Sinema ve fotoğrafın, gerçeği temsil etmekten öte onu yeniden inşa ettiği bir çağdayız. Geçtiğimiz günlerde, İtalya’da ödülle dönen Post Truth filmi ve Paris Photo’da Edward Burtynsky ile birlikte sergilediği Hypertopographics serisiyle uluslararası sanat sahnesinde eş zamanlı bir yankı uyandıran Alkan Avcıoğlu, tam da bu inşanın kodlarını çözmeye odaklanıyor. Hareketli ve hareketsiz imgelerin arasındaki sınırları yapay zeka ve yeni teknolojilerle bulanıklaştıran; izleyiciyi Baudrillard’ın öngördüğü “hipergerçeklik” evreninde konforlu alanından çıkmaya davet eden bir üretim pratiği bu. Sanatçının mutlak otoritesinden bağlam kuruculuğuna evrildiği bu yeni dönemde; Avcıoğlu ile hakikat, simülasyon ve imge bombardımanı üzerine zihin açıcı bir sohbet gerçekleştirdik.

paris-photo-photo-credits-gokhan-gokcay-2
Alkan Avcıoğlu | Fotoğraf Kaynağı: © Gökhan Gökçay

Geçtiğimiz süreçte ardı ardına iki önemli gösterim gerçekleşti: İtalya’da festivallerde gösterilen filminiz ve Paris Photo’daki yeni sergilenen eserleriniz. Sinema ile fotoğraf arasında gidip gelen bu üretim döneminde, bu iki mecra sizin için hangi ortak düşünsel noktada kesişiyor?

Fotoğrafı tek bir an, sinemayı da akan zaman sanıyoruz ama ikisi de aslında aynı şeyi yapıyor: Dünyadan bir parçayı bağlamından koparıp ona bir anlam rejimi giydiriyor. Yeni bir sanatsal bağlam içine yerleştiriyor. Ben de en çok bu bağlam üzerine kafa yoruyorum diyebilirim. Hareketli veya hareketsiz imgelerin alışılagelmiş temsillerinin dışına çıkmaya, bağlamlara dair ezber bozmaya çalışıyorum. Nitekim hem sergilerimde hem de film çalışmalarımda fotografik gerçekliğin kökenlerini sorgulayarak yola başlıyorum. Günümüzde kameranın gerçeklikle olan dizinsel bağı ortadan kalkmış durumda. Aslında bunu çok iyi biliyoruz.

Bir imgeler bombardımanı çağında yaşıyoruz ve karşımıza çıkan imgelerin gerçeği artık direkt olarak temsil etmediğini, manipülasyon yaptığını çok iyi biliyoruz. Sosyal medyadan politikaya, sanattan kendi çektiğimiz fotoğraflara ve videolara kadar her şeyin içinde bir kurmaca, bir performans, bir sahtelik var. Ama yine de her şey normalmiş gibi devam ediyoruz. Sorgulayacak vaktimiz yok. Bir nevi Baudrillard’ın öngördüğü hipergerçeklik çağındayız, kopyaların, ya da daha doğrusu temsillerin gerçeğin kendisinin yerine geçtiği bir çağda.

Benim de böylesi bir çağda sihirli bir değneğim ya da hazır bir çözüm reçetem yok ama hem film hem de resimlerde yerleşik temsil alışkanlıklarını zorlayan yeni bir görsel dilin peşindeyim. Cevaplar üretmekten çok, imgelerin artık otomatikleşmiş anlamlarını bozmak; izleyiciyi o güvenli, kolay açıklamaların dışına çekmek istiyorum. İzleyicinin bir an durmasını, alıştığı görüntülere yeniden bakmasını, gerçeklik duygusunun nerede ve nasıl kurulduğunu sorgulamasını önemsiyorum. Çünkü bugün bana göre asıl estetik ve politik alan, net cevaplar vermekten ziyade, o cevapların sağladığı konforu kırmakta yatıyor. Bu da didaktik bir stratejiden ziyade, detayların boğucu yoğunluğunu kullanan, çok katmanlı ve çok perspektifli bir yaklaşım gerektiriyor.

