Kusursuz olanın alkışlandığı, pürüzlerin ise birer hata kabul edilip hızla elendiği bir çağda yaşıyoruz. Peki, bir şeyin değerini belirleyen gerçekten onun ‘yeniliği’ mi, yoksa üzerinde taşıdığı dikiş izleri mi? Japonların yüzyıllık Boro geleneği ve israf edilen her bağın sızısını temsil eden Mottainai felsefesi, tam da bu noktada bizi modern dünyanın pürüzsüz ama ruhsuz vitrininden uzaklaştırıp, emeğin ve onarmanın asaletiyle tanıştırıyor.

Bazı estetik disiplinlerle karşılaşmak, insanın kendi hayatına bakış açısını değiştirebiliyor. Benim için bu kırılma noktası, Japonların Boro kumaşlarıyla tanışmamla oldu. İlk bakışta onlarca farklı parçanın, binlerce beyaz dikişle (Sashiko) bir araya getirildiği alelade birer “paçavra” gibi görünen bu dokular, aslında bugüne dek doğru bildiğim pek çok modern “doğruyu” sorgulattı. Çünkü her yamanın ardında; her şeyi hızla tükettiğimiz bu çağda unuttuğumuz devasa bir felsefe yükseliyordu: Mottainai.

Nesnelerden Ruhlara: Mottainai’nin Derin Sızısı

Boro, 19. yüzyıl Japonya’sında imkansızlıklardan doğmuş bir direnç sanatı. Pamuğun bir lüks, yoksulluğun ise kader olduğu yıllarda; balıkçılar ve çiftçiler giysilerini kuşaktan kuşağa aktarabilmek için her yırtığı yeni bir parça kumaşla onarmışlar. Ancak bu pratik, sadece yoksulluktan gelen bir zorunluluk değil; Japonca bir tabir olan Mottainai’nin ete kemiğe bürünmüş haliydi.

Mottainai, basit bir “israf etme” uyarısının çok ötesinde. Bu ifade; bir nesnenin potansiyelinin boşa gitmesinden duyulan derin pişmanlığı, bir varlığın özündeki değere haksızlık edildiği düşüncesini temsil eder. Hatta bazen o kadar köklü bir saygı içerir ki; bir şeyin çok kıymetli olduğu için onu tam anlamıyla hak etmediğimiz duygusunu dahi uyandırır. Öğretinin özü, dünyaya gelen her maddenin bir ruhu olduğuna inanır. Bir kumaş söküldüğünde onu atmak; sadece o maddeyi çöpe atmak değil, var olma amacına saygısızlık etmek ve harcanan vakti, anıları, el emeğini bütünüyle inkar etmektir. Bu noktada Boro bize şunu hatırlatır: Asıl estetik, kusursuz olanı satın almak değil; kopan bir şeyi emekle onararak ona yeni, çok daha derin bir hikaye katma nezaketidir.

sashiko
Sashiko | Fotoğraf: Freepik

Modern Dünyanın Pürüzsüzlük Yanılgısı

Bugün modern dünya bize ‘sorunsuz’ olanı alkışlamayı, en ufak bir pürüz çıktığında ise arkamıza bakmadan ilerlemeyi öğütleyen dev bir vitrin sunuyor. Öyle ki; bir eşya bozulduğunda onarmak yerine yenisini sipariş etmeyi, bir hayal sekteye uğradığında vazgeçmeyi ya da bir bağ zayıfladığında ‘vakit kaybı’ gibi bahanelere sığınmayı; bir tür özgürlük, hatta modern bir ‘cool’luk’ illüzyonuyla ambalajlıyoruz.

Hızla tükettiğimiz nesnelerin ve duyguların arasında, mükemmeliyet illüzyonunda harcadığımız her anın, hayata ve insana dair en derin anlamları barındıran  yaşanmışlık izlerini de sildiğini fark etmiyoruz. Oysa Boro dikişleri birer kabul ediştir; yaralandığını, eskidiğini ama hâlâ ayakta olduğunu gösterme cesaretidir. Yamalı bir yaşanmışlık, sıfır kilometre bir hayattan daha değerlidir; çünkü fırtınayı tanımış, rüzgara direnmiş ve sahibinin sadakatiyle ayakta kalmıştır. Yamalardan kaçmak, bir bakıma kendimiz olmaktan kaçmaktır.

Son Dikiş: Emekle Onarılan Bir Varoluş

Belki de modernitenin asıl ‘söküğü’ tam buradadır: Her adımımızda mantığı ararken ruhu, hızı hedeflerken samimiyeti, hep ‘daha yeni’ olanın peşinde koşarken ise o kadim Mottainai bilincini —yani bir varlığın özündeki değere haksızlık etmeme hassasiyetini— ıskalıyoruz. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek var; israf edilen her değer, her emek ve her bağ, bir gün kendi sessiz boşluğunu yaratır.

Şimdi durup kendimize, elimizde kalan kumaşlara ve kurduğumuz bağlara bakmamız gerekiyor. Sahipliğini üstlendiklerimiz gerçekten ‘yeni’ ve ‘sorunsuz’ hayatlar mı, yoksa dikişsiz bıraktığımız yarım hikayeler mi?

Ben gerçek olgunluğun; söküklerden kaçmak değil, o sökükleri dikmeye cesaret ederek hayata yeni ve dirençli bir estetik katmak olduğuna inanıyorum. Tıpkı yüzyıllar önce imkansızlığı bir direnç sanatına dönüştüren ve pamuğun kıymetini her yamada yeniden hatırlayan o balıkçılar gibi… Bugün biz de modern dünyanın ‘kullan-at’ gürültüsünde kendi söküklerimize aynı nezaketle eğilmeyi, vazgeçmek yerine üzerine bir parça daha ekleyerek ilerlemeyi öğrenmeliyiz.

Çünkü iğne ipliğe sarılıp onarmayı göze alamadığımız, rüzgar sertleştiğinde ardında durmadığımız her şeyi günün sonunda kaybetmeye mahkumuz. Üstelik bu kayıp, yalnızca bir kumaş parçasının ya da bir insanın hayatımızdan eksilmesi değil; o bağı ilmek ilmek onarırken asıl şifalanacak olan kendi ruhumuzun ıskalanmasıdır. Belki de bu yüzden hayatın söküklerinden kaçmak yerine, her bir sızıyı yeni bir hikayenin katmanı olarak kucaklamalı emek vererek dönüştürmeyi seçmeliyiz.

Kapak Fotoğrafı: upcyclestitches.com

İlginizi çekebilir: Esra Yazıcıoğlu’ndan Bez Çantanın Ötesinde: Sürdürülebilirlik Nedir, Ne Değildir?