The Bride!: Sadece Canavarlar Tanrıcılık Oynar
“Sanırım dünya hali de böyle bir şey. Sadece varoluş şeklinden ötürü seni avlar, öldürür.” Maggie Gyllenhaal’un 2026 yapımı filmi The Bride!’; Frankenstein’ın hikâyesi üzerinden yeni bir yorumlama ortaya koyuyor. Guillermo del Toro’nun Frankenstein filmini ise hâlâ konuşurken konuyu yakından ele almak istedim. Haydi gelin, beraber bakalım.
Frankenstein’ın Aşk Hikâyesi… mi?
The Bride! ismindeki ünlemi kasıtlı bir şekilde taşıyan bir film. Önceki hikâye ve uyarlamalardan bildiğimiz gibi Frankenstein pek çok açıdan insanlardan üstün bir canlı ama yalnızlıktan mustarip. Toplum tarafından sürekli korkulan ve bundan dolayı dışlanan bu canlının en çok istediği şey kendisi gibi bir gelini olması ve hayatı onunla birlikte yaşamak. Bu hikâyede de Christian Bale’in canlandırdığı karakter, meşhur bir doktoru bulup ondan kendisi için bir gelin yapmasını istiyor ve yolculuğumuz başlıyor!
Filmin başından itibaren Gyllenhaal’un feminist manifestosuna dair birkaç notayla karşılaşıyoruz. Bir kere filmin ilk sahnelerinde ve çeşitli yerlerine, “Frankenstein” kitabının yazarı Mary Shelley ekranda beliriyor, dördüncü duvarı yıkıyor ve seyirciyle konuşuyor. Asıl olayın Frankenstein’ın canavarı değil, gelini olduğunu fakat bunu yazamadan öldüğünü söylüyor. Velhasıl, bizim Frank doktorunu bulmaya koyuluyor. Muayenehaneye geliyor ve doktoru erkek sanıyor ama doktor kadın çıkıyor. O dönemki pek çok kadın düşünür, yazar, doktor gibi o da isminin baş harfini kullanarak cinsiyetini gizlemiş. Doktor ilk başta Frank’i reddetse de sonunda ricasını kabul ediyor ve mezarlığa gidip uygun (!) bir beden arıyorlar. Çok zaman geçmeden, daha yeni ölmüş bir kadın olan Ida’yı bulup işe koyuluyorlar. Birkaç düğme, biraz elektrik akımı ve hafifçe serpiştirilmiş deli cesareti sonucunda: Ta Da! Gelin (Jessie Buckley) hazır. Gelin ilk başta Frank’i beğenmiyor, zaten kendisinin de nerede olduğunu anlamakta zorluk çekiyor. Buna Frank gücense de nihayet kendisi gibi birini gördüğü için o kadar mutlu ki, umutlu bir şekilde Gelin’in peşinden gidiyor.
Editör Notu: Yazının devamı spoiler içerebilir.
Hikâye Frank ve Gelin’in aşk hikayesi gibi gözükse de aslında Gelin’in toplumdaki düzeni dağıtma hikâyesi. Gelin, aşk için dünyaya gelmedi. Mary Shelley’nin niyeti de bu kadar basit bir hikâye yazmak değil. Gelin, Ida’nın bedeninde kadınlara yapılan haksızlıkları, bunu yapan erkeklerin karanlık yüzlerini ortaya çıkarmak için orada. Buna ek olarak kalan akışta da Frank’in bunun içerisinde Ida’yı korumaya çalışmasını ve ne olursa olsun kendinden olan Gelin’i kaybetmemeye çalışmasını izliyoruz. Gelin, bir yandan Mary Shelley’nin Ida’nın geçmişinden kalan anılar üzerinden attırdığı tiratları tekrarlıyor, bir yandan yeni oluşan Gelin kimliği üzerinden sebebini anlayamadığı ve ona kaba gelen bu cümleleri neden sarf ettiğini anlamakta zorlanıyor. Bir yandan Ida konuşuyor ve geçmişinden tanıdığı insanlara sempati duyar gibi oluyor, ardından tekrar Shelley tirat modunu açıyor. Bütün bu geçişler de Gelin’i çok yoruyor ama yine de görevine devam ediyor.
Canavarlar ve Toplumsal Cinsiyet Rolleri
Del Toro’nun filminde de hissettiğimiz ince bir nüans var. Frankenstein, toplumdan farklı olduğu gibi bir o kadar da toplumun üzerimize yüklediği toplumsal cinsiyet rollerinden de bağımsız biri. Frankenstein’ın canavarı, kısaca Frank, toplum tarafından kabul görmediği için sadece kendi değer yargılarına göre yaşıyor. Bu da onu toplumsal cinsiyet rollerinden ve toplumun üzerimizde kurduğu sözsüz kurallardan bağımsız kılmış oluyor. Del Toro’nun canavarı daha narin, hassas bir karakteri bizimle paylaşıyor. Gerek Doktor Frankenstein’ın onu eğitirken gösterdiği şiddete karşı savunmasız duruşu, gerek oradaki sevgi açlığını gördüğümüz anlarda bunu özellikle fark ediyoruz. Gyllenhaal’ın Gelin’inde ise bunun kadınlardaki karşılığını görebiliyoruz. Toplum içerisinde kadının daha sessiz ve uslu olması, derinlikli konuları konuşmayı erkeklere bırakması, kesinlikle öfkeli olmaması, olursa da histerik veya deli olarak adlandırılıp bir kuruma kapatılması ve orada tedavi edilmesi beklenir.