post-truth-audience-award
Alkan Avcıoğlu

Varşova Film Festivali’nde prömiyeri yapılan ve daha sonra İtalya’da FrontDoc’tan İzleyici Ödülü ile dönen filminiz Post Truth, insanın gerçeklik algısının kırıldığı ve bilgi ile kurgu arasındaki sınırların çözüldüğü bir dönemi ele alıyor. Bu filmi şekillendiren temel düşünce sizin için neydi? Fikir, çalışma süreci ve ilk geri dönüşler hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bir araç olarak kullanıldığında yapay zekanın hikaye anlatımına gerçekten taze bir soluk getirebileceğini düşünüyorum. Filmin çıkış fikri de buraya dayanıyor. Herkes yapay zekayla Hollywood tarzı, gösterişli işler üretmenin peşindeyken, ben bu aracın belgesel türü için çok daha manidar ve yenilikçi bir potansiyel taşıdığını düşündüm. Yapay görüntülerle sahte bir çağı belgelemek hakikate yaklaşmak için bir stratejiydi. Filmin konseptini geliştirirken başlangıç noktalarımdan bir tanesi, filmde de yer verdiğim Körfez Savaşı’ndaki petrole bulanmış karabatak kuşunun ikonik görüntüsü idi. Savaşa dair popüler kültürde yer etmiş bu görüntünün daha sonradan sahte olduğu ortaya çıkmıştı, yani ABD’nin askeri operasyonuna kamuoyu desteği kazanmak için üretilmiş kurmaca bir görüntüydü. Ben de bu kuşu duygu mühendisliği üzerinden yapılan kitlesel manipülasyona dair maruz kaldığımız binlerce görüntünün sembolü olarak kullandım. Ve oradan hareketle yapay zeka ile üretilen sentetik gerçekliğin, daha hakiki olduğunu çünkü hiç değilse sahteliği aynaladığını önerdim.

Bu bağlamda filmin gerçeklik algısı üzerinden bazı sorgulamaları ve kapısını araladığı yeni felsefi tartışmaları var diyebilirim. İlk geri dönüşler son derece pozitif oldu. Yapay zeka ile sinema deyince pek çok insan tepki göstermeye hazır olsa da, bu filmin önyargıları kırdığını gördüm. Hem eleştirmenlerden tam not aldı hem de film festivallerinden ciddi derecede bir kabul gördü. Köklü ve prestijli festivallerde gösterildi ve eleştirel anlamda heyecanla karşılandı. Yaklaşık iki yıla yayılan yapım sürecinin ardından filmin bu şekilde karşılık bulması benim için anlamlıydı.

post-truth-stills-3a
Alkan Avcıoğlu 

Paris Photo 2025 katılımınızdaki yeni Hypertopographics işlerinde mekanın çok katmanlı, hiper yoğun bir temsilini arıyorsunuz. Hypertopographics kavramı sizin için nasıl ortaya çıktı ve bugün hangi biçimlere evrildi?

Hypertopographics, Kanadalı efsane fotoğrafçı Edward Burtynsky ile birlikte geliştirdiğimiz yeni bir konsept ve koleksiyon. Onunla son bir yılda yaptığımız görsel ve düşünsel bir diyaloğun ürünü. Bu çalışmalar, Burtynsky’nin uzun yıllardır sürdürdüğü geniş ölçekli endüstriyel manzara bakışını, günümüzün aşırı yoğun, çok katmanlı ve küresel ölçekte iç içe geçmiş gerçeklik koşullarıyla yeniden düşünme ihtiyacından doğdu. Bu noktada benim yapay zeka ile geliştirdiğim perspektifleri bozan yoğun ve katmanlı görsel tarzım devreye girdi. Adını New Topographics hareketinden alıyor, ancak bakışını oradan çok daha ileriye taşıyor. New Topographics, 1970’lerde insan müdahalesiyle dönüşmüş manzaraları nötr ve mesafeli bir estetikle kayda geçiriyordu; o dönemde mesele, doğa üzerindeki insan etkisini görünür kılmaktı.

