inanmıyorum. Kendimize ait, başkalarına açmadığımız ya da belki kendimizin bile tam olarak çözemediği alanlarımız var. Çocukken geliştirdiğim alfabe de belki böyle bir alandı. Kendime ait bir ifade biçimi yaratmak, düşüncelerimi herkesin okuyabileceği bir dile çevirmeden de var olabileceğim bir alan açıyordu. Gizemli kalmak ya da anlaşılmamak için uğraşmıyorum. Benim için mesele, her şeyi açıklamak zorunda olmamak. Bir eserin izleyiciyle kurduğu ilişki, herkes için farklı olabilir. Belki de sanatın en sevdiğim tarafı bu: Bir şey ortaya koyuyorsun ama onun anlamı senin kontrolünde kalmıyor. Herkes kendi dünyasından bir şey getiriyor ve eser her karşılaşmada yeniden şekilleniyor.

Eserlerinde ilk bakışta son derece kontrollü bir işçilik görüyoruz. Oysa kazıma tekniği, yapılan bir müdahalenin kolay kolay geri alınamadığı, hata payının oldukça sınırlı olduğu bir yöntem. Merak ediyorum, bir esere başlarken zihninde tamamlanmış bir görüntü mü oluyor, yoksa portre kazıdıkça kendi yolunu mu buluyor? Ve bir eserin artık tamamlandığına nasıl karar veriyorsun?

Her şey o kadar esrarengiz ve belirsiz bir şekilde ilerliyor ki beni canlı tutan en büyük duygu merak oluyor. Ne kadar yorulursam yorulayım, üretmeye devam etmemi sağlayan şey bu. Ne olacak, kim doğacak, nasıl bir şeye dönüşecek? Hiçbir ön çalışma yapmadan, sürecin beni nereye götüreceğini bilmeden ilerlemek benim için büyük bir serüven. Bazen kendimi sonsuz uzunlukta bir kitap okuyormuş gibi hissediyorum. Her bölümün sonunda boğazımda bir düğümle kalakalıyor, sonra yeni bir hikâyeye başlıyorum. Üretmek de böyle. Bir eserin bittiğini, yeni bir resim yapma isteği duyduğumda anlıyorum. Hayatta da beni en çok heyecanlandıran şey bilinmezlik. Neler olabileceğini düşünmek, merak etmek, henüz var olmayan ihtimallerin peşinden gitmek. Sürekli genişleyen bu döngünün içinde olmak, hem üretirken hem de yaşarken beni canlı tutuyor.

Geçmişte eserlerini ateşe teslim eden, yok oluşu bile bir yaratım biçimine dönüştüren bir sanatçı olarak şimdi “Karşı Kıyı” isimli kişisel sergine hazırlanıyorsun. Sohbetimiz sırasında karşımda daha sakin, belki de hayata başka bir yerden bakmaya başlayan bir kadın hissettim. Yanılıyor olabilirim ama sanki bu sergi yalnızca sanatsal değil, kişisel bir yolculuğun da devamı. “Karşı Kıyı” senin için neresi? Ulaşmak istediğin bir yer mi, geride bıraktığın bir hayat mı, yoksa artık kendine başka bir kıyıdan bakabilmek mi?

Kesinlikle kendime karşı kıyıdan bakabilmek. Yumuşayabilmek, kendimle empati kurabilmek, kendi arkamda durabilmek. Yavaşlamak, sakinleşmek ve bakmak. Kendime başka bir mesafeden bakarken insanlara da kendim aracılığıyla, o karşı kıyıdan bakabilmek. Sanırım bu mesafe, insanı kendine yüklediği bütün sıfatlardan, beklentilerden ve zorluklardan özgürleştirebiliyor. Üstelik insanda geriye tatlı bir hâl bırakıyor. “Karşı Kıyı” benim için ulaşmaya çalıştığım bir yerden çok, kendime bakabildiğim yeni bir ev. Ve ben o yerden bakmayı, yaşamayı ve üretmeyi çok sevdim.

Kapak Fotoğrafı: Seda Dokumacı

İlginizi çekebilir: Damla Anol Erol’dan Pınar Tuba Biçmen ile: Görünenin Ardındaki Kadınlar Üzerine

Yazı Yorumları (0)
Bu yazıya ilk yorumu siz yazın!