David Freyne’in yönettiği 2025 yapımı Eternity, bizi her anlamda “arafta” bırakan metafizik bir yolculuk hikayesi. Film, hayatını kaybetmiş insanların sonsuzluğu kiminle geçireceklerine karar vermek zorunda oldukları bir yeri anlatıyor bize. Elizabeth Olsen’ın canlandırdığı Joan karakteri, filmin pırıl pırıl parlayan yönü. Filmin çıkış noktası son derece ilgi çekici. Ölümden sonraki hayatı anlatırken aslında tamamen bu dünyadaki seçimlerimizin ağırlığına, pişmanlıklarımıza ve yaslarımıza odaklanıyor. Callum Turner’ın oyunculuk kabiliyetlerindeki sıkıntılara rağmen finale kadar sürüklüyor…

Eternity

Editör Notu: Yazının devamı spoiler içermektedir.

Filmin ana çatışması, Joan’un trajik bir şekilde genç yaşta kaybettiği ilk aşkı Luke ile ömrünü paylaştığı eşi Larry arasındaki seçimiyle alakalı. Gençlik yıllarının tutkusunu temsil eden Luke, hiç bozulmamış ve yaşlanmamış bir anının kusursuzluğunu Joan’un önüne bir vaat gibi seriyor. Adam 67 yıl boyunca arafta beklemiş bir gün kadın gelecek diye… Diğer yanda ise Miles Teller tarafından canlandırılan Larry, hastalıklarla, yaşlılıkla ve günlük hayatın tüm yıpratıcı detaylarıyla örülmüş gerçek bir ömrü temsil ediyor. Joan için bu seçim aslında bir ihtimal ile yaşanmış bir gerçeklik arasında yapılıyor. İlk aşkın o naif ve yüksek enerjili çekimi, Larry ile kurulan binlerce hatıranın oluşturduğu köklü bağın karşısında esaslı bir sınav veriyor…

Karakterlerin ölümden sonraki dünyada “en mutlu oldukları yaştaki” bedenlerine bürünmeleri ise bana bir tık saçma geldi. Sorsanıza kardeşim kim hangi yaşta gelmek istiyor, neyse. Miles Teller, genç bir bedende 80 yaşındaki bir adamın ağırlığını taşıma performansıyla fena iş çıkarmıyor. Filmin geçtiği yer de, insanların sonsuzluğu bir paket tur gibi seçebildiği absürt ve eleştirel bir sistem üzerine inşa edilmiş. Şarap bağlarında geçen bir sonsuzluk veya her günün güneşli olduğu bir sahil kasabası gibi seçenekler, insanın tatmin edilemez doğasını eleştiriyor gibi ama yine de hangi insan böyle tek tip bir sonsuzluğu tercih eder bilemedim…

Eternity

Bu sistemde her şey mükemmel görünse de aslında anlam arayışı her karakterin yüzünden okunabiliyor. İnsanlar sonsuzluğa sahip olduklarında, anın kıymetini bilen o “ölümlülük” duygusunu yitirmenin getirdiği bir donukluk yaşamaya başlıyorlar. Ya da ben mi öyle hissettim… Joan’un bu seçenekler arasında dolaşırken hissettiği yabancılaşma, izleyiciye mükemmelliğin aslında ne kadar sıkıcı olabileceğini hissettirmeye çalışıyor gibi. Bu bürokratik araf tasviri, modern hayatın her şeyi metalaştıran yapısının ölümden sonra bile peşimizi bırakmayacağı fikrini düşündürüyor. Film kendi türünden sıyrılıp varoluşçu bir sistem eleştirisine doğru cesur adımlar atmak istiyor sanki. Bence yapamıyor ama yine de canı sağolsun.

Joan ve Larry arasındaki sekanslar, evliliğin sadece güzel günlerden oluşmadığını, birlikte göğüslenen zorluklardan ibaret olduğunu zarif bir şekilde işliyor. Film boyunca flashbackler aracılığıyla gördüğümüz o “sıradan” anlar, hikaye ilerledikçe anlam kazanıyor. Gerçek sevginin ne olduğuna dair hafif didaktik bir anlatı kuruyor Eternity. Mesela final sahnesinde Joan’un kuralları yıkarak Larry’ye dönme kararı, filmin o ana dek sinsi sinsi kurmaya çalıştığı tüm felsefi altyapısını bir anda bağıra çağıra ortaya döküyor. 

Eternity

Genel bir değerlendirme yapacak olursak, 2025 yapımı Eternity, bilim kurgu unsurlarını romantik bir dramla harmanlayan katmanlı bir eser. Ben genelde böyle yapımları sever ve toleranslı davranırım ama Elizabeth Olsen ve Miles Teller arasındaki kimya, filmin duygusal ağırlığını tam anlamıyla sırtlayabiliyorlar mı şüpheli. Film, izleyiciye “Sizin ebediyetiniz kiminle geçerdi?” sorusunu sordurarak kişisel bir sorgulama yaratmaya çabalıyor . Modern sinemanın insan ruhuna dokunan hikayelere olan ihtiyacını gidermeye çalışan bu film çok daha iyi olabilirdi ama bu haliyle de fena sayılmaz.

Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.

Kapak Fotoğrafı: Eternity

İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Baktığımız Her Yerde O Var: Sansür