Havalar ısındıkça günlerin ağırlığı hepimizin üstünde farklı hissediliyor. Bu filmleri belki daha önce duydunuz ya da belki çok arada kaldığı için gözünüzden kaçtı, bilmiyorum ama bu filmlerle ilgili bildiğim şey; yaz mevsiminin melankolisini en iyi şekilde yansıtmaları. Bir o kadar da üstünüzdeki ağırlığı kaldırıp gününüze farklılık katacağını düşünüyorum. Bir yaz gecesi vaktinizi ayırmanıza değecek, izledikten sonra sadece bir gece değil zaman zaman kendinizi bu filmleri düşünürken bulacağınızdan eminim. İyi seyirler!

whatsapp-image-2026-06-28-at-15-52-24
Causeway | Fotoğraf: IMDB

Causeway (2022)

youtube play youtube play

Karakter odaklı filmleri seviyorsanız muhtemelen bu film sizin için. Bu tarz filmlerde en önemli noktalardan birinin oyunculuk olmasından ötürü, kadrosunun hayal kırıklığı yaratmayacağına emin olabilirsiniz. Yönetmenliğini Lila Neugebauer’in yaptığı, başrollerinde Jennifer Lawrence ve Brian Tyree Henry’nin yer alıyor.

Film, Afganistan’da görev yaparken bir patlama sonucu travmatik beyin hasarı geçiren Lawrence’ın canlandırdığı asker Lynsey’nin New Orleans’a dönüşüyle başlıyor. New Orleans’ın banliyö atmosferini seyirciye başarılı bir şekilde yansıtan bu film, bana yaz hüznünü sonuna kadar veriyor. Brian Tyree Henry’nın canlandırdığı geçmişte yaşadığı kazanın yükünü üzerinde hisseden oto tamircisi James ile tanışan Lynsey’nın hikayesini sade bir dil ile anlatan filmin yapımcılığını Jennifer Lawrence üstleniyor. Her ne kadar travmanın uzun dönem etkilerini anlatan bir film olsada set sırasında oldukça eğlenceli bir ortamın olduğu yönetmen tarafından röportajlarda anlatılıyor.

Diyaloglar kadar filmdeki sessizliklerin de önemli olduğu bu filmin soundtrack seçkisi oldukça başarılı ve filmin yaratmak istediği bütünlüğü vurgulamada çok iyi bir araç olarak kullanılıyor. Travmanın aşılma yolculuğunun mucizevi bir iyileşmeden ziyade; doğal afetler, ekonomik süreçler, insan ilişkileri gibi bir döngü halinde süreci bir bütün olarak ele alan bu film, doğru insanların birbirilerine iyi gelebileceklerini 90 dakikada ve doğal bir netlikte anlatıyor. 

Beautiful Boy  (2010)

youtube play youtube play

Öncelikle, 2018’de Steve Carell ve Timothée Chalamet’in oynadığı filmle karıştırılmaması gerektiğini belirtmek isterim. Yönetmenliğini Shawn Ku’nun yaptığı, başrollerinde Michael Sheen ve Maria Bello’nun yer aldığı psikolojik drama türüne ait bu filme dair ilk izlenimimin travmatik bir deneyim olduğunu söylemek yerinde bir yaklaşım olacak, diyebilirim.

Spoiler vermeden konusunu anlatmak gerekirse; sıradan sayılabilecek bir hayat süren çekirdek ailenin aldıkları bir haber doğrultusunda hayatlarının altüst olmasını ele alıyor. Olayın yaşandığı sahnelerin şiddetini göstermeden, tamamen anne ve babanın bu korkunç gerçekle yüzleşmesine odaklanan film; “Kim yaptı?” sorusundan çok “Neden yaptı?” sorusuna odaklanıyor. Yönetmen bilerek olayın kendisine değil, olaydan sonra kişilerin yaşadığı içsel duygulara odaklanıyor. Seyirciye kesin cevaplar vermek yerine zor sorular bırakmasından ötürü bu film akıllardan kolayca silinmiyor. Yas sürecini melodrama kaçmadan, sade ve gerçekçi biçimde işlemesi bana yaz mevsiminin ağırlını hatırlatıyor. 

