Bir süredir hayatım üzerine düşünüyorum. “Kimim ben?” ve “Ne istiyorum?” “Yaşıyor muyum yoksa üstüme düşeni en iyi şekilde yapmaya çalışırken yıllarımı mı geçiriyorum sadece?” Oldukça klişe bir başlangıç yaptığımın da farkındayım ama bu sefer yazımı siz değerli okuyucuların ilgisini çekecek, en alışılmadık, en orijinal cümlelerimi en başta kullanacağım şekilde yazmak için kendimi kasmayıp gelişine yapıştırıyorum. Zira bu yazı tam da bununla ilgili.
Fotoğraf: unsplash.com/@spacepixelcreative
Bu soruları ara sıra kafamda yankılanırken duymuştum ama son bir iki yıl öncesine kadar hiç bu kadar şiddetli çınlamamıştı. Daha çok bodrum katından gelen uğultu gibiydi günlük yaşamın hengamesinde kolayca kulak ardı edebildiğim. Sonra bir gün ağlaya ağlaya kendimi, kendime şunu sorarken bulduğumda artık kaçar yanım kalmadığını fark ettim: “Bir kağıda yaz” desem “şu anda yapman gerekenlerin listesini”; sayısız şey yazarsın. Peki bir de “şimdi ne yapmak isterdin?” desem 3 madde bile sıralayabilir misin?”
Yalnız olmadığımı da biliyorum. Hepimiz hayatımızın en az bir yerinde bu tarz soruları soruyoruz. “Nihilist Penguen” paylaşımlarına herkesin bu kadar kendini kaptırması tesadüf değil. Hepimiz “sürüden ayrılan” olmanın büyüsüne uzaktan da olsa kapılmıştır. Belki de içten içe “O” olmak istiyoruz ve acı bir şekilde biliyoruz: O değiliz.
Uçmayı bırakıp soğuk ve sert zemine şap diye oturursak eğer, “sürünün dışındaki hakikati görmek” denen şeyi yapmanın o sosyal medya paylaşımlarındaki gibi olmadığını görürüz. Bu öyle cesurca bir hamleyle akıntının tersi yönde yüzen balığa, sürüsünün yanına gitmektense kendini buz dağlarına vuran penguene, Matrix’ten uyanan Neo’ya benzemiyor. Çoğunlukla kafamızın içinde oluyor ve dışardan belli olmadığı gibi hayatımızda dramatik bir değişiklikle kendini göstermesi de gerekmiyor.
Ne demek istiyorum? En iyisi beylik lafları bırakıp kendi mahrem düşüncelerimi yazayım artık. Belki böyle daha iyi anlaşılır. Bir iki yıl öncesine kadar kendimi çok güçsüz hissediyordum. Evet, güçsüz. Yetersizlik, kaygı ve haset duygularıyla boğuşuyordum. Karamsardım (ki ben bunu gerçekçi olmak sanıyordum) ve duygusal olarak donuktum (ki ben bunu da dayanıklılık ve stabiliteyle karıştırıyordum). Yargılayıcı olduğumu da hatırlıyorum. Sadece dışarıya karşı değil, kendime karşı da. Önümde rol modellerim vardı. “Başarılı” insanlar. Onlara bakıp ne kadar güçlü olduklarını düşünüyordum. Onlar gibi olmakta ne kadar zorlandığımı. Neydi bu kendimi bildim bileli takıntılı olduğum “başarı” denen şey?
Daha 6 yaşında okula başladığımda okumayı sınıfta en erken söken çocuklar arasına girmeye çalışırken, “prestijli” bir liseye, üniversiteye ve en nihayetinde işe girmeye uğraşırken, dereceler yaparken, terfiler, ödüller kovalarken, daha zayıf bir vücuda sahip olmaya çalışırken, daha havalı, daha sosyal, daha hayranlık uyandıran bir ben olmaya çabalarken ve kimi zaman bunları elde edip kimi zaman da kendimi yırtsam da bir arpa boyu yol alamazken kafatasımda pis bir ağrı gibi yankılanan bir kelime. Beni iyi hissettirdiği bir anı çok hatırlamıyorum. Birincilikle mezun olsam da, istediğim kiloya ulaşıp herkesten övgü alsam da geri dönüp baktığımda etkisi sıfıra yakın bir şey. Düşünüyorum da, bu “başarı” denen anları yakaladığım zamanlar da yakalayamadıklarıma oranla çok sayılı. Yani bitmeyecek bir azap.
