Granada’ya gelen herkesin yolu eninde sonunda El Hamra’ya düşüyor. Boşuna değil tabii, bu saray yalnızca Endülüs’ün değil, tüm Avrupa’nın en etkileyici yapılarından biri. Dağın yamacına kurulmuş bu kompleks, içinde bahçeler, askeri yapılar, saray odaları ve islam mimarisinin en ince detaylarını barındıran kendine has bir dünya. 13. yüzyıldan itibaren Nasrid Hanedanı tarafından inşa edilen El Hamra, “kırmızı” anlamına gelen adını gün batımında aldığı kızıl ışıktan alıyormuş. Duvarlardaki Arapça yazılar, kubbelerdeki oyma desenler ve serin havuzlar arasında dolaşırken, “Buraya iyi ki yazın ortasında gelmedik” nidaları atarak süzüldük biz, henüz yolu düşmemiş olanlara da böyle bir notu ben düşmüş olayım en baştan. Hatta bir diğer kritik notu da düşüp öyle devam edeyim, saraya bilet almak için ya çok planlı olup birkaç ay öncesinden harekete geçmeniz gerekiyor, ya da son bir iki günde sürekli web sitesinde sayfa yenileyerek pusuya yatmanız gerekiyor. Aksi takdirde işiniz kolay değil…

dscf3111
Fotoğraf: Eralp Alper

Ziyaretin en büyüleyici bölümüyle başlayalım, orası da tartışmasız bir şekilde Nasrid Sarayları. Gözünüzü ayırdığınız veya kırptığınız her an ihtişamına ve güzelliğine karşı geliyormuş gibi hissettiğiniz bu atmosferde; geometrik desenlerle dolu odalar, ışığın ve gölgenin dans ettiği iç avlularla birleşiyor. Özellikle Aslanlı Avlu, sembolik anlamlarıyla da dikkat çekiyor. On iki mermer aslanın taşıdığı havuzun etrafındaki sütunlar, Endülüs İslam sanatının zirvesi (olaya hakimim!). Her detayda ruha hitap eden bir sadelik var. Oymalar aynı zamanda dönemin felsefesini, inancını ve doğayla kurduğu ilişkiyi yansıtıyor.

dscf3163
Fotoğraf: Eralp Alper

Generalife Bahçeleri’ne gelelim. Burası ise El Hamra’nın sakin yüzü. Saray yaşantısının dışında, sultanların dinlenme alanı olarak tasarlanmış. İç içe geçmiş teraslar, fıskiyeler ve su yolları burada estetikten çok huzur için var sanki. Su sesi her yere eşit dağılıyor, çevreniz sessiz ama canlı. Manzara ise verimli topraklarıyla meşhur Granada ovasına doğru açılıyor; bir yanda şehir, bir yanda Sierra Nevada dağları… Burada yürürken insan bir durup, kendinden önce kaç jenerasyonun bu topraklara gelip göçtüğünü düşünmeden edemiyor.

dscf3054
Fotoğraf: Eralp Alper

Konfor açısından da bir hatırlatma ekleyeyim araya: Yokuşlu yolları ve geniş alanı düşününce rahat bir ayakkabı şart. Yaz aylarında gölgeli alanlar çok kıymetli, suyunuzu da yanınıza almayı unutmayın. Sabah erken saatlerde gitmek, hem kalabalıktan hem de sıcaktan kaçmak için en mantıklısı olabilir. Son olarak da yanınızda bir rehber veya ‘audio’guide’ olursa şahane olur, gerçi şu devirde chatgpt veya muadili bir uygulamaya harika bir tur planı da çıkarttırılabilir. Yeniliklere açık olmayı severim…

Dönelim sarayımıza. El Hamra, İslam mimarisinin Batı’daki en güzel örneği olmasının ötesinde, bir “dönem hayalinin” taşa işlenmiş hali. Her duvarda tekrar eden “Allah’tan başka galip yoktur” yazısı, karşılıksız ve koşulsuz duyulan inanç hissini tüm atmosfere yayıyor. 1492’de Hristiyanların Granada’yı ele geçirmesiyle buradaki hayat sona ermiş ama El Hamra ayakta kalmış. Sonraki yüzyıllarda unutulmuş, hatta bir dönem askeri barınak olarak kullanılmış. Neyse ki 19. yüzyılda yeniden keşfedilen değeriyle birlikte restore edilmeye başlanmış. Bugün gördüğümüz hali, yüzyıllık çabanın ürünü.

dscf3123
Fotoğraf: Eralp Alper

El Hamra’nın en ilginç detaylarından biri de şu: Sarayın birçok bölümünde Arapça şiirler bulunuyor ve bunların büyük kısmı dönemin şairlerinden İbn Zümrâk’a ait. Bu dizeler, bazen bir çeşmenin ağzından konuşuyormuş gibi yazılmış (evet deli işi); mesela “Suyun sesiyle konuşurum, bak nasıl düşerim taşlara” gibi ifadeler yer alıyor. Yani El Hamra’yı şairane bir mekan olarak tanımlamak, ona en yakışacak tanımlamalardan biri bence… Bu da yapının sanatın farklı alanlarını nasıl iç içe geçirdiğini gösteriyor.

dscf3108
Fotoğraf: Eralp Alper

Sarayı gezerken politik, kültürel ve estetik açıdan beslenerek incelemek çok keyifli. Bence El Hamra’nın büyüsü, gösterişliliğini anlatmaya çalışmadan anlatabilmesinde gizli. Hatta tarihi de bu dediğimle tutarlı. Herkesin bir duvar, bir çeşme ya da bir manzara karşısında durup iç geçirdiği bir an mutlaka oluyor. Gezerken sizin dışınızda gezen diğer turistleri gözlemlemek bu açıdan çok zevkli. Sonuç olarak; başlıkta da dediğim gibi Avrupa’nın en güzel sarayı. Umarım yolum bir gün tekrar düşer!

Kapak Fotoğrafı: Eralp Alper

İlginizi çekebilir: Damla Sekman’dan Sevilla