2025 Cannes Film Festivali Günlüğü: Unutulmaz 12 Günün Özeti
13 Mayıs Salı günü öğle saatlerinde Fransa sahillerinin incisi Cannes’a vardım. İstasyondan çıktığım anda tepede cayır cayır bir güneş, yüklü bir valiz de elimde, şöyle bir etrafıma baktım. Film festivalinin ilk günü olmasının yarattığı keşmekeşle muazzam bir hareketlilik barındıran şehre hoş geldim. İlk defa bu çaptaki prestijli bir festivale katılacak olmanın verdiği heyecanı tarif etmek de pek mümkün değil. Ben bu yazının belirli kısımlarına burada geçirdiğim günlerde çektiğim fotoğraflardan serpiştireceğim. Geçtiğimiz senelerde olduğu gibi bu yıl da BMW partnerliğinde gerçekleşen Cannes Film Festivali’nin günlüğüne başlıyoruz. Umarım siz de keyifle okursunuz.
İlk gün Marsilya’dan trenle Cannes’a gelirken futbol oynarken kırdığım parmağımdan dolayı büyük bir valizle ufak bir mücadeleye girdiğimi söyleyebilirim. Burada beraber kalacağım arkadaşlarımla buluşup eve yerleştikten sonra şöyle şehri biraz turlayıp genel fizibilite çalışması yaptık.

Bu çalışmalar sürecinde yerli isimlerden Cannes’a BMW Türkiye’nin misafiri olarak katılan Birce Akalay, yabancı isimlerden de Jeremy Strong ve Sean Baker görüldü. Bazı fotoğraflar çekildi. Hatta Sean Baker ile Anora’ya dair hazırladığım içeriklerden bahsetme şansı bile buldum! Daha ilk günden gerçeklik algımızla oynayan şehir, önümüzdeki günler için neler barındırıyor göreceğiz…
14 Mayıs Çarşamba:
İlk gün film gösterimi yerine 2 tane söyleşiye katıldım. İlkinde Görevimiz Tehlike serisinin yönetmenini dinlemeye gitmiştim ki Tom Cruise sürpriz yaparak etkinliğe bombalama atladı. O andan itibaren tüm odak noktası ona kaydı haliyle. Son nefesine kadar film çekmek istediğine dair onlarca done vererek bizlerle vedalaştı. Hemen akabinde ise Robert De Niro ustanın söyleşisi vardı. Ama kendisinin pek de söyleşesi yoktu, biraz ağırdan aldı her sohbeti. Sahneye beraber çıktığı sanatçı JR ise, De Niro’nun hayatını bir süredir belli dönemlerde kayıt altına aldığını ve bu projenin ne zamana kadar süreceğini bilmediğini ifade etti. De Niro bu dünyadan göçtükten sonra geriye eşi benzeri olmayan bir yapıt daha bırakacak gibi…
15 Mayıs Perşembe:
Beraber kaldığım canım arkadaşım, sabah erken saatlerde taksiyi yanlış adrese çağırdı… Durumu toparlayalım derken Görevimiz Tehlike gösterimine kan tere batacak şekilde girdik son anda. İlk Cannes tecrübemiz bu anlamda Görevimiz Tehlike konseptine yakışır türden oldu. Zira film başlar başlamaz ışıklar kapanıyor ve sonra içerde körebe oynayarak boş koltuk bulma savaşı başlıyor. En azından bir şekilde bir yere yerleşip serinin son filmini, Cannes’daki ilk filmim olarak defterime yazdım. Yazısını da theMagger’a yazdım.
16 Mayıs Cuma:
Muazzam bir filmle bugüne başladım. Sırat. Fas çöllerinde geçen rave partilerinde kız çocuğunu kaybetmiş bir babanın çaresizce çıktığı yolculuk, beni darma duman etti. Fakat en unutamayacağım anlardan biri, akşam gerçekleşen yeni Fatih Akın filmi galasıydı sanırım. Filmden sonra kendisine Türkçe seslendiğimi duyunca tüm sempatikliğiyle yanıma gelen Fatih Akın’a buradan bir kez daha sevgilerimi iletmek isterim.