Bu noktada haset duygusuna da değinmek istiyorum. Bu benim için gerçekten çok mahrem ama açacağım kendimi. Çünkü artık eskisi gibi kendimi açmaktan korkmuyorum. Neden herkesin hissettiği bir şeyi benim de hissettiğimi söylemekten çekineyim? Otoparkta karşılaştığınız, sürekli arabasını üst modellerle yenileyen komşunuz, sevgilisi/eşiyle mutlu pozlar veren arkadaşınız, yurt dışında sık sık seyahat eden ya da iş bulan o tanıdığınız, işe sizinle aynı zamanda başlayıp terfi üstüne terfi alan ve yükselen o iş arkadaşınız sizin de göğsünüzü sıkıştırmadı mı yani hiç? Bunda utanılacak bir şey yok. Bu insanlara karşı kötü bir istek de beslemiyoruz çoğu zaman. Sadece bize şunu düşündürüyorlar: “Ben hayatımın bir yerinde yanlış yapıyorum.” Aslında doğru bir nokta da var burada. Bir yerde yanlış yapıyoruz gerçekten, ama sandığımız yerde değil.
Fotoğraf: unsplash.com/@ditadi
30’lu yaşlarımın başındayım. Hayatımın büyük çoğunluğunu “yapmak istediklerim” üzerinden değil “yapmam gerekenler” üzerinden yaşadım. Başarılı olmaya çalışırken, “kendimin en iyi versiyonu” ya da en azında daha iyi bir versiyonu olmaya çalışırken hep el freni çekik bir arabada gazı köklediği halde zorla, yavaş yavaş, acı içinde, dişlilerini kıra kıra ilerleyen ve önünden hızla geçen diğer arabaları izleyen bir araba gibi hissediyordum. Ya ben güçsüzdüm ya da bu yol çok zordu. Nereye gidiyordum? Bu yol nereye çıkıyordu? Hoş, gidiyor muydum ki cidden? Yol alabiliyor muydum? Neyin gerisinde kalıyordum? Başarısız bir koyunum ben. Koyun derken ne demek istediğime sonradan değineceğim. Önce şu yola bir odaklanalım:
Bundan bir buçuk yıl önce sanırım, bir rüya gördüm. Kanepede uyuyordum. Arabadayım ama sürücü koltuğunda başkası var. Ben yan koltukta oturuyorum. Gece vakti, her yer karanlık ve yol engebeli. Araba kullanmayı pek bilmeyen bir arkadaşımın arabasındayım. Beni evime götürüyor. Yol boyunca onu sakinleştirmeye, ona moral vermeye çalışıyorum. Arada bir araç toprak zeminde patinaj çekiyor “korkma, en kötü iner, arkadan ittiririm arabayı” diye şakalar yapıyorum ama içten içe de “nolur olmasın böyle bir şey” diye de dua ediyorum kendi kaygımı ondan gizleyerek.
Sonra bir şekilde düzlüğe varıyoruz ve uyanıyorum. İşin garip kısmı kalkıp yatağıma yattığımda, başımı yastığa koyar koymaz gördüğüm ikinci rüya. Yine arabadayım ama bu sefer kendi arabam ve sürücü koltuğunda ben varım. Yine gece vakti, yine zifiri karanlık, yine engebeli bir yol. Yanımda da birisi var. Kim olduğu belli değil rüyada ama belli ki kendimi ondan sorumlu hissettiğim; benim için önemli biri. O açık bir şekilde korkuyor. Bense çok sakinim ve bu belirsizlikten çıkacağımız konusunda çok eminim. Bir ara bir işaret görüyorum yolda ve durmam gerektiğini anlıyorum. Arabadan inip o işaret tabelasının önüne baktığımda bir uçurumdan düşmekten son anda kurtulduğumuzu görüyorum. Neşe içinde “iyi ki durmuşuz” diyorum ama yanımdaki gülmüyor. İçime işleyen bir ürpertiyle bana bakıyor. Arabayı terk etmeye, yola yaya devam etmeye karar veriyorum. Bagajdan gerekli şeyleri almaya gittiğimde yanımdaki koluma yapışıyor, korku içinde “beni bırakma” diyor. Onu sakinleştirip yola yaya devam ediyoruz. Evi bulacağımıza güvenim tam. Uyanıyorum.
