Yaşadığın ülkeyi, aileni, sevdiklerini, alışkanlıklarını bırakıp yeni bir kültür, yeni bir ülke ve lisanla tanışmak, insanlarına alışmak, her şeyini bırakıp yeni bir hayata başlamak, daha iyi koşullarda yaşamak için çok çalışmak, hasret ve özlem içindeyken hep sabretmek, vazgeçmemek… Bu bir göç edenin, gurbetçinin öyküsü. Bir yanda gurbet, bir yanda memleket. Gidenler de oldu, yerleşemeyen, arada kalan ve geri dönen de. Ama hikâyeleri, yaşadıkları hep onlarla kaldı. Göç etmek kolay değil. “Yaşamayan anlayamaz göçü” derler ya, aynen öyle. Ben gurbetçi çocuğu değilim, ailemde hiç gurbetçi de yok, ama nedendir bilinmez dinlediğim hiçbir hikâyede duygularıma engel olamıyorum. Sesini kaydedip gönderenlerden türkü söyleyenlere; babasının bavuluna girmek isteyenlerden aşk acısını mektupla anlatanlara kadar binlerce gurbetçi hikâyesi var. Her göçün farklı bir hikâyesi, her hikâyenin de hissettirdiği farklı bir duygu var. Bu yazıda da bu hikâyelerden birini duyurmak, o duyguları anlatmak istiyorum.

csm_4704_ae569ff354348c9_58dab42b6e
Ruhr Müzesi’nden Göç Sergisi | Fotoğraf Kaynağı: Ergun Çağatay

Almanya yolculuğu nasıl başladı?

1960’lı yıllarda, Türk işçiler ve aileleri, Almanya’nın büyük işgücü talebini karşılamak ve daha iyi ekonomik koşulları elde edebilmek için Almanya’ya göç etti. Doğup büyüdükleri ülkeye, beraber oturdukları sofraya, her sabah ekmek aldıkları fırına, önünden geçtikleri sokağa, evlerine “hoşça kal” dediler. “İş gücü Anlaşması” kapsamında çalışmak için Almanya’ya giden Türk işçiler başlangıçta birkaç sene Almanya’da kalıp o süre içinde çalışıp biriktirdikleri parayla memleketlerinde iş kurmak veya ev, araba almak istiyorlardı. Aslında bazılarının Almanya’da uzun süre kalmak veya yerleşmek gibi bir düşünceleri yoktu. Türk işçilerin Almanya’da geçici oldukları düşüncesi onların misafir işçi “Gastarbeiter” olarak adlandırılmasına neden oldu.

Ailelerini, çocuklarını bırakıp, geri dönüşlerinde daha iyi bir yaşam sürme umuduyla çıktıkları yolda ne maceralar yaşadılar bilinmez. Dilini, kültürünü, insanını bilmedikleri bir ülkeye giden insanları ayakta tutan şey ülkelerine döndüklerinde daha iyi bir geleceğe sahip olmaktı. Hepsinin farklı bir öyküsü, farklı bir yaşam tecrübesi var. Bu insanlardan biri de İsmail Salman. 

“Sevgili ve Muhterem Dedeciğim” ile başlıyor mektubuna İsmail Salman. Hikâyeyi yeğeni Elvan Salman’dan dinliyoruz. Dedesine ve ninesine gurbetten hasretle şu satırları yazmış:

mektup-2
İsmail Salman’ın Stuttgart’tan memleketine yolladığı mektup (1979) | Fotoğraf Kaynağı: Elvan Salman

“Sevgili ve Muhterem Dedeciğim!

Satırlarıma başlamadan evvela sonsuz sevgi ve selamlarımı iletir, hasret ve hürmetle ellerinizden öperim.

Dedeciğim, göndermiş olduğunuz en az kendiniz kadar kıymet taşıyan değerli mektubunuzu aldık. Ne kadar sevindik bilemezsiniz. Ben de sizleri sevindirmek için şu sağlık pusulamı karalıyorum.

Dedeciğim ve Neneciğim, nasılsınız? İyi misiniz? İyisinizdir inşallah, daima da iyi olup mutlu ve esen günler geçirmenizi cenabı Allah’tan duacıyım. 

Sizde biz yavrularımızdan, soracak Allah’ımıza şükür bizler çok iyiyiz. Vücutlarımız sıhhatte, işlerimiz çok iyi. Tek arzumuz memleket ve sizlerin hasreti. Sağlık olsun inşallah, bir gün o da son olur.