17 Mayıs Cumartesi:
Sıcak havayla beraber festivalin merak edilen filmlerini incelikle seçmeye devam ediyorum. Öncelike Midsommar ve Hereditary’nin yönetmeni Ari Aster’in merakla beklenen filmi Eddington’ı izleme şansım oldu bugün. Fena başlamayan film, Ari Aster’in ne istediğini bilmeyen yeni tarzıyla harmanlanınca bir bilinmezliğe gitti. Film beni yolda kaybetti… Devamında soru & cevap etkinliği de olacak şekilde, çok sevdiğim Alman yönetmen Christian Petzold ile kendisinin yeni filminin prömiyerine katılma şansım oldu. Filmin adı, Mirrors no:3. Yine Paula Beer ile çalışan Petzold izleyicisini tatmin etti diyebiliriz. Hayal kırıklığı yaşatma oranı en düşük olan yönetmenlerden biridir kendisi… Gösterim sonrası yanına sokulup Mersinli olan eşi üzerinden mevzuyu bizim Çukurova topraklarına bağladım. Yakın zamanda 2 haftalığına Mersin’de olduğundan ve şehirde doğru düzgün sinema kalmadığından bahsetti. Ayaküstü ülkemizin sinema salonu problemlerini masaya yatırdık.
18 Mayıs Pazar:
Festivalin en çok merakla beklenen filmlerinden biri. Die, My Love. Jennifer Lawrence’ın performanısyla ödül sezonuna göz kırptığı film oldukça iyi. Bunun dışında sonradan haberimin olduğu sürpriz bir etkinliğe daha katıldım. Oyun dünyasının en büyük duayeni, sinefilliğiyle bilinen Hideo Kojima ve Fatih Akın’ın teknolojinin sinemadaki yeri ve önemine dair bir etkinlik düzenlendi. Kojima’nın bir oyununda Fatih Akın’a yer vermesinden mütevellit, Akın’ın da kendisine bir filminde yer verme ihtimali hakkında konuşuldu. Akın, yapay zekayı yazarlık sürecinde kullandığını, 3 cümlede yazdığı şeyi nasıl 2 cümleye düşürürüm gibi mevzularda derdine derman olduğunu ifade etti. İkilinin arkadaşlığı bambaşka bir seviyedeydi zaten, gözümle görünce iyice emin oldum…
19 Mayıs Pazartesi:
Narcos dizisi sevenlerinin iyi tanıdığı Wagner Moura’nın oynadığı The Secret Agent ile günü açtım, maalesef sıkıntıdan bayılmışım izlerken. Uyanıp deneysel bir İzlanda filmine girdim. Bittiğinde biraz varoluşçu bir açıdan içinde bulunduğum anı sorguladım. Fakat neyse ki akşam vakti geldiğinde Dakota Johnson ve Adria Arjona’nın da katılımıyla düzenlenen Splitsville galasına bilet buldum. Oyuncularla izlemenin keyfinin ötesinde, film de oldukça keyifl bir komedi filmi çıktı. Listenize ekleyin derim.
20 Mayıs Salı:
Bugün hava muhalefetinden dolayı tek bir filme gidebildim. Ama o film de Scarlett Johansson’un ilk yönetmenlik denemesinin ürünü olan Eleanor The Great idi. Ortalama bir film olarak tanımlayabilirim fakat Scarlett hanımla aynı salonda film izlemek bambaşka bir deneyimdi. Hatta kendisine ilk prömiyerinde desteğe gelen Adrien Brody ile film çıkışında bir fotoğraf çektirme şansım da oldu. Kısa günün karı diyebiliriz bugün için…
21 Mayıs Çarşamba:
Bugün sabah erken saatlerde İranlı usta yönetmen Jafar Panahi’nin yeni filmini izledim. Fakat o kadar yavaştı ki film, sabrımın sınırlarını birazcık zorladı… Panahi’nin sinemasın bundan 15 yıl öncesine çok başka bir seviyedeydi. Fakat İranlı yönetmenin ülkesinde film çekmesinin yasak olması, ev hapsi süreci vesaire derken zorlu dönemlerden geçtiğini de göz ardı edemeyiz tabi. Ondan çıktıktan sonraysa şehre 20 dk uzaklıkta da gösterimler yapan Cineum diye bir sinema salonuna gittim. Raw ve Titane filmlerinin yönetmeninin yeni filmi için. Maalesef bu filmde de üstüm başım alegori oldu ve bugünü oldukça tatsız bir şekilde kapatıp rafa kaldırdım.