Fotoğraf: unsplash.com/@gettyimages
Bu iki rüyayı birbiri ardına aynı gece görmem tesadüf değildi. Beynim bana iki benliğimi bu iki rüya üzerinden göstermeyi seçmiş. Önce birini gösterip perde arası verdi. Yeniden uykuya geçtiğimde ikinci rüyayı devreye soktu. İki rüya da belirsizliklerle dolu, önümü göremediğim, engebeli bir yolda geçiyor. Bu hayatımın ta kendisi. İkisinde de arabadayım. Araba da konfor alanım, sahip olduklarım, tutunduklarım belki de ama ilkinde bu dediğim şeyler bana bile ait değil. Bir başkasının. Ben yan koltuktayım. Kendi hayatının kontrolü kendinde olmayan, bir başkasına bağımlı seyahat eden biri. Üstelik bu bir başkası kendine zerre güvenmiyor yol alırken. Bense onu teselli etmeye, onu “arkadan ittirmeye” çalışıyorum ve arabayı bırakıp yola yaya devam etmektense tek başıma koca arabayı itmeyi bile göze almışım.
İkincisindeyse kendi arabamdayım. Sürücü benim. Kontrol bende ve sakinim. Yanımdakinden sorumluyum. Benim yolum, benim kararlarım. Durmam gerektiğini, bu yolun beni uçuruma sürüklediğini görüp yön değiştiriyorum. Sadece yön de değil, yöntemi de değiştiriyorum. Arabamı, güvenli alanımı, tutunduğum her şeyi bırakıyor ve bacaklarıma güveniyorum. Ve rüyanın sonunda çıkışı bulamadan uyansam da son ana kadar bulacağımdan çok emin duruyorum.
Aslında bir bakıma başarısız bir koyun olmak benim şansım olmuş. Herkesin dolu dizgin yol aldığı bu arazide benim arabamın o çekik el freni, o karanlık bodrum katına kapattığım, beni koruyan iç sesimmiş. Beni hep sabote ederdi. Ders çalışırken hayallere daldırırdı. Zayıflamak istediğimde tatlı krizlerine sokardı. Güçlü dediğim başarılı insanları düşündüğümde, “O” yüzünü buruştururdu. Ben koyunluk yapmaya her kalktığımda araya girer, bana mani olurdu. Kendimi çok güçsüz hissederdim ben de. Yeterince iyi bir koyun olamadığım için. Kendimi nasıl koyun diye imgeliyorsam (hem de başarısız olanından), onu da karanlık, boğuk, soğuk, bomboş bir zindana kapatılmış; vahşi, acı çeken, tekinsiz bir yaratık gibi imgeliyordum hep. Ben sürüye uymak için yaptığım her şeyde onu daha da derine gömdüm. O kadar ki “O” diye bir şeyin varlığını unuttum. Sesini duymaz oldum. Geçen sene tam da bu zamanlarda günlüğüme yazdıklarımdan birkaç pasajı aktaracağım buraya. (Tamamını yazmayı göze alamıyorum):
Fotoğraf: unsplash.com/@gettyimages
06.03.2025
Ben koyun değilim. Kesinlikle koyunluk yapmak için yaratılmamışım. Çocukluğumdan beri koyun olmaya zorlanmışım. Kendimi o okul denen ahıra uymaya, iyi bir koyun olmaya ikna etmişim. Başarı = iyi bir koyun olmak. Bu onu çok rahatsız etmiş olmalı. O evcilleştirilmek, güdülmek istemiyor. Vahşi bir hayvanı koyun olmaya nasıl ikna edebilirsin ki? Çok öfkeli olmalı. Ve gücenmiş. […] İçimde bir yerlerde bir yanım bunca zaman peşinden koştuğum hiçbir şeyle ilgilenmiyor. Başarıyla, […] statüyle, itibarla, beğenilmeyle, takdir edilmeyle, kıskanılmayla, saygı görmekle, ödülle, iltifatla, hiçbir şeyle. Koyunların ne düşündüğü beni neden ilgilendirsin? Onların en iyi ot nerede bulunur, nasıl geviş getirilir öğütleri beni neden ilgilendirsin?Peki ama ne istiyorsun?