Dedecim benim ve Hamide’nin durumu çok iyi. Bizler için hiç düşünmeyin, Neriman Ablam ile devamlı temas halindeyiz. İyiler, telefonla görüşüyoruz. Geçenlerde dışarıdaydık. Buralarda yaramaz havadis yok. Sizlerde de yoktur inşallah.

Burada ayrıca anam, babam, Kemal sonsuz selamlarını iletirler ve hasretle ellerinizden öperler. Burada satırlarımı istemeyerekten son verirken tekrar her ikinizin ellerinden hasretle öperim. Ayrıca Abdurrahman abemgilin cümlesine selamlarımız sonsuzdur.

Bizi soranlara çok selamlar.”

10.12.1979

İsmail Bey’in babasının memleketten ilk ayrılığı çok eski yıllarda Fransa ile başlamış, daha sonra oradan Almanya’ya göçmüş. Yerleşen ve düzenini oturtan her göçmen gibi o da yavaş yavaş ailesini yanına almaya başlamış. İlk önce büyük oğlu sonra da küçük oğlunu yanına almış. Ortaokul yıllarında Stuttgart’a göç eden İsmail Bey, orada bir meslek okuluna giderek tesisat işini öğrenmiş. Hatta işleri yavaş yavaş büyüterek iyi bir mal varlığı da edinmiş. Dahası, sonraları “Restaurant Aspendos” isimli bir restoran açmış ve yaşadığı süre içerisince orayı işletmiş. Daha sonra çocukları, üniversiteden mezun olduktan sonra babalarının açtığı restoranı işletmeye devam etmişler. Şu anda Stuttgart’ta birçok kişinin uğrak yeri olan Aspendos ziyaretçileri tarafından çok beğeniliyor.

Elvan Hanım’a Almanya’ya göç öyküsünde babasını soruyorum. “Ben 1,5 yaşındayken vefat etti babam, 26 yaşında idi o zaman.” diye cevaplıyor beni. O anda içim burkuluyor, pişman oluyorum sorduğuma. Elvan Hanım babası vefat edince annesi ile birlikte 1987 Temmuz ayında henüz 2,5 yaşındayken Türkiye’ye dönüş yapmış. “Benim amcamla teyzem evli. İki kardeş ile iki kardeş evli yani. Benim yengem ya da eniştem olmadı. Teyzemin eşi zaten amcamdı. Amcama da babam erken vefat ettiği için ‘baba’ derdim.” diye ekliyor.

Stuttgart’taki yaşamları Elvan Hanım’ın annesinin özlemle andığı bir yaşam değil. Dedesi ve kuzenleri ise hâlâ Almanya’da yaşıyor. Dedesi altı ay Almanya’da, altı ay ise Türkiye’de kalıyor. Almanya’ya göç etmeden önce Burdur’da iş imkânlarının çiftçilik ve besicilikle sınırlı olduğu o zamanlar köy statüsünde olan Burdur’un ilçelerinden Karamanlı’da yaşıyorlarmış. Çiftçilik ve besicilik o dönem için iyi bir iş olarak sayılsa bile bunun için bir olanak yokmuş. Ve böylece Almanya’ya bavullar toplanmış. Oraya gittiğinde ise Bosch şirketinde işe başlamış. “Köken olarak kendini nereye daha yakın görüyor peki?” diye soruyorum Elvan Hanım’a. “Almanya’nın düzenine, orada yaşamaya alışkınlar. Tabi onlara sormak lazım ama ben bir yabancılık çekme durumu gözlemlemiyorum. Özellikle kuzenlerim tüm düzenlerini Almanya’da kurmuş durumdalar. Ancak 3. nesil de dahil olmak üzere, hepsi kendini ‘Türk‘ olarak tanımlarlar. Hatta kendilerini Türkiye’deki bir Türk’ten daha Türk olarak kabul ediyorlar diyebilirim.”

Bize bu hikayeyi tüm içtenliğiyle anlatan ve mektubu paylaşan Elvan Salman’a sonsuz teşekkürler.

Sevgili okur, göçmenlerin sınırların ötesinde umutla ve özgürce yaşayabildiği bir dünyaya kavuşma dileğiyle…

Kapak Fotoğrafı: Ergun Çağatay

İlginizi çekebilir: Dilay Muran’dan Pelin Şener ile Almanya’da Göçmen Kadınlar Birliği Üzerine Röportaj