Cansu Baydar ile: Neredeyse Kesinlikle Yanlış Filmi Üzerine
Dünya prömiyerini 81. Venedik Film Festivali’nin Orizzonti (Ufuklar) bölümünde yapan Cansu Baydar imzalı “Neredeyse Kesinlikle Yanlış”, Kuzey Amerika prömiyerini Sundance Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Cansu Baydar’ın ilk kısa filmi “Neredeyse Kesinlikle Yanlış”, Türkiye prömiyerini yaptığı Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kısa Film, Bakü Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Kısa Film, İzmir Kısa Film Festivali’nde ulusal yarışmada En İyi Kurmaca Film, SİYAD Ödülleri’nde En İyi Kısa Film, Akbank Kısa Film Festivali ulusal yarışma bölümünde En İyi Kısa Film dâhil birçok ödül kazandı. “Neredeyse Kesinlikle Yanlış”, 11- 22 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek olan 44. İstanbul Film Festivali’nde Kısa Film Yarışması bölümünde yer alacak.

Cansu Baydar’ın ilk kısa filmi olan “Neredeyse Kesinlikle Yanlış”, Suriye’deki savaştan kaçarak İstanbul’a göçen Hanna ile küçük kardeşi Nader’in hikâyesini anlatıyor. Dolapdere’de bir kuaför salonunda tırnak tasarımı yaparak geçimini sağlayan ve Almanya’ya yerleşme hayalleri kuran Hanna’nın genç bir kadın olarak kimliğini ve arzularını yaşamak ile küçük kardeşinin ihtiyaçları arasında denge kurma çabasını izleyeceğimiz film, zorla yerinden edilme ile daha iyi bir yaşam arayışının kesiştiği bir gökyüzü tasvir ediyor. Hanna rolünde Suriye asıllı Lübnanlı oyuncu Rahaf Armanazi’yi, Nader rolünde ise İsa Karataş’ı izleyeceğimiz filmde, Büşra Albayrak, Ferhat Akgün, Ubey Gül ve Dante rol alıyor. Görüntü yönetmenliğini Barış Özbiçer’in üstlendiği filmin sanat yönetmenliğini Görkem Canbolat, kurgusunu Doruk Kaya ile Çisem Baydar yaptı. Filmin posterinde Önder Sakıp Dündar’ın, fragmanında ise Fırat Terzioğlu’nun imzası bulunuyor. Yapımcılığını Sinan Yusufoğlu, Ceyda Yüceer, İzlem Genç, Ulaş Tuna Astepe ve Ali Farkhonde’nin üstlendiği filmin dünya satışı ve festival dağıtımını ise İtalya merkezli Lights On yürütüyor.
Dünyaya geldiğimiz andan bu yana ne çok zaman oldu. Sanki gerçekten hep buradaymışız gibi. Zaman ilerledikçe doğumumuzdan önce bile burada olduğumuzu düşündüğümüz anlar olur. Onun içinde bir noktada var olmak her zaman mümkün. Ama aslında olmak istediğimiz yere hep biraz daha varmış gibi hissederiz. Sanki ona giden gizemli bir yolculuğun içindeymişiz gibi. Tam olarak tanımlayamadığımız ve anlamlandıramadığımız meseleleri ‘gibi, sanki’ kelimeleriyle ifade etmeye çalışırız. Belki de hayatımızı anlamlandırmak için bir yol, bir form arıyoruz. Yaşamak; hayatta kalmak ve hayatta kalmak için yaptığınız her şeydir. Ya da evrene açılmak, onu keşfetmek, anlamak ve değiştirmek için yaptığımız her şeydir. Anlam ararken kendimiz hakkında keşfettiğimiz gerçeklerle, birbirimizle iletişim kurmanın, ortak yanlar bulmanın, birlikte hareket edebileceğimiz alanlar yaratmanın imkânını buluruz. Hayatımızla ilgili bir şeyler yaratmanın gücü etrafımızda olan bitenlerden, başkalarının beklentilerinden