28.04.2025
Her şey için çok geç kalmış hissediyorum. Bütün çocukluğum, ergenliğim, yetişkinliğim boyunca yapmak istediklerimi göz ardı edip yapmak zorunda bırakıldığım şeylerle boğuştum. Ne hissettiğimi söyleyemedim. Duygularımı bastırdım. Öyle bir noktaya geldim ki nefret ettiğim şeyleri sevdiğimi söyleme yalanında ustalaşmayı olgunluk sandım. Yalan söyledim, bir yerlere kabul edildim. Tam da bana öğretildiği gibi, tam da üzerinde çalıştığım gibi sıktım yalanlarımı. Artık aynı yalanı söylemek ağırıma gidiyor.
[…] (Burası biraz sert ve argo içeriyor ama özetle; sevmediğim şeyleri yapmak için kendimi zorlarken resim yapamamaktan ve onun gibi başka şeylerden dem vurmuş ve odaklanamadığım; nefret ettiğim için nasıl suçluluk çektiğimden şikayet etmişim)
Bu yaşıma geldim. Bir halt değişmedi. Sevdiğim ne varsa kaçamak kaçamak, korka korka yapıyorum. Daha kendimin çeyreği kadarını keşfedebilmişimdir ancak. Büyük kısımlar karanlığın içinde. Kim olduğumu bilmiyorum. Nasıl tatmin olunur bilmiyorum. Sadece neleri yapmak zorundayım onu biliyorum. Görev ve sorumluluklarımı biliyorum.
Fotoğraf: unsplash.com/@3tnik
Koyun imgesini seçmemin bir nedeni var. Niyetim aşağılamak değil. Uzanamadığım ciğere mundar demek istemiyorum. Nitekim bu koyunluk bana bu zamana kadar ulaşmaya çalıştığım ve ulaşamadığım; ulaşanlaraysa hasetle baktığım bir mertebeyi ifade ediyor. Bunca sene uğraşıp didindim. Oyunu kurallarına göre oynamak için kendimi yırttım. Çok çabaladım. Geldiğim yere bak. Kendimi hiç olmadığım kadar güçsüz hissediyorum. Hani tam tersi olacaktı?
Koyunun koyun olmasının bir nedeni var. Yırtıcının yırtıcı olmasının bir nedeni var. Koyun otla beslenir. Yırtıcı avlanır. Ot her yerdedir. Avınıysa arayıp bulman gerekir. Otu bulmak zor değildir. Ayaklarının altındadır. Koyun için yeter de artardır. Kafasını eğip ona uzanması yeterlidir ve hayatını idame ettirmesi için gereken bütün besini ona verir ama yırtıcının karnını doyurmaz. Yırtıcı avlanmalıdır. Avın içinse pusu kurman, sabırlı olman, araştırman, öğrenmen, düşünmen, plan yapman, yollar üretmen gerekir. Koyunun derdi yemek bulmak değil, yem olmamaktır. Güvenliktir. O yüzden sürüde kalması hayati önemdedir. Yırtıcı için hayati önem arz eden şeyse avını bulmak, karnını doyurmaktır. Hatta bunun için gerekirse tek başına avlanır. Sürüde kalabilmek için sivri yanlarını törpülemen gerekir, çıkıntı olmaman, göze batmaman. Avını yakalayabilmen içinse dişlerini, gaganı, pençelerini sivriltmen. Biri adaptasyon, biri yaratıcılık. İkisi de hayatta kalma mekanizması. İkisi de kendi sistemi içinde elzem ve doğru.
Fotoğraf: unsplash.com/@gettyimages
Geviş getirmekten öğürecek hale geldiğimde ve açlıktan ve zayıflıktan kudurduğum noktada durup bir kendime, hayatıma, önümdeki yola baktım. Yapmam gerekenleri yaparak geçirdiğim hayatımda geldiğim nokta ortadaydı. Önce bir kabullenmem gerekti. Başarısızdım. Zayıftım. Güçsüzdüm. Yaşamıyordum. Sadece hayatta kalıyordum. Bir şey hissetmiyordum. Açlığımı bile. Onay mı arıyordum? Kendimi kanıtlamak mı istiyordum? Her ne aradıysam onu bulamadığımı, beceremediğimi kabullendim. “Ne istiyorum?” üzerinde düşünmeye çalıştım. Tuhaftı.
