Duyarsızlık Kültürü: Toplumsal Tepkisizliğin Ruh Hâli
Bu cümleyi duymadığımız gün neredeyse yok gibi. Hayat pahalılığı, işsizlik, kadın cinayetleri, iklim krizi ya da adaletsizlik… Ne zaman sistemsel bir sorunla karşılaşsak, ekranlardan ya da sohbet aralarından bu cümle sızıyor. İlk bakışta sıradan, belki de masum bir ifade gibi görünse de aslında çok daha derin bir kültürel anlam taşıyor. Çünkü bu söz, zamanla sadece bir tepkisizlik ifadesi olmaktan çıkıp, toplumsal bir ruh hâline dönüşüyor. Bu dönüşümde medyanın ve popüler kültürün rolü ise hayli büyük.

Kültürel kuramcı Stuart Hall’un temsil anlayışından yola çıkarsak, medya sadece dünyayı yansıtmıyor; onu yeniden üretiyor. Televizyon dizilerinde, haber bültenlerinde ya da sosyal medya içeriklerinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bu “yapacak bir şey yok” söylemi, gerçekliğimizi şekillendirmeye başlıyor. Hall’un dediği gibi, temsil edilen şey yalnızca bir görüntü değil; o görüntüye yüklenen anlamdır ve anlamlar, toplumsal bilinçte yer ediniyor.
Duyarsızlık Kültürü

Bu tekrarlarla birlikte bir tür duyarsızlık kültürü oluşur. Ne hissetmemiz gerektiğini, neyin “normal” olduğunu medya aracılığıyla öğreniriz. Sürekli karşılaştığımız krizler artık bize olağan gelir; öfke, sorgulama ya da kolektif tepki yerini iç çekmelere ve edilgenliğe bırakır. Medya, “yapacak bir şey yok” dedikçe, biz de yapmamayı öğreniriz.
Popüler kültür de bu süreci besliyor. “Hayat böyle”, “kader”, “düzen bu” gibi kalıplar, şarkı sözlerinden televizyon dizilerine, reklam kampanyalarından sosyal medya içeriklerine kadar hemen her yerde karşımıza çıkıyor. Böylece, bir yandan “kader” gibi pasifleştirici kavramlarla sorumluluk gökyüzüne fırlatılırken, diğer yandan kişisel gelişim mottolarıyla tüm yük bireyin omzuna bırakılıyor. Medya ise bu döngüyü tekrar ederek normalleştiriyor. Dizi karakterleri “Hayat böyle” deyip kaderine razı oluyor, şarkılar “Alışmalıyım yoksa deliririm” diyor, influencer’lar “pozitif kal” önerileriyle çözüm üretir gibi yapıyor. Ama kimse sorunun kaynağını kurcalamıyor.

Büyük, karmaşık ve çoğu zaman sistemsel olan problemler, kişisel hikâyelere indirgeniyor. Zor durumlar karşısında verilen tavsiye genellikle şudur: “Daha çok çalış ve olumlu düşün.” Çünkü başka bir seçenek olduğu pek gösterilmez. Oysa bu söylemlerin sürekli yinelenmesi, hem duygusal hem de toplumsal bir uyuşmaya neden olabilir. İnsanlar yalnızca kendilerinden sorumlu olduklarını düşündüklerinde, kolektif dayanışma ihtimali de giderek zayıflar. Tam da bu yüzden, “Yapacak bir şey yok” demek, bazen farkında olmadan hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimize inanmak anlamına gelir.
Sonuç? İnsanlar artık haberleri izlerken şaşırmaz, adaletsizlikleri gördüğünde tepki vermemeye başlar. Çünkü içten içe zaten “Başka bir şey mümkün değil” düşüncesi yerleşmiştir. Bu noktada “yapacak bir şey yok” bir cümle değil, bir duygulanım rejimi; hissizliğin, kabullenişin ve hareketsizliğin adı oluyor.
Oysa bu dili çözümlemek, alternatif düşünme yolları yaratmak için bir fırsat olabilir. “Yapacak bir şey yok”cümlesi her söylendiği an, aslında “Bir şey yapılabilir” ihtimalinin üstünün örtülmesi anlamına geliyor. Belki de yapılacak en önemli şey, bu cümleyi söylemeden önce bir an durup düşünmek: Gerçekten mi, hiç mi yapılacak bir şey yok?
Kapak Fotoğrafı: Mohammed Nohasi – unsplash.com
İlginizi çekebilir: Zehra Kalaycı Erdiren’den Karnavalesk

Zehra Kalayci Erdiren







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!