Baktığımız Her Yerde O Var: Sansür
1991 doğumlu bir vatandaş olarak, yıllar geçtikçe sansürün televizyonlarımızdaki yerinin nasıl dallanıp budaklandığına tanık olma şansım oldu. Dijital platformlar ülkeye ilk geldiği zamanlarda oranın bir kurtarılmış bölge olarak pazarlandığı kısa bir süreç yaşanmıştı hatırlarsınız. Ancak son yıllarda sığındığımız o “özgür liman”, yani dijital platformlar da artık fırtınadan nasibini aldı. Bunun en taze örneğini, başrolünde Asena Keskinci’nin yer aldığı Jasmine dizisinde yaşadık. Tabii bu bir ilk de değil, son da. Sadece bu yazıyı yazmam için bir sebep oldu Jasmine.

Antik Yunan’da Sokrates’in “gençlerin zihnini bulandırdığı” gerekçesiyle ölüme mahkum edilmesiyle başlayan süreç, matbaanın icadıyla birlikte kilisenin “Yasaklı Kitaplar Listesi” üzerinden bilginin demokratikleşmesine karşı açtığı savaşla kurumsallaşmış. 20. yüzyıla gelindiğinde ise sansür, totaliter rejimlerin elinde bambaşka bir sanata dönüşmüş; Nazi Almanya’sında meydanlarda yakılan kitaplar veya Sovyetler Birliği’nde fotoğraflardan silinen siyasi figürler, gerçeğin ideolojiye kurban edilişinin en çiğ örnekleri olarak tarihe geçmiş.
Modern çağda sansürün doğası, doğrudan yasaklamadan daha sofistike yöntemlere evrildi. Bugün küresel ölçekte sansür, devletlerin “yasak” damgasından ötede konumlanıyor, algoritmaların görünmez filtreleri, kurumsal çıkarların “cancel kültürü” ve bireyin kendi zihnine istemsizce yerleştirdiği otosansür zinciriyle işliyor. Sansür artık tamamen soyut bir güç. Geçmişte bir kitabın toplatılmasıyla sınırlı kalan sansür mekanizması, günümüzde bilginin manipüle edilmesi veya dev bir gürültünün içinde boğulması şeklinde tezahür ediyor. Eli ayağı çok uzun ve görünmez bir kavram artık. Ancak tarihin bize öğrettiği değişmez bir ders var: Sansür, yasakladığı şeyi her zaman daha çekici ve unutulmaz kılmış. Hiçbir sansür aygıtı, vaktini doldurmuş bir fikrin veya toplumsal bir uyanışın karşısında nihai zafer kazanamamış. Tarih buna dair onlarca örnekle dolu.

Bana bu yazıyı yazdırma sebebi olan konumuza dönersek, RTÜK’ün bu hafta başlattığı inceleme, her hafta yeni bölümü gelecek olan diziyi hedef tahtasına oturttu. Peki, biz neyi izleyip neyi izleyemeyeceğimize ne zaman karar veremez hale geldik? Bir zamanlar internet dizileri dendiğinde; küfür edilebilen, hikayelerin görece cesurca anlatıldığı, karakterlerin “steril” olma derdi olmadığı bir dünya hayal ederdik. Yani en azından dijitalleşen sektörün geleneksel TV yayıncılığından ayrışacağı alanlar gözümüzde kolaylıkla canlanıyordu. Jasmine dizisi de bahsetmiş olduğum sterillikten sıyrılarak yeni bir şeyler deneyen, bir kadının ölümcül hastalık ve seks işçiliği sarmalındaki karanlık hikayesini anlatma derdinde gibiydi(henüz bir bölüm izleyebildik). Ancak tahmin edildiği üzere ilk bölümü yayınlandıktan birkaç saat sonra hedef gösterilmeye başlandı ve hakkında inceleme başlatıldı.
RTÜK’ün Jasmine için kullandığı argüman tanıdık, buraya tekrar yazmamı gerektirmeyecek kadar tanıdık. Buradaki en büyük ironi ise şu; televizyonun en çok izlenen saatlerinde şiddetin, entrikanın ve kadın üzerindeki psikolojik ve fiziksel şiddetin bin bir türlüsü tamam ama dijitaldeki bu yapım bizim ahlakımızı yerle bir ediyor… Bunu “e o zaman onlara da sansür gelsin”ci bir taraftan söylemiyorum. Burada asıl mesele ahlakı korumak mı, yoksa gücün nerede olduğunu hatırlatıp ve hedef gösterilen herhangi bir unsurun yok edilme hızında yeni rekorlar kırmak mı… Bir yetişkinin, parasını ödediği bir platformda neyi izleyeceğine karar verememesi, modern yayıncılığın neresine tekabül ediyor. Ve biz cevabı olmayan bunca soruyu neden soruyoruz.

Bu yasakların en korkunç yanı, sadece Jasmine’in yayından kaldırılma ihtimali değil tabii ki. Ürettiği işlerden ötürü herkesin eline baktığı o senaristin elinin titremesi sıkıntı. “Bunu yazarsam dizi yayından kalkar mı?”, “Bu sahneyi çekersek platform ceza alır mı?” soruları, kalan iki gramlık yaratıcılığı da pencereden aşağı fırlatıyor. Biz artık sansür mekanizmasının izin verdiği kırpılmış versiyonlara talim ediyoruz. Bunun bilincinde olmak da işin tüm tadını kaçırıyor haliyle.
Bir toplumun gelişmişlik düzeyi, tahammül edebildiği fikirlerin ve hikayelerin çeşitliliğiyle ölçülebilir değil mi? Yani benim ölçesim geldiği zaman bu açıdan yaklaşıyorum, hiç pişman etmiyor öyle söyleyeyim… Kendisini rahatsız eden bir hikayeyi izlememe hakkı her zaman izleyicide kalmalı; o hikayeyi tamamen yok etme hakkı kimsede olmamalıdır. Yani toplum bu diziyi yadırgayacaksa, o özgürlük toplumun kendisinde olmalı. Tabii ki tepki görebilir, boykot edilebilir. Kimse ne istemediği bir şeyi izlemek zorundadır ne de protesto etme hakkı elinden alınmalıdır. Tam da bunların karşısındayız. Fakat yasak ve sansürler üretilen eseri sadece daha zor ulaşılabilir hale ve daha ilgi çekici hale getirir, bu kadar. RTÜK incelemesi başlatıldığından beri dizinin Google’da aratılma istatistiklerinin ne seviyede arttığı görseniz ağzınız açık kalır. Çok basit bir denklem bu. Neyse sansürden çok eserin kendisini ve niteliğini gerçek anlamda tartışabileceğimiz günler yakındadır diye umuyorum. Sevgiler.
Kapak Fotoğrafı: Jasmine
İlginizi çekebilir: Gamze Türker’den Sansür ve Zorbalık Üzerine


Eralp Alper







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!