Başarı, statü demiyordu içimdeki ses. Bağlantı diyordu. Bağ diyordu. Bir şeylerle bağım kopmuştu ama ben ne olduğunu bile hatırlamıyordum. “Ne yapmak istiyorum?” üzerinde düşündüm. Çok kolay yanıtlanacak bir soru dersin, yanıtlayamıyordum. Aylar sürdü buna cevap bulmam. İnsan ne yapmak istediğini bilmez mi? Öyle “dondurma yemek istiyorum” gibi bir şey değil bu dediğim. Kendin için bir şeyler yapmaktan bahsediyorum. Sınavda derece yapmak için çalışmak kendin için bir şeyler yapmak demek değildir. Başkaları için yaparsın onu. Lüks eşyalara sahip olmak için çalışmak kendin için bir şeyler yapmak demek değildir. O da başkaları için. Statü, para, seksi bir vücut… Hepsi başkaları için. Bu şekilde düşündüğünüzde bu sorunun yanıtının gerçekten zor olduğunu görürsünüz.
Sürekli kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz değil mi? Bir üst versiyonumuza ulaşmaya çalışıyoruz. Bir mühendisin en etkili ve ekonomik şekilde işini yapması gibi ölçüp biçip yaşıyoruz hayatlarımızı. Seyahatlerimizi o şekilde, en az para ve zamanla en çok yer nasıl görülür, en güzel pozlar nasıl çekilir o şekilde planlıyoruz. Durup sadece etrafa boş boş bakmayla vakit harcamıyoruz. Sürekli bir sonraki durağa koşturuyoruz. Romantik ilişkilerimizde de en az eforla en çok haz nasıl alınır ona bakıyor bazılarımız. Kendini açmak, dürüst olmak korkutuyor ama yakınlığa da ihtiyaç duyuyor. Risk almadan ihtiyacını en az zahmetle karşılamaya çalışıyor.
Fotoğraf: unsplash.com/@gettyimages
Bir arkadaşım vardı. Dedikoduyu severdi ve materyalist biriydi. İşe alım yapan bir IK’cı gibi dating sitelerinden aday görüşmeleri yaparak en uygun eş adayıyla evlendi. Bunu yaparken de bedensel ihtiyaçlarını karşıladığı ama karakterini sevmediği biriyle görüşüyordu. Mekanikliğin tanımı bu insandır benim için. Bu insanın en çok da kendi bestelerini yapan bir başka arkadaşımızın arkasından konuşması tesadüf değildi. Okuduğu bir kitap, izlediği bir film bile topluma ayak uydurmak, bir şeylerin gerisinde kalmamak içindi.
Arkadaşlarımla konuşuyorum. Her ay bir kitap bitiriyorlar, bazen iki. Çok okuyorlar. Bence kitapları okumuyorlar, tüketiyorlar. Bunu nasıl anladım? Okudukları kitaplardan onları etkileyen bir şey seçip neden etkilendiğini anlatmalarını istediğimde söyleyecek bir şey bulamamalarından. Hangi kitap ismini söylesem okudum diyorlar. Beğenip beğenmediklerini hatırlıyorlar, ama hangi açıdan beğendiklerini, kitabın onlara ne ifade ettiğini sorduğumda net bir cevap veremiyorlar. “Bilmem” diyorlar ya da beylik bazı laflar ediyorlar. “Neden okudun o kitabı?” dediğimde arkadaşlarının da okuduğunu ya da sağda solda çok önerildiği ya da önemli bir yazara ait olduğu için okuduğunu söylüyorlar. Bence o kadar kısa sürede o kadar fazla şeyi zihinsel olarak hazmetmek mümkün değil. Zamana ihtiyaç var. Okuyacağın kitapları seçerken de görev bilinciyle, “kendini geliştirme, listeye faydalı bir şey ekleme” dürtüsüyle seçmezsin; o sırada o kitaba ihtiyacın vardır, okursun. Beslenmek gibi.
