44. İstanbul Film Festivali Günlükleri: Güçlü Hikayeler
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından gerçekleştirilen 44. İstanbul Film Festivali’nin son günleri içindeyiz. İzlediğim filmler arasından beğenimi kazananları paylaştığım festival günlüklerimin ikincisinde ise beş filme yer vermek isterim. Birbirinden renkli hikayelerle farklı coğrafyalara beyaz perdede yaptığımız yolculukların hiç bitmemesi dileğiyle. Önümüzdeki yılki festivalde yeniden görüşmek dileğiyle. Keyifli okumalar dilerim.
44. İstanbul Film Festivali’nden Öne Çıkan Filmler
Den stygge stesøsteren (Çirkin Üvey Kardeş)
Grimm Kardeşler’in klasik Külkedisi masalını huzursuz edici ve grotesk bir kara komedi olarak yeniden beyaz perdeye aktaran film, seyircinin ağzında adeta taş bir lokmaya dönüşerek hazmetmesi son derece zor bir iş sunuyor. Körü körüne âşıkken toplumsal baskıları göğüslemek için ne kadar ileri gidebileceğinin yanı sıra kadınlara her dönem dayatılan güzellik algısı sonucu ortaya çıkan beden politikası, yönetmen Emilie Blichfeldt’in elinde sistemden intikam alan bir güce dönüşüyor. Kasvet dolu boğucu hayatından uzaklaşıp Prens Julian’ın kalbini kazanmak için tükenmez bir arzuyla yanıp tutuşan Elvira’nın güzelleşme yolunda girdiği rahatsız edici yol da çevresinin istediği “güzel”, “alımlı”, “çekici” ve “istenilen” kadın figürüne ulaşmasında her ne kadar işe yarıyor görünse de zihinsel olarak gerçeklik algısını da yerle yeksan ediyor. Özellikle estetik operasyon sahnelerinin varlığı adeta filmin içindeki el bombaları olurken seyircinin midesini kaldıracak seviyeye erişen ve özellikle finale doğru adım adım artan vahşet, seyirciyi salonu terk edecek noktaya getiriyor. Festivalin sınırları zorlayan bölümü Mayınlı Bölge’nin hakkını fazlasıyla veren film, özenli sinema dili ve izlerken diş sıktıracak seviyeye erişen rahatsız ediciliği ile anlatısına hapseden bir kapan.
Where the Wind Comes From (Rüzgâr Nerden Eserse)
İki yakın arkadaşın hayallerine ulaşmak için Tunus’u boydan boya katettiği bir yolculuk hikayesine davet eden Amel Guellaty’nin ilk uzun metrajı, evrensel formuyla gelenekler ve özgürlük arzusu arasında sıkışıp kalan gençlerin izinden gidiyor. Hikayesinin anlatım aracı olarak yolu seçen yönetmen, bu basit gibi görünen yolculuğun içine diplomasına rağmen işsiz kalan gençler, torpil, ataerkil toplum yapısı gibi birçok temayı hassasiyetle yerleştiriyor. Bu noktada farklı temaların birbiri içine geçtiği yapı, derdini son derece açık bir biçimde yansıtırken karakterlerin birbirini tamamlayan kimyasıyla birlikte yolculuğa seyirci de dahil oluyor. Klasik anlatı tarzını renklendiren sürrealist ögelerin varlığı ve şarkılar ise filmin en göz alıcı noktalarından. Hayallerinin peşinden giden tüm gençlere hediye bir yapım.