22 Mayıs Perşembe:
Festivalde kalbimden vurulduğum bir film izlemek bugüne kısmet oldu. Joachim Trier ustanın Sentimental Value isimli son filmi, bir baba kız ilişkisini son derece özgün, duru ve gösterişsiz bir dille ele alıp su gibi akan bir hikayeyle anlatıyor. Bu sene içerisinde adından çok fazla söz ettireceğine eminim, listelerinize şimdiden alın derim. Bugün izlediğim bir başka film de Belirli Bir Bakış seçkisindeki Caravan oldu. Enteresan şekilde ilk defa aynı gün içerisinde izlediğim iki filme ayrı ayrı vuruldum. Üzerindeki ölü toprağını atmaya çalışan Çek sinemasını buralarda görmek büyük keyif verdi.
23 Mayıs Cuma:
Dardenne kardeşlerin son filmi Young Mothers’ı festivalin ana salonu Lumiere’deki galasında film ekibiyle beraber izleme şerefine nail oldum. Gelgelelim Dardenne kardeşler yine fark yaratmayan ve eskimeye yüz tutmuş sinemasıyla karşımızdaydı. Hissettirdikleri gerçeklik algısından pek bir şey kaybetmeseler de, sinemasal büyülerinden çok fazla kayıp verdiler son yıllarda. Ne olursa olsun efsane bir yönetmen ikilisi tabi. Bu gece yarısında ise Ethan Coen’in çektiği ve başrolünde Margaret Qualley’nin olduğu Honey Don’t filmiyle kapanışı yaptık. Bu galada da ekip katılımı vardı ve gecenin eğlence dozunu üst seviyeye çekti bu durum. Zira filmi izlerkenki salon coşkusu ekiple beraber katlanarak arttı ve interaktif bir seyir deneyimine dönüştü.
24 Mayıs Cumartesi:
Festivalin son gününde bütün yarışma filmleri palastaki sahnelerde tek tek gösteriliyordu, sevgili Melikşah Altuntaş’ın önerisiyle Alman filmi Sound of Falling için sabah erkenden yola koyuldum. Ama maalesef gümbür gümbür sinematografisine rağmen izleyicisiyle bağ kurmak için hiçbir çaba sarf etmeyen bu filmle ortak bir paydada buluşamadım… Festivalin son filmi ise yarışma filmi olmasına şaşırılan ama bir taraftan iyi bir film olduğu yadsınamayacak olan Dossier 137 oldu. Paris, sarı yelekliler ve polis üçgenine ilginç bir bakış getiren filme bu sene bir dijital platformda denk gelirsiniz, listelere alın derim.
Kapanış:
2025 Cannes film festivalinin tadını betimlemek çok zor sevgili dostlar. Hayatımda ilk kez bu festivali yakından takip etme şansı buldum ve gördüklerim, hissettiklerim, yazdıklarım bir bütün olarak bana kendimi bu sürecin doğal bir parçası gibi hissettirdi. Panahi Altın Palmiye, Trier de Jüri büyük ödülüyle ayrıldı festivalden. Benim favorim Sırat ise Jüri Özel ödülüyle yetindi. Umarım önümüzdeki yıllarda da aynı şekilde bu sürecin bir parçası olma şansım olur, bir sonraki film festivalinde görüşmek üzere diyelim. Sevgiler.
Kapak Fotoğrafı: Eralp Alper
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Görevimiz Tehlike

Eralp Alper 











Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!