Fotoğraf: unsplash.com/@andreaelphotography
Mekanik koyunlar düşünceyi üretmez, tüketir. Uyum sağlar, trendleri takip eder. Ana akıma adapte olurlar, koşullara uyarlar, bir şeyi değiştirmezler. Zira sorgulamazlar da. Onlar sınıfın başarılı çocuklarıdır. Görevlerini en iyi şekilde yapar, öğretmenlerinden yıldızlı pekiyileri alır, ruhlarını tatmin ederler. Hayat, yapılması gerekenlerin en etkili, ekonomik ve sayıca fazla şekilde yapıldığı bir performans sahnesidir. Elle tutulur bir amacı olmayan hiçbir harekete, söze davranışa yer yoktur. Bir şeyi yapıyorlarsa illa tanımlanabilir bir getirisi olması gerekir. Sanatla uğraşıyorsan illa birilerine bir mesaj verecek ya da bir gelir kapısı olduğu için yapıyorsundur, birilerini etkilemek için…. Ruhundan öylece fışkırdığı için yapıyor olamazsın ya? Sadece içinden geldiği için yapıyor olamazsın. Koyunların içlerinden bir şey gelmez. Zira içlerinde bir şey de yoktur ki gelsin. Bir şeyi içlerinden geldiği için değil, sürü yapıyor diye yapma dürtüsü hissettikleri ve bu dürtüyü rahatlatmaları gerektiği için yaparlar. Onların ruhsal gıdası da bu dürtüdür işte. Dolayısıyla besinleri de sadedir. Önlerindeki ot. Ne yapmak istedikleri üzerinde düşünmeleri gerekmez. Yapacak çok şey vardır, durmadan yetişmek gerekir.
Tüm bunları anlatırken kendimi bu sürünün dışında tuttuğum sanılmasın. Bunları bu kadar net anlatabiliyor olmam, bir zamanlar benim de bu şekilde olmam. Hatta hala öyleyimdir. Bu koyunluk öyle bir anda geçip giden bir şey değil.
Hayatımda dışarıdan bakıldığında görülecek öyle dramatik bir değişiklik olmadı. Bir anda çok satanlar listesini altüst eden bir kitap yazıp parlamadım. Ya da bir yerlere CEO olmadım ama bir şeyler geri dönülmez şekilde değişti biliyorum. Birkaç maddi manevi kazanımım da oldu bu süre içinde hayatımı sağlama almamı sağlayacak. Burada yazacak değilim. Peşinden koştuğum o şeyler ben bıraktıktan bir süre sonra beni buldu. Artık el freni çekik bir arabayla gittiğimden mi, başarısız bir koyun olduğumdan mı bilmem, zaten çok da yol katedememiştim. Arabayı bırakmam, geri yürümem kolay oldu.
Fotoğraf: unsplash.com/@gettyimages
Ben, bana göre en büyük değişimimden bahsedeceğim kapatmadan. Bu benim için hala çok özel. İlk defa bu kadar büyük bir platformda ortaya döküyorum. Herkesin önünde soyunmak gibi bir şey şu an hissettiğim ama olsun, zaten tanıdıklarımdan çok da gören olmaz. Okuyanlar da ne kadar hatırlayacak? Değişim dedim ama değişim olmayabilir. Özüme dönüyorum.
Hani çocukken herkesin bir hayali vardır ya. Kimi astronot olmak ister kimi tır şoförü. Ben kimseyi umursamayan bir ressam olmak isterdim. Kendimi atölyemde kendi halimde resimlerimi yaparken hayal ederdim. Duvarlarda, yerlerde etrafta önceden yaptığım bir sürü resimle. Hep de resim çizerdim çocukken. Liseye hazırlık, üniversiteye hazırlık, iş dünyasına hazırlık, sonra iş dünyası derken bıraktım. Bunun bana göre olmadığına inandırdım kendimi. Belki de inandırıldım. Bir ara olmam gerektiğini düşündüğüm kişinin altında ezilirken tek kaçışım olmuştu resim, ben de birkaç ay resim dersleri almıştım ama ne yazık ki yine kendim için değil, yetenek sınavlarına hazırlık için. Başkaları için yani. Başkalarına kendimi resimle kanıtlamak için.
Ülkenin en prestijli sanat okullarının giriş sınavları için test çözer gibi resim yaptığım o günlerde resimden ne kadar soğuduğumu hatırlıyorum. Nitekim yedeklerde kalıp kazanamayınca da bu hayalimi derinlere gömdüm. “Ben bir ressamım” demeye utandım. Eğer birilerinin kalıplarına uymuyorsa, birileri beğenmiyorsa öyle olduğumu iddia etmek aptallık olurdu. Benim tescile, onaya ihtiyacım vardı. Hem birileri beğenmiyorsa yapmanın ne anlamı vardı?