Bugünse durum kökten değişmiş durumda. İnsanlığın gezegen üzerindeki izi artık o kadar büyük, karmaşık ve çok katmanlı ki, yalnızca gözle bakarak ona gerçekten vakıf olmak mümkün değil. Hypertopographics tam da bu noktada, artık temsil edilmesi zorlaşan bu ölçeksizliği, aşırı detay ve yoğunluk üzerinden hissettirmeye çalışan bir görsel dile dönüşüyor. Eylül ayında New York’ta Heft Gallery’de solo sergi olarak çıkışını yapan Hypertopographics serisine, Paris Photo’da sergilenen 3 yeni eser ekledik. 2026 yılında da yeni eserler ve yeni sergiler ile devam edecek bu yolculuk. Nitekim sanat dünyasından çok olumlu tepkiler alıyoruz ve görsel tarzımız yoğun ilgi görüyor.

hypertopographics-2
Alkan Avcıoğlu & Edward Burtynsky 

Bir röportajınızda “sanat dünyası uzun süre yaratıcı egoya dayalı ilerledi, ancak dijital ve post-modern dönemde sanatçının rolü mutlak kontrol eden figürden bağlam kuran, keşfeden figüre dönüştü” diyorsunuz. Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum, sanatçı daha mı aktif yoksa bunun hiçbir önemi yok ve sanatçı yaptığı şeyi daha mı ileri taşıyor buradan ne anlamalıyız?

Burada kastettiğim şey, sanatçının daha pasif ya da daha aktif hale gelmesi değil; rolünün niteliğinin dönüşmesi. Artan bir şekilde son yüzyılda sanat, emek ve efor bazlı ustalık alanlarından çıkarak, vizyonun ve kavramsal fikrin belirleyici olduğu bir alana doğru kayıyor. Dijital araçlar ve yapay zeka gibi teknolojiler üretim süreçlerini basitleştirerek bu gidişatı daha da hızlandırıyor. Modernizmle başlayıp post-modern ve post-yapısalcı yaklaşımlarla derinleşen bu süreçte sanat zaten daha ilişkisel, daha bağlamsal ve daha açık uçlu bir yapıya evrildi. Sanatçının rolü de buna paralel olarak, her detayı mutlak biçimde kontrol eden bir figür olmaktan çıkıp; malzemeler, imgeler ve fikirler arasında ilişkiler kuran, bu ilişkileri sentezleyen ve anlam alanları açan bir konuma yerleşti. Mükemmeliyetçiliği ön plana çıkartan Batı sanat kültürü hâlâ sanat eserini ya da imgeyi pasif bir şey olarak görüyor; anlamını sanatçı tarafından şekillendirilen, manipüle edilen bir nesne olarak değerlendiriyor.

Ben ise imgeleri daha çok organizmalar gibi düşünüyorum: Yaratıcısından kısmen bağımsız, göstergebilimsel bir düzen içinde kendi anlam potansiyellerini taşıyan ve sabit bir yoruma değil, zaman içinde evrilen anlamlara açık yapılar olarak. Bu da kaçınılmaz olarak, tekil imzanın öneminde ziyade kavramların, akımların ve bağlamların toplamından anlam üreten daha kolektif bir yaratıcılık anlayışına doğru ilerlediğimizi gösteriyor. İlginç biçimde, Batı’nın teknolojik araçlarıyla ilerleyen bu süreç, anlamın bireysel niyetten ziyade ilişkiler ağında ortaya çıktığını savunan Doğu felsefesiyle daha fazla örtüşüyor.

heftgallery_photobylarufoto_luisruiz_sept_2025_0048
© Lauruphoto

Sanatı bir “ifade biçimi” olarak düşündüğümüz durumlarda (ki bu ifade her zaman ve herkese göre değişebilir, bazen sadece sanatçı bazen sadece izleyici, bazen her ikisi de fikri üretir ve geliştirir) yapay zeka bu ifadeyi güçlendirir mi?

Yapay zeka bir sanatçı için sadece bir araç ve bu bağlamda bugüne kadarki tüm araçlar gibi ifadeyi güçlendirebilir. Kalem de bir araçtı, kamera da, Photoshop da, yapay zeka da. Aslında burada yaşanan şey sanat tarihinin bildik bir devamı: Her yeni araç, ifadenin ne olduğu sorusunu yeniden gündeme getirdi. Kuşkusuz ki teknolojik araçlar bu anlam krizlerini daha sert bir şekilde gerçekleştiriyor.

İfade gibi anlam da sanat için başat konulardan. Sizce anlama bakışımız nerede? Hem üreten, sanatçı hem de tüketen ve tüketip dahil olan izleyici açısından düşündüğümüzde.

“Söyleyecek hiçbir şeyim yok ve bunu söylüyorum.”

Kapak Fotoğrafı Kaynağı: Gökhan Gökçay

İlginizi çekebilir: Artsy Magger’dan İstanbul Sergi Takvimi