ve de onların sorularından kolay kolay sıyrılmaz. Bu yüzden dünyaya dair bildiğimiz, bildiğimizi sandığımız her şey hiçbir zaman doğru gelmez. Bu bizi bulunduğumuz yerlerde bizi arafta bırakır. Gitmek de kalmak da anlamını yitirir. Bazen de gitmek zorunda kalırız. Her nereye gidersek gidelim, nereden ayrılmak zorunda kalırsak kalalım “ev” tanımı yalnızlık anlarımızda ve mücadele alanlarımızda bize dayanak olur. Bu “ev” tanımı büyüklüğünden, gerçek anlamından öte bazen bir dil, bazen bir insan, bazen bir duygu, bazen de altında kendi hikâyemizi var etmeye çalıştığımız gökyüzü olabilir…
Cansu Baydar’ın yazıp yönettiği “Neredeyse Kesinlikle Yanlış”, bildiğimiz dünyaya dair her şeyi sorgulayan, bulunduğu yerde kendini var etmenin yollarını arayan bir insanın hikâyesini anlatır. Geleceğin belirsizliği, aidiyet hissi, yerinden edilmişlik, öteki hissetme / hissettirilme, toplumun dışına itilmişlik, kendini var etme gibi karakterinizin mücadelelerini katman katman inşa edip bir var oluş hikâyesi anlatan film, bir yerden gitmek ve orada kalmak arasında çelişki, mücadele yaşarken kendimize oluşturduğumuz ev tanımının da önemi vurguluyor. Cansu Baydar film hakkında “Yaptığımız film, Suriye’den gelen insanların hayatlarına yakından bakan ve bunu da umutsuzluktan imtina eden bir hikâye olduğu için benim ilgimi çekiyor.” diyor. Gökyüzünün ve bulutların altında kendilerine bir imkân yaratmaya çalışan iki kardeşin hikâyesini anlatan filme dair merak ettiklerimi Cansu’ya sordum.
“Neredeyse Kesinlikle Yanlış” filmi nasıl ortaya çıktı? Aklınıza ilk düşen fikirler nelerdi? Nasıl bir yolculuk geçirdiniz yazım sürecinde?
Yazım süreci epeyce uzun sürdü. Benim bir süredir kendi yazdığım filmi çekmekle ilgili merakım vardı. Başka kısa filmlerim de vardı realize edemediğim. 2021 yılıydı sanıyorum, Berkun Oya’nın Cici seti için İznik’e gitmiştik. Orada aylar süren ön hazırlık ve çekim aşamasında otel odasında İstanbul’daki sosyal hayatımdan uzaklaştığım, izole olabildiğim daha çok kitaplarla ve yazmakla haşır neşir olduğum bir dönemde zihnimde dönen şeyleri kaleme alabildim. İlk başlarda anne çocuk ilişkisi üzerinden bir şeyler vardı. Etrafımda olan birçok insanın beyin göçüyle yurt dışına taşındıkları bir dönemde gitmek ve kalmak arasında düşündüğüm bir süreçten geçiyordum. Ailem göçmen bir aile, babaannem genç denebilecek bir yaşta, 26 yaşında Türkiye’ye geliyor Yunanistan’dan. Dolayısıyla çocukluk ve ilk gençlik yıllarındaki özlemlerine dair hikâyelerle büyümüştüm. O yüzden gitmekle ilgili birtakım soru işaretleri vardı kafamda. Bunun üzerinden İstanbul’da yaşayan Suriyeli genç bir kadının hikâyesine bakma fikri doğdu. Ona böyle kardeşiyle kurduğu zorunlu ebeveynlik ilişkisi üzerinden hayatla ve aile ile kurulan bağlar üzerine bir şey çalışmaya başladım.
Filminizin ismi oldukça vurucu. Söylenmesi ve duyulması insan üzerinde “dur bak burada ne var” hissi veriyor. Çekici, çağıran bir tarafı var filmin isminin. Neredeyse Kesinlikle Yanlış ismine nasıl karar verdiniz?
