Festival tüm hızıyla sürerken, aynı anda üç farklı yerde olmam gerektiği hissiyatı ve uykusuzluğun getirdiği yorgunlukla beraber bambaşka bir moda girdim… Lafı uzatmadan, son izlediğim filmlerle ilgili izlenimlerime geçiyorum hızlıca.

Cantona

img_0123-2
Cantona ve ben

Eric Cantona’nın Manchester United kariyerine odaklanan çok keyifli bir belgesel. Cantona bizzat kendisi galaya teşrif etti ve onunla da tanışma şansım oldu. Saha içinde ekstrem seviyedeki agresif davranışlarıyla yıllar boyunca kültleşecek hareketlere imza atan Cantona, saha dışında ise çok farklı bir karakter. Sinemaya, resme ve daha bir çok sanat dalına son derece ilgili bir isim. Aynı zamanda oldukça donanımlı ve dünya görüşü ile de arkasında durulabilecek bir duruşu var. Filistin meselesi gibi bir çok konuda ezilenlerden taraf olup, sesini yükseltmekten asla kaçınmayan bir adam. Hal böyle olunca belgeseli izlerken daha farklı bir sempati ile yaklaşıyorsunuz. Zaten kariyerinde başardığı somut şeylere hakim olanlar için çok şaşırtıcı bir detay olmamakla birlikte, ben futbola hiç ilgisi olmayan birinin dahi bu filmi keyifle izleyip, böyle bir adamı tanımaktan memnun olacağını düşünüyorum.

Propeller One-Way Night Coach

img_0165-4
Travolta ve ben

John Travolta’nın ilk yönetmenlik denemesi. Cannes Premiere seçkisinde ilk gösterimini yaptı. Kendisi ve ailesi galada boy gösterdi. 1 saatlik süresi ve masalsı anlatısıyla oldukça kolay bir seyirlik. Konu itibarıyla da oldukça tatlı. Küçüklüğünde uçaklara olan ilgisi ile ‘fark yaratan’ çocukluğuna dönüyor ve hikayeyi tamamen çocuk halinin bakış açısından beslediği bir dış sesle harmanlıyor. Annesiyle olan bir yolculuğuna odaklanıyor. Uçaklarda karşılaştığı insanlara, hosteslere ve pilotlara yer veriyor. Hepsini çocuksu bir heyecanla ve steril bir estetikle işliyor. Bu aynı zamanda Travolta’nın önceden yazdığı bir kitapmış zaten, direkt kendi kitabından uyarlamış. Festival komitesinin başkanı da festivalden 5 ay önce bu film izlediğinde direkt Travolta’ya “bunun prömiyerini Cannes’da yapalım” demiş. O da hayır dememiş tabii ki. Gala öncesi sürpriz bir gelişmeyle yaşam boyu onur ödülü olarak bir altın palmiye de aldı. Mutluluğu gözlerinden okunuyordu, çok ağladı… Ve evet, onunla da fotoğraf çekildim…

Gentle Monster

screenshot-2026-05-21-at-12-42-28
Gentle Monster

Lea Seydoux’nun yarışma seçkisindeki iki filminden biri. Oldukça sıkıntılı bir konuyu ele alıyor. Aile içinde kimsenin haberdar olmadığı bir olay, mevzunun polise sıçraması ile çok başka bir seviyeye taşınıyor. Yönetmenin genel üslubu oldukça mesafeli ama tarzı bu. Biraz içinden geldiği ekolün soğukluğunu taşıyor. İşlediği konunun dinamit gibi olması da bu durumda ilginç bir seyir deneyimi yaratıyor. Filmin konusunu açık etmemin üzücü olacağını bildiğim için hakkında pek uzun konuşmamam gerektiğini düşünüyorum, en azından izlenimleri içeren bu yazıda. Sert bir film izleyeceğinizin bilinciyle, iyi bir Lea Seydoux performansı için şans verebilirsiniz deyip uzaklaşayım…

Colony

screenshot-2026-05-21-at-12-44-01
Colony

Cannes seçkilerinin gece yarısı galalarını olabildiğince takip etmeye çalışıyorum. Bu film de o seçkiye son derece yakışıyor gibi görünüyordu. Hatta ‘Train to Busan’ın yönetmeninin son filmi olduğunu öğrenince heyecanım iyice arttı. Fakat film o kadar klişe ve o kadar yavan çıktı ki, türün müptelalarının bile katlanmakta zorlanacağı bir iş ortaya çıkmış. Biraz zombi filmi, biraz da pandemi filmi olarak tanımlanabilecek Colony’nin vadettiği şeyler çok heyecan verici ama işleniş biçimi seyircisinin aklıyla dalga geçen türden. O yüzden kimseye öneremeyeceğim…

The Beloved

img_0414
Bardem ve ben

Gelelim biter bitmez tam puanı yapıştırdığım o filme. Javier Bardem’in muazzam performansıyla döktürdüğü, son zamanlardaki favori yönetmenlerimden Sorogoyen’in harikulade bir iş ortaya koyduğu  bir film The Beloved. Çok yoğun ve gergin bir baba kız hikayesini anlatıyor. Adam çok itibarlı bir yönetmen ama biraz uyuz ve egolu. Kız da hayatta kalmak için mesaili işlerde çalışıp bir taraftan da hayallerini kovalayan bir oyuncu. Akdeniz soslu bir ‘Sentimental Value’ gibi görünüyor diyorsanız haklısınız. O filmi de çok beğenen biri olarak, The Beloved’a apayrı bir yerden vuruldum. Hiç göz kırpmadan izledim. Sene sonu listeleri geldiğinde tepeye yazmaktan büyük bir keyif alacağım gibi görünüyor, en azından hissiyatım bu yönde. Ayrıca Javier Bardem’le basın toplantısından sonraki aşırı neşeli fotoğrafımızı da koymuş olayım buraya…

Paper Tiger

screenshot-2026-05-21-at-12-47-19
Paper Tiger

Yönetmen James Gray’in en son Ad Astra’sını izlemiştik. Şimdi yine sıkı bir kadroyla çok daha farklı bir hikaye işliyor. Bir Rus mafyasına ‘kazara’ bulaşan iki kardeş. Biri polis teşkilatından itibarlı bir isim, diğeri yetenekli bir mühendis. Bulaştıkları mafya bu ailenin başına öyle bir musallat oluyor ki, tüm filmle ensemizde bir el ile izliyormuşuz gibi akıyor her şey. Son derece ‘herhangi’ bir hikaye gibi hissettiren bu ortamdan ilgi çekici bir film çıkarabilmek bence başarı. Özellikle Adam Driver’ın kariyerinin en iyi performanslarından birine imza attığını söylemek mümkün. Sene içinde hakkında bol bol konuşacağımızı düşünüyorum.

Kapak Fotoğrafı: Eralp Alper

İlginizi çekebilir. 2026 Cannes Günlüğü #1: Neler İzledik?