2026 Cannes Günlüğü #4: Neler İzledik?
Festival filmlerine dair izlenimlerimin sonuna geldik. Sene içerisinde hangilerinin ne çeşit bir etki yaratacağını çok merak ettiğim filmleri, hakkında hiç fikrim olmadan izlemekten çok keyif aldım yine… Buyrun listemizin sonuna.

Minotaur
Andrey Zvyagintsev uzun bir aradan sonra sinemaya keskin bir dönüş yaptı. Claude Chabrol’un The Unfaithful Wife filminden esinlenen Minotaur, Rusya’da, işten çıkarmalar ve aldatılma ekseninde ilerleyen bir siyasi gerilim. Fakat işin siyasi kısmı biraz fon tadında, ön planda yine yönetmenin alışılageldik insan odaklı çatışmaları var. Cannes’da büyük jüri ödülünü kazandı film, yönetmenin melankolik ve sorgulayıcı sinema dilinden pek de güç kaybetmediğini söyleyebiliriz. Son filminden bu yana hem ülkesi Rusya’ya girememesi hem Covid sürecinde ölümden dönüşü vesaire derken kariyerinin ikinci baharına başlıyor desek abartmış olmayız. Sürükleyici bir iş.
Bitter Christmas
Almodovar hoca yine kendi hayatıyla ilintili bazı detaylarda kayboluyor bu filmde. Yaşlanan, fiziksel ve yaratıcı olarak tükenmişlik hisseden bir yönetmenin (Leonardo Sbaraglia) kendi iç dünyasını ve geçmişini sorguladığı bu film, izleyiciye ne hissettirebileceğine dair pek fikri olmayan bir eser. Almodovar’ın potansiyelini bilen sinemaseverler için pek bir heyecan uyandırması mümkün olmayacak gibi hissediyorum. Seçkide hakkında en az konuşturan filmlerden biri oldu. Ben de üzerinde pek durmadan geçiyorum…
The Man I Love
Ira Sachs, 80’ler New York’unun atmosferini yakalayıp üzerine Rami Malek’e oldukça iyi bir alan açan bir film ortaya koymuş. AIDS’i ve o dönemi mesele edinen, Jimmy George’un o “kusurlu” ve zor insan profiliyle bize bir şeyler söylemeye çalışan bir hali var. Tam bir Sachs filmi. Fakat bu özelliğinin dışında başka bir şeyi yok… Müzikal drama türüne ait filmin dokunaklı olabilecek anları sadece birkaç sekanstan oluşuyor. Bir bütünlük sağlanamayınca da usta yönetmenin herhangi bir filmi olmaktan öteye gidemiyor.
Victorian Psycho
1858 yılı, gotik bir malikane ve ailenin çocuklarına bakmak için gelen Winfred Notty. Dışarıdan bakınca disiplinli bir mürebbiye gibi, iç dünyası saf bir psikopatlık barındırıyor. Maika Monroe’nun bu tarz karakterler için biçilmiş kaftan olduğunu biliyoruz zaten, delilik ile düzen arasındaki o ince çizgide yürüyen, gerilimi de komedi nüanslarıyla tırmandıran kaotik bir hikaye. Virginia Feito’nun romanından uyarlanan bu film, dönem estetiğini iyi yansıtıyor. Özgün bir film olduğunu söylemek mümkün ama alametifarikasını parmakla göstermek pek de mümkün değil gibi.
The End of It
Ölümün “isteğe bağlı” olduğu bir gelecek hayal edin. Rebecca Hall, 250. yaş gününe yaklaşırken “artık yeter” diyerek ölmeye karar veren provokatif bir sanatçıyı canlandırıyor. Gael García Bernal ve Noomi Rapace’in de eşlik ettiği film, absürt bir dille yaşamın ve ölümün anlamını sorgulatıyor. Açıkçası bir ilk film olması şaşırtıcı, çünkü yönetmen Bayona olgun bir sinemasal dille varoluşsal krizini perdeye taşımış. İçinde bulunduğu kulvarda bir şekilde öne çıkabilecek materyale sahip mi derseniz, maalesef pek değil diyeceğim…
The Black Ball
Los Javis (Calvo ve Ambrossi), masalsı anlatım diliyle İspanyol tarihinin karanlık dehlizlerine girmek istemiş. 3 farklı dönem arasında mekik dokuyan film; hem kuir arzuyu hem de faşizmin gölgesinde kalan hayatları irdeliyor. Penelope Cruz ve Glenn Close gibi dev isimlerin yardımcı rollerde parladığı yapım, Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü Pawlikowski hocanın Fatherland filmiyle paylaştı. Fakat kusursuza yakında görsel dili, izleyicisini biraz hikayeden koparıyor. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir diyebilirsiniz ama her şeyin fazla estetik göründüğü bu filmde bir aşırı makyajlılık var. Hikayeler dallanıp budaklandıkça daha çok göze batan bir makyajlılık bu. Sene içerisinde hakkında çok konuşulacaktır, ben pek güzel şeyler söyleyemeyeceğim…
Son yazıyı biraz negatif bir tonda kapatıyorum ama çok keyif aldığım 3-4 filmle ayrılıyorum Cannes’dan bu sene. Sene içerisinde bu filmlerin uzun yazılarıyla buralarda olurum diye düşünüyorum, sevgilerimle.
Kapak Fotoğrafı: Bitter Christmas
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den 2026 Cannes Günlüğü #1: Neler İzledik?

Eralp Alper 












Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!