Fotoğraf: unsplash.com/@a_chosensoul
Bir zamanlar koyundum derken bunu kastediyorum işte. Yıllarca çizmedikten, sadece sağda solda minicik not defterlerine eskizvari şeyler karalayıp bunların fotoğrafını sosyal medyadan paylaşıp bununla yetindikten sonra birden bire başladı. 70×100 cm kağıtlara, kocaman yüzeylere resimler yapar oldum. Bu arada 70×100 bulabildiğim en büyük kağıt olduğu için. Daha da büyük resimler yapacağım elimde olsa. Evde salonumun bir köşesini sırf bunun için boş tutuyorum. O yetenek sınavlarına hazırlanırken boş kağıtta elim tutuk tutuk hareket ederdi. El freni çekik bir araba gibi. Şimdi çizgilerim akıyor. Malzemeyi, konuyu zihnim değil bedenim seçiyor. Kağıdın üzerine kapaklanıyorum yerde ve elimin kendi yolunu bulmasını izliyorum. O zamanlar resmedemediğim şeyleri şimdi üzerinden onca yıl geçmesine ve paslanmama rağmen resmedebildiğimi görünce ben de şaşırıyorum. Kendimi tıpkı çocukken, yerde resim yaptığım zamanlardaki gibi hissediyorum.
Elbet kusurlu resimlerim. Elbet yamuklukları, yanlışlıkları var. Hatta bazıları için tekinsiz gelebiliyor. Evime gelenlerin yüz ifadelerinden gördüğüm kadarıyla. Ama her biri birbiriyle bağlı gibi. Her biri bir araya geldiğinde bir hikayenin devamını anlatıyor gibi. Ne olduğunu ben de onları yaparak çözmeye çalışıyorum. Çocukluğumda olduğu gibi, kimsenin beğenisini, hayranlığını amaçlamıyor resimlerim. Sadece varlar. Fotoğraflarını da çekmiyorum zaten. Bir yerlerde de paylaşmıyorum. Sadece eve gelenler görüyor şimdilik. Ne utanıp saklıyorum onları ne de orada burada paylaşıp birilerinin beğenisine sunmaya ihtiyaç duyuyorum. Ne para için ne beğeni için sadece kendim için yapıyorum onları.
Fotoğraf Altyazısı | Fotoğraf Kaynağı
Sadece bir tanesinin fotoğrafını burada paylaşacağım. Bu yazıyı yazarken sık sık gözümün önüne o geldiği için. Yoksa diğerlerinde özel olarak ayrı tuttuğum, daha çok beğendiğim falan yok. Dedim ya madem soyunmaya karar verdik, tam yapalım şu işi. Bu resmin adı Karşılaşma.
Devam edebilmek için en az 5 kategori seçmelisiniz.
Etiket takip edin - İsteğe bağlı (2 / 2)
İlginizi Çekeceğini Düşündüğümüz Popüler Etiketler
E-bülten Üyeliği
Öneri / Sorun Bildir
theMagger.com ile ilgili önerilerinizi veya theMagger.com'da gördüğünüz aksaklıkları buradan bizimle paylaşabilirsiniz. Şimdiden çok teşekkürler!
Adblock'unuzu Kapatmaya Ne Dersiniz?
theMagger, sponsorluk ve reklamlarla gelişen bir platform.
AdBlock'unuzu kapatarak beraber büyüdüğümüz markaların yaratıcı reklamlarını görebilir; siz de bizlere dolaylı olarak katkıda bulunabilirsiniz.
My page id: XTgfwauC12Vl80rNDUcMkm09F9IwKDrVQSzBHFJeLXR1jCUojfWavNqWlbEq3IQd8Rsg2bZGi5hiTyhoe73szPnPSyxJkYBxv4GHAnalytics id: BE8izdHYprLTMnI5HWkWACLQRtK0ivVea1sX6KOb7fQweOu2gnc2PZZMfUS4tvJwFyVjjXPq8opdz5bE6gNh07RyI34YolrhGuUD
theMagger Newsletter: E-Bülten'e Üye Olun!
theMagger.com'dan popüler yazılar, theMagger News'tan filtremizden geçen haberler ve theMagger Ajanda'dan sizin için seçtiğimiz etkinlikler e-postanıza geliyor! theMagger Newsletter'a üye olarak Pazartesi ve Cuma günleri ruhunuzu besleyen theMagger önerileriyle buluşun.
theMagger Newsletter'a üye olarak Pazartesi ve Cuma günleri ruhunuzu besleyen theMagger önerileriyle buluşun.
İlk yorumu siz yazın!