Zeytin Ağacı'ndan 2. Sezon: Bu Yaz Yine Ayvalık'ta Buluşuyoruz

Yıllar önce Ayvalık’a ilk gittiğimde hissettiğim tek şey, burasının yaşamın bir yerine dokunacağı hissiydi. Böyle bir his geldiği anda peşinde gelecek sorulara da hazırlıklı olmanız gerekiyor. Çünkü kendi içerisinde çok yönlü bir soru bu: “Ne arıyorum ben? Neyin peşindeyim? Aradığımı nerede bulacağım?”. Bu sorular uzayıp gidiyor… İnsanın başına her zaman dert açan bu tür sorular aynı zamanda kendine de en çok yaklaştıran sorular arasına geliyor. Yine de tek bir soru hayatın yönünü değiştirmek için elzem: ‘’Ne arıyorum ben?’’. Yanıtlar her zaman yetersiz kalıyor çünkü insanın duyularını aşan o bilinmezliğin yakıcı etkisiyle soru, kendi içerisinde büyüyerek canlanıyor ve bir yerlerde kök salıyor farkında olmadan… Her gittiğin o yerde, yaşadığın o evde, ilişkilerde ya da yollarda kendi kökünü arıyor. Bir ağaçla, doğayla, kendinle yakınlaşmanın ilk teması bu. Sabır, özveri ve muhakkak sevgi gerekiyor. Arayış, bu duygularla beslenerek anlamını buluyor ya da yol zaten seni ona götürüyor. Ayvalık, tıpkı zeytin ağaçlarının sabrı, bekleyişi ve yaydığı güzellikler gibi insanı da dönüştüren bir coğrafya olduğundan belki böyle hissettiriyor.

Adaların suları hep bir başlangıca götürüyor insanı; kavuşmanın, özlemin, umudun, dostlukların, aşkların zamanı bu sulara akıyor. Denizin bizi daima kendine çekmesi, bir zeytin ağacının gölgesinde oturup dinlenmek, ona sarılmak ruhumuzu şifalandırıyor. Binlerce yıllık geçmişin izleri, İda Dağları’ndaki tanrıların ve tanrıçaların savaşlarıyla, mücadeleleri ile yaşamı yücelten yanıyla da bize yaşamın kudretini gösteriyor. Homeros o meşhur İlyada’sında, ‘’Tohum ekmeden, iz bırakmadan ölmemeli.’’ dediği gibi biz oralardan gelenlerin, İda Dağı’nın çocuklarıyız. Athena’nın zeytin dalının gölgesinde büyüyen, Okeanous’un kudretli sularında yıkanarak kendimizi yeniledik, yeniden doğduk. ‘’Ne arıyordum ben?’’ Bir tek zeytinin şifasını, gölgesini, tutkuyu ve direnişini yani kendimi arıyorum.












