2026 Cannes Günlüğü #1: Neler İzledik?
Geçtiğimiz sene ilk kez geldiğim Cannes film festivalinin büyüsünü kontrol etmek için bu sene bir kez daha buradayım. Büyük bütçeli Amerikan stüdyo filmlerinin bu sene pek de uğramadığı Cannes’da, dünya sinemasının bir çok maharetli yönetmeni yarışma seçkisinde yer alıyor. Buyurun 2026 yılı içerisinde hakkında konuşma ihtimalimiz olduğunu düşündüğüm bazı filmler hakkındaki fikirlerimi içeren yazı serimizin ilk yazısına…
The Match
Arjantin ve İngiltere arasında oynanan, 1986 dünya kupasındaki o efsane maç. Diego Maradona’nın eliyle attığı gol sonrası, politik anlamda halihazırda yüksek bir tansiyon taşıyan iki ülkenin spor tarihindeki gidişatı. Falkland adalarında hak iddia etme meselesi üzerinden büyük bir gerilim yaşayan bu ülkelerin coğrafi olarak alakasız konumları, insanı bir maç üzerinden yakın dönem dünya tarihi üzerine düşünmeye itiyor. Nefes aldırmayan dinamik kurgusu ve harikulade müzikleriyle festivalin parlayan yıldızlarından biri oldu benim için. Maradona yaşasaydı o da severdi gibi hissettiriyor…
Teenage Sex and Death at Camp Miasma

İsmi gibi kompleks bir film. Hannah Einbinder ve Gillian Anderson gibi iki harika oyuncunun sırtladığı, modern ve esprili bir ‘slasher’ örneği. Bizzat oyuncuların da katıldığı galasında izleme şansım oldu. Film içinde film konsepti üzerinden kendi janrıyla ve sektörüyle dalga geçme çabası içinde. Mizahının yer yer hantal hissettirdiğini ve vermek istediği hisleri tam anlamıyla geçiremediğini söyleyebilirim. Fakat bu sene hakkında en çok konuşturacak filmlerden biri olacakmış gibi de hissettiriyor, onu da not düşeyim. Doğanın ortasında bir kamp yerleşkesinde, absürt bir efsanenin gölgesine uzanmak istiyorsanız bu filmi listenize alabilirsiniz…
Dua
Kosova, 90’ların sonu. Genç bir kız çocuğunun hayatına odaklanıyor film. Sırbistan ile tansiyonun iyice yükseldiği bir dönemde ve NATO müdahalesinin henüz başlamadığı bir aralıkta geçiyor hikaye. Bölgedeki insanların yaşam koşullarına ve gençlerin kendilerine çizmek zorunda kaldıkları sınırlara tanık oluyoruz. Ben yakın dönem balkan tarihine ilgili bir sinema izleyicisi olarak göz kırpmadan izledim bu küçük hikayeyi. O yüzden yine bu tarz kısıtlayıcı atmosferlerden çıkan insan hikayelerine benim gibi ilgi duyanlara önereceğim. Çok popülerleşebileceğini zannetmediğim, mütevazı bir film.
Fatherland
Pawlikowski’nin yeni filmini çekmesini uzun zamandır bekliyoruz. Hele ki ‘Cold War’ gibi bir filmden sonra arayı bu kadar açması sevenlerini çileden çıkarttı. Yeni film Fatherland ile 1940’ların sonunda, savaştan çıkmış ve bitik durumda olan bir Almanya’ya gidiyoruz. Hikaye gerçek insanlara ve mekanlara odaklanıyor aslında ama yönetmenin kusursuz görsel diliyle harmanlanınca sanki öyle değilmiş gibi hissettiriyor. Ben Pawlikowski’nin bu hikayesiyle yeterince bağ kuramadım maalesef. Çok kısa süresine rağmen yeterince uzun hissettiren bu filmi bekleyenlerin beklentilerini biraz aşağı çekiyor gibi oldum bu sözlerimle ama canım sağ olsun. Benim düşüncelerim Sandra Hüller’in bir kez daha muazzam bir performans ortaya koyduğu gerçeğini değiştirmiyor. Oyuncunun sevenleri her türlü şans versin.
Parallel Tales
Asghar Farhadi’den bir Kieslowski dokunuşu, fikri itibariyle heyecan verici uygulama anlamında da kabul edilebilir ölçüde iyi diyelirim. Neredeyse tüm filmlerini ayıla bayıla izlediğim bazı Fransız oyuncularla Paris’te çektiği bu filmde her anlamda bir TV estetiği mevcut. Müzikler Zbigniew Priesner ustaya emanet yani bence olabilecek en doğru kişiye… Film genel anlamda çok sayıda olumsuz eleştiri aldı. Ben bu eleştirilerin aksine kendisi hakkında olumlu düşünüyorum. Bir apartman dairesinden karşı apartmandaki başka bir daireyi gözetleyerek tamamen kurgusal bir hikaye yazan bir kadınla başlıyor her şey. Gördüklerini kendi hayal gücüyle harmanlayıp, gerçekten uzak bir metin çıkarıyor ortaya. Fakat karşı dairedekilerle bu dairedekilerin yolu tabii ki de kesişiyor, sonrasında gerçek ile kurgu hafiften iç içe geçmeye başlıyor. Anlatıcı da el değiştiriyor, izleyicisini biraz oradan oraya umarsızca savuruyor. Ben bu savrukluktan rahatsız olmadım. Senaryosuyla da beni tavladı, olumsuz eleştirileri dinlemeyin derim.
Species
Bir gece yarısı galasında izledim. Fransız oyuncuların da katıldığı bu gala gösteriminde muazzam bir seyirci performansı vardı. Cannes’da genelde gece yarısı seyircisinin yaş ortalaması biraz daha düşük oluyor ve heyecan seviyesi de bir o kadar yüksek oluyor. Species için bu yılın The Substance’ı olacak muhabbeti yapılıyor. Aslında ton olarak da oralara oynuyor evet ancak elinde bir Margaret Qualley ve Demi Moore olmadığında, pek tanınmayan Fransız oyuncularla bu işi pazarlamak çok kolay olmayacak. Ben yine de filmin bir şansı olduğunu düşünüyorum. Anlatısı ucuz ama görsel dünyası çok zengin. Bir hastanenin acil servisinde doktor olan genç bir kızın vücudunda fark ettiği değişimlerin pek hayra yorulmayacak şeyler olduğunu anladığı anlar ve daha sonrasında yaşananlar… Midesi güçlü olmayanlar aman izlemeye yeltenmesin.
Kapak Fotoğrafı: Eralp Alper
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den 2025 Cannes Film Festivali Günlüğü

Eralp Alper 












Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!