Teşekkür ederim yorumun için. Ben de öyle düşünüyorum, çok seviyorum filmin ismini. Değiştirme fikri de gelip gidiyordu aslında. Biraz uzun ve filmle ilişkisi üzerine düşündüğüm süreçlerden geçtim. Filmin içeriği oluşmadan önce yukarıda anlattığım tema kadar bir şey varken aklımda filmin adına karar vermiştim. Sonrasında da değiştirmeme konusunda ısrar ettim kendime. Almost Certainly False (Neredeyse Kesinlikle Yanlış), Thomas Nagel’in “Bir Yarasa Olmak” diye makalesinin olduğu kitabın alt başlığı aslında. Filmin evreninde ve şu anda yaşadığımız dünya düzeninde neredeyse her şeyin tamamıyla yanlış olduğuna dair bir yere dokunuyor benim için. Bir yandan da ilk başta bu isme daha çok Thomas Nagel’in “Bir Yarasa Olmak” makalesinin içeriğinden dolayı karar vermiştim. Makale bir yarasa olmanın ne demek olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimizden bahsediyor. Ve ben de öznesi olmadığım bir hikâyeyi yazmaya karar verdim günün sonunda. Kendimle, göçmek ve kalmakla ilgili kararlar alırken göçtüğüm ve önceki halimle ilgili bilemediğim bir dünyanın içi. O yüzden benim için iki taraftan da filmi yazma adına motive eden bir isimdi.
“Aşağıdakilerden hangisi dünyamızla ilgili kesinlikle yanlıştır?” sorusunun cevabını ararken görüyoruz Nader’i. Filmin bildiğimiz dünyaya dair birçok sorduğu soru, sorguladığı cevaplar var. Hangi soruların peşinden yola çıktınız ve filminiz hangi cevapların tekrar gözden geçirilmesini vurgulamak istiyor?
Açıkçası benim öyle bir iddiam yok. Seyirci aslında belki o anlamda bir şeyler görüyordur mutlaka. Bu hikâyeyi ilk kaleme alırken kafamda sorunlar hiyerarşisi diye bir şey oluşturmuştum. Hatta küresel ısınmaya dair şeyler de vardır. 4,5 milyar yaşında dünya ve küresel ısınma şu an çok ciddi bir kriz. Ve hemen bunun neticesinde iklim sebebiyle iklim göçleri de başlayacak. Benim filmde ele aldığım savaş sebebiyle bir zorunlu göç, zorla yerinden edinme gerçekleşiyor. Dolayısıyla bu sorunlar hiyerarşisine baktığımızda kendi kafamda şunu sürekli şunu sorguluyordum; Bu insanlar öldürülüyor hemen yanımızdaki bir ülkede, gelmeyip de ne yapacaklar? Benim bile karakter geçmişinde hayal edemediğim kadar korkunç şeyler yaşadı muhtemelen. Ve dünyanın hali ortada. Film, Hanna’yı gerçek ve hayatın içinden kılmaya çalışarak biraz empatinin altını çizmeye çalışıyor belki de. Yarın, her an hepimizin başına gelebilecek bir şey yaşıyor Hanna ve ona rağmen mizahıyla, renkleriyle tutunuyor hayata.
“Neredeyse Kesinlikle Yanlış” filminde Suriye’deki savaştan kaçarak geldiği İstanbul Dolapdere’de bir kuaför salonunda tırnak tasarımı yaparak geçimini sağlayan ve Almanya’ya gitmeyi hayal eden genç Hanna ile küçük kardeşi Nader’in hikâyesi anlatılıyor. O noktada da bir mücadeleye giriyor Hanna. O mücadele içerisinde şimdisine bakarken seyirci olarak geçmişi ve geleceğiyle ilgili az çok bir şeyleri tahmin edebiliyor ya da ön görüyoruz. Siz Hanna’nın geçmiş ve geleceğini ne kadar hayal ettiniz?