The Bride! ise tam olarak bunların tersini yapıyor. Frank’ten farklı olarak Gelin tek bir vücudun diriltilmesi sonucunda canlanıyor. Tek bir vücuttan geldiği için, Frank’in aksine, tüm organları daha koordineli çalışıyor ve birkaç canın geçmişini hatırlamaktansa tek bir geçmişi hatırlıyor. Ölmeden önce seks işçisi olarak mafya ile çalışan ama düzenin işleyişinden çok sıkılan Ida! Mistik bir şekilde Ida, Gelin olarak tekrar canlandırılırken Mary Shelley’nin ruhunun da karışıma eklenmesiyle beraber Gelin’e zaman zaman gelen öfke nöbetleri içinde Ida, Gelin ve Shelley arasındaki geçişleri duyuyoruz. Bunların birleşimi de bir feminist ikon yaratıyor. Ida’nın geçmişinden gelen ve mafya patronuna ve işlediği nice kadın cinayetine göndermeler yaparken, Gelin’in zaman zaman duyduğu vicdan azabı ve bu ikilemleri duyduğumuz nice tiratlar atıyor.
Yani Frankenstein toplumsal rollerden bağımsız daha narin ve hassas bir karakter olmuşken, Gelin ise daha protest, daha tepkili bir karakter oluyor. Gelin’i toplumun “canavar” olarak algılaması ancak çok tepkili olduğunda mümkün oluyor ama Frankenstein’ı hemen fark ediyorlar. Aslında burada da kadınların tepkileri veya sıra dışı hareketlerinin ne kadar bastırıldığı veya “anormalleştirildiği” ve erkeklerin en ufak bir farklılığının göze battığını bize sunmuş oluyor.
Sadece Canavarlar Tanrıcılık Oynar
Del Toro’nun filminde çok güzel bir cümle var. Burada hatırlarsanız Doktor Frankenstein’ın çalışmalarını fonlayan asilzadenin yeğeni Elizabeth bunu Doktor’a söylemişti. “Sadece canavarlar tanrıcılık oynar”. Elizabeth bunu söylerken Doktor Frankenstein’ın yaratığına kötü muamele ettiğini göstermeye çalışıyordu. Yarattığı canlının da duyguları olabileceği, onun da hisleri olabileceğini göstermeye çalışıyordu. Çünkü Doktor Frankenstein, yarattığı canlının beklentilerine uymaması, ona kendi başarısızlığını hatırlatmasının acısını yaratıktan çıkarıyordu. Halbuki beklediği sonucu almak için yaklaşımını değiştirmesi yeterliydi ve bunu da yaratığın kendi başına çıktığı yolculuğun sonunda görebiliyoruz. Elizabeth’in bu cümlesi çok anlamlı çünkü bu fantastik hikâyenin dışarısında bugünkü politik ve teknolojik konjonktüre de güzel bir gönderme yapıyor. Her şeyi yönettiğimizi düşünüyoruz, sınır yokmuşçasına yeni teknolojileri ne bedel ödediğimizi bilmeyerek üretiyoruz ama sonunda yarattığımız canavarlarla baş edemiyoruz. Buradaki ahlaki sorumluluğu üstlenmiyoruz.
Ne ironiktir ki toplumun canavar olarak adlandırdığı yaratıklar neredeyse hiç tanrıcılık oynamazken kimsenin canavar olduğunu düşünmediği canavarlar bu oyunların hep peşinde olur.
Sanırım Dünya Hali de Böyle Bir Şey…
Bununla beraber yine “Frankenstein”dan bir alıntı ile yazıyı bitirmek isterim: Sanırım dünya hali de böyle bir şey. Sadece varoluş şeklinden ötürü seni avlar ve öldürür. Bir de bu cümle beni çok etkilemişti. İki filmde de insanlar canavar gördüğü anda bunun ötesini sorgulamaksızın “Canavar!” Diye haykırarak kaçıyor. Kendilerinden farklı gözüken herhangi bir şey onlara zararlı gibi geliyor.
The Bride! filminde de Frank aslında kimseye zarar vermek istemiyor. Ne zaman da biriyle karşılaşsa, her seferinde onlara sonuna kadar inanmak istiyor. Onlardan zarar gelmeyeceğine, veya bir şey demezse onların da bir şey demeyeceğine, belki onu rahat bırakacaklarına…
Kapak Fotoğrafı: The Bride!
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Güncel İzleme Listemiz

Akasha Coral 










Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!