Ölü Mevsim
Sarsıcı bir olayın şokunu üstünden atmaya çalışan evli bir çifti odağına alırken toplumdaki farklı konuları da hikayesinin içine dağıtan film, Doğuş Algün’ün ilk uzun metrajı olmasına karşın özellikle doğru düzlemde ilerleyen aktarımıyla derli toplu bir görünüm sergiliyor. Filmin iki saatlik süresi, birden fazla odak noktası ve ana karakterin hikayesine eğilmek isteyen yönetmen için her ne kadar geniş alan sunsa da “Biraz daha kısa olabilir miydi?” sorusunu da sorduracak -kanımca uzatılmış- sahneleriyle gözden kaçmıyor. Filmin özellikle birçok noktasında olanı olduğu gibi anlatmadan merak duygusunu diri tutacak eksiklikleri bırakacak şekilde bilinçli bir şekilde kurulan senaryo yapısı, hiç kuşku yok ki Algün’ün en büyük kozu oluyor. Aile içi hesaplaşmalar, saklanan sırlar ve tahribatların yarattığı yıpratıcı ilişkilerle dallanıp budaklanan hikayenin yan yollara da sapan kısımları, filmin yarattığı dalgaların etki alanını genişletirken Funda Eryiğit ve Erdem Şenocak’ın performanslarına ek olarak Ece Yaşar’ın her ikisini gölgeleyecek şekilde zorlayan performansı, takdiri hak ediyor. Havada kaldığını düşündüğüm belli noktaları ile daha güçlü ve vurucu bir finalden uzak olsa da ele aldığı hikayeyi anlatmadaki başarısı ile diyalogların doğal yapısı, Algün’ün sonraki işlerini merakla beklemenin önüne geçmiyor.
Gönüllü
Toplumumuzun en büyük kanayan yaralarından biri olan kadına yönelik şiddet, uygulan(a)mayan yasalarla bir türlü bitmek bilmezken her gün en az bir kadının öldürüldüğü ülkemizde bunun önüne geçmek için inisiyatif alan en güçlü yapıların başında gelen Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, her türlü yıldırma politikasına rağmen korkusuzca kadınların sesini duyurmayı sürdürüyor. Yönetmenliğini Gelareh Kiazand ve Münire Armstrong’un yaptığı belgesel Gönüllü de, platformun kadın cinayeti mağdurları adına verdiği adalet mücadelesini her saniyesine buram buram sinen bir direnişin gücüyle yansıtıyor. İki koldan ilerleyen belgesel bir yandan platformun kapatılması talebiyle açılan davayı takip ederken bir yandan da gönüllülerin kadın cinayeti davalarındaki ilham verici çabalarını, dayanışmayı ve kadın hakları mücadelesi içindeki önemini gözler önüne seriyor. Bunu yaparken toplumun acı gerçekliğini gözler önüne seren hikayelerin varlığı boğazları düğümlerken kadınlara dünyada seçme ve seçilme hakkını ilk veren ülkelerden biri olan Türkiye’nin bugün karşı karşıya kaldığı acı tablo, olabildiğince objektif bir bakış açısıyla yansıtılıyor. Kadın, çocuk, sokak hayvanı veya bir ağaç dahi olmanın günden güne daha da zorlaştığı ve “insan” diye nitelendirmekten utandığımız katillere verilen cezaların caydırıcılıktan son derece uzak olduğu bir ülkenin bunca yıldır yaşanan vahşete bir son dahi verememesi, üzüntüyü öfkeye çeviriyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun bu ülke için varlığı her ne kadar üzücü bir övünç kaynağı olsa da mücadelenin kazanılacağı güne dek süreceği bu coğrafyada, bir gün aydınlık yarınlara da bu kararlılıkla ulaşılacağına dair inancımız her daim diri.
Animale (Hayvan)
Dört bir yanı erkeklerle çevrili Nejma’nın hikayesi ile dönüşümün izini usul usul süren stilize bir anlatım ortaya koyan film, Fransız tipi bir gerçeküstü bir western damarına sahip. Toksik erkeklik hissiyatının buram buram hissedildiği hikayede Nejma’nın çember içine dahil olmasıyla taşların yerinden oynarken intikam hırsının gerilimi tansiyonu yükseltiyor. Senaryonun gerçeklikten yan yola sapan bölümleri bu noktada hikaye özelinde absürt durmazken tam tersine yönetmen Emma Benestan’ın karakterine zerk ettiği intikam hırsının bir tezahürü oluyor. Adımları yere son derece sağlam basan film; toplum, ihanet, isyan, inkâr ve kendini kabullenme hikayesini fiziksel gücün kontrolden çıkışıyla harmanlayarak adeta taş gibi bir formda sunuyor. Yönetmenin sonraki projelerini merak takip etme isteği uyandıran takdir edilesi bir iş.
Kapak Fotoğrafı: İKSV
İlginizi çekebilir: Halil Şimşek’ten 44. İstanbul Film Festivali Günlükleri

Halil Şimşek 











Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!