The Bride!: Yalnızlığıma Bir Çare Arıyorum!
Son filmi The Lost Daughter ile; Olivia Colman, Dakota Johnson, Paul Mescal ve Jessie Buckley gibi isimleri buluşturan ve bu yönüyle beklentileri yükselten Maggie Gyllenhaal, hikâyenin aksayan yönleriyle maalesef beklentilerin altında kalmıştı. Bir annenin, geçmişiyle yüzleşmesini merkeze alan film, bir olmamışlık ve bir tamamlanmamışlık hissi veriyordu. Ancak Gyllenhaal, The Bride! ile direksiyonunu bağımsızdan biraz daha Hollywood kodlarına doğru kırınca daha derli toplu, ayakları yere basan ve ne yaptığını bilen bir filmle karşılıyor bizi.
Yüz yıldan uzun bir süredir yalnız olan ve bu yalnızlıkla çıldırma noktasına gelen Frankenstein’ın Canavar’ı, Dr. Euphronios’tan kendisine bir eş, bir gelin yaratmasını istiyor. Grotesk görünümüne nazaran narin bir ruha sahip olan Frank (Canavar), kendisi gibi birisini beklerken hayatı deli dolu yaşayan, çılgın ve haksız bir şekilde öldürülen Gelin çıkageliyor. Bu andan itibaren, her iki karakterin de birbirini farklı noktalardan beslediği ve hayatı daha yaşanabilir kıldığı maceralarını izliyoruz. Gelin’in deli dolu oluşu zaman zaman sistem eleştirisine salık verirken zaman zaman da feminist bir mücadeleye dönüşüyor. 1920’lerin dünyasında geçen filmde, kadınların sürekli taciz edildiği ve zorla cinsel ilişkiye zorlanması olağan bir durum gibi bulunsa da Maggie Gyllenhaal kalemiyle Gelin üzerinden bu konuyu da irdelemekten geri durmuyor.
Filmin tamamına yakını, Frank ve Gelin’in istem dışı suça bulaşmalarından oluşurken bu durum ister istemez büyük buhran zamanı banka soyan ve türlü suçlara bulaştıktan sonra halk kahramanı haline gelen Bonnie & Clyde’ı hatırlatıyor. Öyle ki Bonnie & Clyde’ın banka soymak ve türlü suçlara bulaşmak gibi bir amaçları olmamasına rağmen suç bir şekilde onları buluyordu. Üstelik her ikisi de özünde iyi insanlar ve kimseye zarar vermek istememelerine rağmen polislerin kışkırtmaları yüzünden olay kitlesel bir hale geliyor. The Bride!’da durum, moda mod tam olarak şekilde cereyan etmese de Frank ve Gelin’in, bir arada olmaktan başka bir şey istememelerine rağmen belanın sürekli onları bulması olayları içinden çıkılmaz bir hale getiriyor.
The Bride!, pek çok kişinin beklediği gibi oyuncu temelli bir film. Hamnet filmiyle adını geniş kitlelere duyuran ve almadık ödül bırakmayan Jessie Buckley ile her zaman hayranı olduğumuz Christian Bale’i izlemek büyük bir keyif. Bale’’ın, büyük, köşeli kafa yapısı ve gerçek anlamda Frankenstein Canavar’ını yansıtan makyajı ile Jessie Buckley’nin kalıplara sığmayan Gelin performansı, filme ‘oyuncu filmi’ deme argümanını güçlendiriyor. Buna ek olarak Maggie Gyllenhaal, The Lost Daughter gibi bağımsız bir filme nazaran bu sularda daha iyi bir yönetmen olduğunu gösteriyor. Hikâye kurgusunun dinamizmi (ve yer yer dağınıklığı) ve atmosfer kurulumu tutarlı. Müzikler haricinde göze batan çok bir defo görünmüyor. Son dönemde sıkça kullanılan çellolardan çıkan tiz ve kesik melodiler, belki filmi daha gergin yapabilirdi. Bu haliyle fimin bu yönü maalesef biraz cılız kalmış.
Son olarak Frank’in yalnız olduğu için sürekli film izlemesi ve filmleri takıntı haline getirmesi, sürekli film izleyen sinefiller için düşünme ve/veya dertlenme seansı sunuyor. Bu cümlem elbette şaka barındırıyor. Yoksa kimseye ‘yalnız olduğunuz için film izliyorsunuz” demiyorum. Zaten sürekli film izleyen insanlar yalnız oldukları için film izlemiyorlar çünkü bu başlı başına ayrı bir zevk işi. Ancak hayattan kaçıp filmlere sığınan da azımsanmayacak bir topluluk olduğunu belirtmek gerek.
Kapak Fotoğrafı: IMDb
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Güncel İzleme Listesi

Musa Bölükbaşı 








Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!