Punch: Hepimizi Kenetleyen Bir Küçük Sarılma Meselesi
Punch… Bu ara tüm dünya olarak sarılmak istediğimiz canlıların en başında geliyor kendisi. Videoları ilk yayıldığında çoğumuz aynı yerden girdik meseleye: “Ne kadar tatlı.” Küçük bir maymuncuk, peluş bir oyuncağa sarılmış, bırakmak istemiyor. Ama biraz daha izleyince görüntü tatlılıktan çıkıp kalbimizi sızlatmaya başladı. Keza son görüntülerde de diğer maymunlar tarafından dışlandığını görünce iyice kötü olduk.

Punch, Japonya’da annesi tarafından terk edilmiş yavru bir makak maymunu. Hayvanat bahçesinde insanlar tarafından büyütülüyor. Bu yüzden diğer maymunlarla aynı sosyal dili konuşmakta zorlanıyor. Sürüye tam karışamıyor. Ve Punch ne yapıyor? Gidip pelüşüne sarılıyor.
Şimdi burada incelenecek çok şey var: Makak türünün dinamiklerine girebiliriz, sosyal hiyerarşilerine bakabiliriz hatta ‘Evimizin Her Şeyi’ markamızın 17 Euro’ya satışa sunduğu pelüş maymunu bile konuşabiliriz. Ama benim derdim o kısımları etoloji ve pazarlama uzmanlarına bırakarak başka bir noktadan bahsetmek. Meselemiz bu sahnenin neden bize tanıdık geldiği. Çünkü çok eski bir şey izliyoruz aslında. 70 yıl öncesine uzanan bir deneyin bugünkü versiyonunu.
Psikolojiyle ilgisi olanların hemen aklına gelmiştir. 1950’lerde, Amerikalı psikolog Harry Harlow, Wisconsin Üniversitesi’nde çalışırken o dönem çok yaygın olan bir fikre kafası takılıyor: “Anneyle bağın sebebi beslenmedir.” Harlow da diyor ki: “Are we sure about that?” (Bundan emin miyiz?) Ve bugün etik açıdan haklı olarak eleştirilen ama psikoloji tarihine damga vuran o meşhur deneyi tasarlıyor.
Yavru rhesus maymunlarını nam-ı diğer Hint şebeklerini doğduklarında annelerinden ayırıyor ve bir kafese koyuyor. Kafeste iki tane de yapay anne var. Biri telden soğuk, metal bir iskelet gibi. Ama üzerinde bir biberon var, yani süt orada. Diğeri pelüş. Yumuşak, sarılınca tutan bir gövde. Ama sütü falan yok. Harlow’un sorusu basit: Yavru maymun hangisini seçecek?
Cevap ilk anda mantıklı. Yavru acıkınca gidiyor, telden anneye yaklaşıyor ve sütünü içiyor. Ancak işin ilginci süt içme süresi çok kısa. Yavru işini bitirir bitirmez dönüyor. Nereye? Pelüş olana. Günün büyük kısmını onun üzerinde geçiriyor. Uyurken, hareket ederken ona sarılıyor. Yani tel anneyi bir nevi yakıt olarak kullanırken pelüş annede daha başka bir şey buluyor.
Deneyin en çarpıcı kısmı da korku devreye girdiğinde ortaya çıkıyor. Harlow kafese hareket eden, gürültülü bir nesne koyuyor. Yavru panikleyip pelüş anneye koşuyor, sıkı sıkı sarılıyor. Bir süre sonra, pelüşe sarılmaya devam ederken kafasını uzatıp etrafı kontrol etmeye başlıyor. Korkusu artarsa tekrar sarılıyor.
Gel zaman git zaman psikolojide buna güvenli üs deniyor. Anlamı, geri dönebileceğimiz bir yer varsa keşfe çıkarız. Güven yoksa merak da yok, cesaret de. Şimdi buradaki olayı biraz daha bilimsel ama kısa anlatacağım. Punch’ın, bakıcıları ona farklı nesneler verdikten sonra tüylü bir pelüşte karar kılması tesadüf değil. Temas ve yakınlık, beyinlerimizin tehdit sistemlerini sakinleştiren biyolojik mekanizmalar. Bedenimizdeki HPA ekseni dediğimiz yani hipotalamus-hipofiz-adrenal sistemin daha az alarm vermesine ve kortizolü daha iyi yönetmesine yardımcı oluyorlar. Ve daha iyi hissetmeye başlıyoruz.

Keza, özellikle stresin uzun vadede uyku, öğrenme gibi sistemlerimiz üzerindeki etkilerini düşündüğümüzde, temas etme hayatta kalmamızın da bir parçası haline geliyor. Aynı zamanda beyinde güçlü bir duyusal sinyal olarak algılanıyor. Bu yüzden Punch’ın pelüş orangutanı bir oyuncaktan çok güvenli vatanı gibi duruyor.
Biz sevimli bebeğimizi izlerken işin başka bir boyutu daha canımızı yakıyor. Punch’ın sürü tarafından hırpalanması. Çok tanıdık değil mi? Çünkü bilirsiniz sürüler böyledir. Yeni geleni yoklar. Farklı olanı tartar. Dayanabilecek mi diye bakar. Bu maymunlarda da böyle, bizde de. Yeni bir işe başladığımızda yaşanan o sürekli tetikte olma hali, yeni bir ilişkiye adım attığımızda yanlış bir şey yapar mıyım gerilimi… Hepsi aynı soruya cevap arıyor gibi: Ait miyim? Olabilecek miyim?
Tam da burada ilişkiler meselesine geliyoruz. Bazen ilişkileri konuşurken mantık kötü, duygu şahane gibi bir yere savruluyoruz. Oysa mantık şart. Çözüm üretmek, gerçekçi olmak, sınır çizmek, hayatı birlikte yönetmek… Bunlar olmadan ilişki olmuyor. Yani evet, tel anneye ihtiyacımız var.
Ama tek başına yeter mi? Sanmam. Çünkü beynimiz tuhaf, sadece doğru çözümü buldunuz mu diye sormuyor. Aynı anda şunu da soruyor: “Bu insanın yanında güvende miyim?”
İlişkilerde bazen biri olur mantığın arkasında durup kendince çözümler sunar, haklıdır. Ama yanında kendimizi yalnız hissederiz. Omuzlarımız hiç inmez. Buna karşılık biri vardır çözüm arar ama asıl yaptığı şey yanımızda olmaya çalışmaktır. “Beraber hallederiz” der. O kişi hem tel hem pelüş gibidir aslında. Hem aklı vardır hem de sinir sistemimizi bir güzel sakinleştirir.
Bu yüzden çözüm üreten ama aynı zamanda yanında olan insanlar çok kıymetlidir. Sadece sarılanlar değil, sadece akıl verenler de değil. İkisini bir arada tencerede nefis bir yemeğe dönüştürenler. Punch’ın hikâyesi belki de bu yüzden bu kadar yayıldı. Çünkü bize şunu hatırlattı gibi: Hayatta bir şekilde kalırız ama o yegane ihtiyacımız olan sosyal bağa, sinir sistemimizi sakinleşleştirmeye de çok ihtiyacımız var.
Bazen mesele gerçekten çok büyük değil. Küçük bir sarılma meselesi.
Kapak Fotoğrafı: Los Angeles Times
İlginizi çekebilir: İrem Poçan’dan Arada Kalmışık Hissi

Ezgi Şengel







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!