Komiktir belki, filmi ilk yazdığımda, ilk versiyonda Hanna gitmişti Almanya’ya. Ve hiçbir şey değişmiyordu. Bir haliyle hayal ettiği o ideale ulaşamamıştı. O bagajı taşıyoruz, götürüyoruz her yere; geçmişi de kimliğimizi de bir şekilde… Dolayısıyla film öyleydi, geleceğine dair “gitti ve hiçbir şey değişmedi” diye cevap verebilirim. Geçmişe dair de o zorunlu ebeveynlikten dolayı muhtemelen büyük acılar yaşandı, kardeşiyle baş başa kaldılar bu hayatta gibi bir durum söz konusu.

Bulunduğu yerde kendini var etmenin yollarını arayan bir insanın hikâyesini anlatırken karakterin şehirle kurduğu ilişki de önemli bir hal alıyor. Hanna’nın şehirle kurduğu ilişkiyi nasıl tanımlarsınız? Siz kendinize nasıl bir şehir anlatısı yaratmak istediniz?
Hikâyeyi Berlin’den İstanbul’a alma sebebim, Suriye ile Almanya arasında bir araf olarak görmekti Türkiye’yi. İstanbul da bir köprü Hanna için. Bir geçiş noktası günün sonunda ve mekân olarak da Tarlabaşı’nı seçtik. Oranın renkli sokakları, renkli kültürü sebebiyle seçtik. İstanbul gürültülü bir şehir ama ben çok tehditkâr görmüyorum şehri. Zor bir şehir ama o kaosun içinde mücadele ruhu var. Hanna’nın içinde olan mücadele ruhu şehrin içinde de var bence.
Geleceğin belirsizliği, aidiyet hissi, yerinden edilmişlik, öteki hissetme / hissettirilme, toplumun dışına itilmişlik, kendini var etme gibi karakterinizin mücadelelerini katman katman inşa edip bir var oluş hikâyesi anlatıyorsunuz. Parçası olduğumuz ya da olamadığımız yaşam mücadelesinde herkesin hikâyesinden bir şeyler taşırız bünyemizde. Başka hangi katmanlar var Hanna’nın hikâyesinde?
Bir kere karakterin kadın olmasından kaynaklı bence bütün dünyada kadınların maruz kaldığı bir şeylere maruz kalıyor. Bence önemli katmanlarından biri bu. Diğeri de tabii ki kimlik katmanı. Sosyo – ekonomik bir katmanı da var diye düşünüyorum, mekân tercihlerini de biraz öyle bir yerden yaptık. Gençlerin yaşadığı sorunlara dair birtakım şeyler var. Kendi hayatımdan referanslar olarak babaannemin bir halini görüyorum Hanna’da. Birçok kadın arkadaşımın bir halini görüyorum. Kurduğu mücadele zincirinde bir şekilde Almanya’ya gitmek istiyor ama bir yandan da Mars’a gitmek istiyorum şakasını da yapıyor. Çünkü dünyanın “neredeyse kesinlikle yanlış” olduğunu düşünüyor. Komple buradan uzaklaşmak istiyor. Yaptığı tırnak tasarımıyla gökyüzü arasında bir bağlantı kurmaya çalıştım açıkçası. Orada hem gitmek hayaliyle hem de bir meslek edinmek ve belki de meditatif bir şekilde sorunlarından uzaklaşmakla ilgili bir köprü kurmaya çalıştım. Bunların da bir değer katman olduğunu düşünüyorum.
Gökyüzü filmin anlatısında ferah bir durak olarak yer alıyor. İki kardeş bulutlarda kendilerine yerleşebilecekleri bir yer bulmuş gibi hissediyorlar diye düşünüyorum. Gökyüzü iki kardeş için nasıl bir imkân ve ihtimal barındırıyor? Sonuçta iki kardeşin de gökyüzü üzerinden kurdukları bir hayal var.
Nader’inkini biraz daha savaş merakı üzerinden kurguladım. Bir erkek çocuğu olduğu için tam olarak da anlam veremediği, ne olduğunu bilmediği çocuksuluk eklemek istedim. Bunda da Berkun Oya’nın setinde, İznik’te okuduğum kitaplardan olan Virginia Woolf’un Üç Gine kitabının etkisi olduğunu düşünüyorum. Çok güzel bir kitap, okumayan herkese tavsiye ederim. Bu kitap aslında savaşa, faşizme bir erkeklik sorunu olarak bakıyor. Ve ben bu sorunu küçük bir erkek çocuğunu indirgeyerek aslında bunun ne kadar çocuksu, düşünülmemiş hamleler olduğunu ve çok içselleştirildiğini düşündüğüm bir yerden yapmaya çalıştım. Elbette küçücük bir çocuk ve kötü niyet barındırmıyor. Fakat bütün düzen ona öyle bir şey özendiriyor ve dayatıyor ki o savaş uçağını gökte görmek istiyor gibi bir bakışı var Nader’in gökyüzüne. Hanna’nın ise orada bir uçak görünecekse o uçak Almanya’ya giden uçak olacak gibi bir hayali var. O gökyüzü, o boşluk, her yerde olabilirim duygusu Hanna için biraz daha uçsuz bucaksızlık ve bilinmeyen gelecek ama o bilinmeyen geleceğe de endişeyle değil de umutla baktığı bir yer diye düşünüyorum.
Filmin gitmek ve kalmak arasında gidip gelen yanı, kendi kişisel hikâyenizle kesişen noktası. Bir yerden gitmek ve orada kalmak arasında çelişki, mücadele yaşarken kendimize oluşturduğumuz ev tanımı önemli bir mesele haline geliyor. Yalnız kaldığımızda ev tanımı yaşam mücadelemizde önemli bir mesele haline geliyor. Bir düşünce, bir insan, bir duygu, geçmişimizden taşıdıklarımız bazen ev tanımı olabiliyor. Gitsek de, kalsak da yalnız kaldığımızda hep onunla beraber oluyoruz. Sizin için ev tanımının nasıl bir şey olduğunu sormak isterim.
Reyhan Karaca’nın bir sözüyle başlamak istiyorum; “Gitmek mi zor, kalmak mı zor?”. Gitmek hiç kolay bir şey değil. Gitmek zorunda kalıyorsun bence, öyle bir durum var. Bu çok açık ve net. O yüzden de buna “zorla yerinden edilme” diyoruz. Bu hikâye de zorla yerinden edilmiş bir kadının hikâyesi. Benim için ev; arkadaşlarım, ailem, aslında sosyal ortamım demek bir yerde. Ve dilim galiba. O ilk 0 – 3 yaşta anne ile kurulan bağ, ondan öğrendiğimiz dil, kendi ana dilimle iletişim kurabilmek çok kıymetli ve herkesin en temek hakkı. Elbette yabancı bir dil öğrenmek müthiş bir şey, dünyanın her yerinde farklı kültürlerle iletişim kurabilmek harika bir şey. Ama ev günün sonunda dil. Duygularını en net ifade edebildiğin, sanatsal bir ifade ve basit bir sosyalleşmeyse bu orada aklındaki geçeni en net ifade edebildiğin halin herhalde kendini en güvende, evde hissettiğin halindir. En azından benim için öyle.
“Neredeyse Kesinlikle Yanlış” filmini önermek istersen nasıl bir cümle ile önerirsin? İnsanlar neden izlesinler bu filmi, ne bulacaklar filmde?
Nasıl konuların etrafında döndüğünden bahsettik. Önümüzdeki aylarda birçok festivalde olacak. Filmin festival dolaşım süreci devam ediyor. Umarım ilgilerini çeker ve bakarlar. Bütün filmler öyle değil mi, birinin hayatına yakından bakıyoruz. Yaptığımız film, Suriye’den gelen insanların hayatlarına yakından bakan ve bunu da umutsuzluktan imtina eden bir hikâye olduğu için benim ilgimi çekiyor. O yüzden o mücadeleye bakmakta fayda var diye düşünüyorum.
Kapak Fotoğrafı: Cansu Baydar – Okan Erkmen
İlginizi çekebilir: Emre Eminoğlu’nda Yönetmen Türker Süer ile Gecenin Kıyısı Üzerine

Enes Kudu 








Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!