Düşük bütçeli bağımsız film, 2010’da Toronto International Film Festival’de gösterildi ve Discovery bölümünde FIPRESCI (Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu) Ödülü kazandı. 

The Virgin Suicides (1999)

youtube play youtube play

Alışılmışın dışında kadın karakterlere yer verilen, hatta bu karakterleri ana odak olarak sunan filmlerin yer aldığı bir liste hazırlanırsa, listede mutlaka klasik bir Sofia Coppola filmi olmalı diye düşünüyorum. 

Amerikalı Jeffrey Eugenides’ın kitabından uyarlanan bu film, beş kız kardeşin hayatlarına odaklanıyor. Katolik bir ailede büyüyen, yaşları 13-17 aralığında olan bu kızların hikayesi komşu oğlanların anlatımı ile bizlere sunuluyor. Her ne kadar birbirinden farklı genç kadınları konu alan bir hikaye olsa da, erkek bakış açısı ile anlatıldığı için filmde karakterlerin aksiyonlarında nedensizlik hissetmemiz kaçınılmaz. 

Filmin oyuncu kadrosunda yer alan isimlerden bazıları Kirsten Dunst, Josh Hartnett, James Woods, Kathleen Turner. Müzikleri Fransız müzik ikilisi Air tarafından bestelenen bu filmi izledikten bir süre sonra grubun müzikleri ile beraber filmde geçen diğer şarkıları dinlemeden duramayacağınız konusunda uyarımı yapmak isterim. Kusursuz bir film denince aklıma ilk gelecek filmlerden olan bu filmi izlemediyseniz en kısa sürede izlemenizi öneriyorum.

Little Birds (2011)

youtube play youtube play

Little Birds, Elgin James tarafından yazılıp yönetilen, 2011 yapımı bağımsız bir Amerikan dram filmi olarak karşımıza çıkıyor. Bağımsız bir film olmasına rağmen oyuncu kadrosu oldukça ünlü ve başarılı isimlerden oluşuyor.  Başrollerinde Juno Temple, Kay Panabaker, Leslie Mann, Kate Bosworth ve Kyle Gallner var.

İlk gösterimini 2011’de Sundance Film Festival’inde yapan film, Salton Sea yakınlarında yoksulluk ve umutsuzluk içinde yaşayan iki genç kızın, Lily ve Alison’ın hikâyesine odaklanıyor. Temple tarafından canlandırılan Lily asi, yaşadığı bölgeden kurtulmak isterken Panabaker tarafından canlandırılan Alison ise daha sakin ve temkinli bir karaktere sahip olmasıyla öne çıkıyor. Bir gün tanıştıkları genç kaykaycıları takip ederek Los Angeles’a gitmeye karar veriyorlar ama özgürlük arayışı, büyük şehirde beklediklerinden çok daha karmaşık ve tehlikeli deneyimlere dönüşüyor. Karakterlerin gerçekçiliği, olay örgüsünün beklenen tarafları ve beklenmedik yönleriyle seyirciyi sıkmıyor. Bu yüzden sadece sıradan bir yaz akşamı izlemek için değil, gençlikle ilgili nostalji yaşadığınız bir yaz günü izlemeniz için oldukça uygun bir film. 

Film jeneriğinde, katkılarından dolayı Ryan Gosling’e özel teşekkür yer alıyor. Bunun nedeni hiçbir zaman ayrıntılı biçimde açıklanmadı ve merak edilen küçük bir trivia olarak kaldı. Filmi izlerken duyacağınız ve “daha sonra bakarım” diyeceğiniz şarkının bestecisi ve adı: The Brian Jonestown Massacre – “Anenome”.  

Ünlü oyuncu kadrosunun yanı sıra filmdeki sıcaklığı, bunalmışlığı ve sıkışıklığın karakterler üzerindeki etkisini bize taşıyan Reed Morano’nun etkileyici görüntü yönetmenliğine dikkat çekmemek olmaz. 

The Lifeguard (2013)

youtube play youtube play

Veronica Mars rolü ile izleyen muhtemelen herkesin bayıldığı Kristen Bell’in kariyerindeki en alışılmadık ve dramatik rollerden birini oynadığı  filmin yazarlığını ve yönetmenliğini Liz W. Garcia üstleniyor. Kristen Bell tarafından canlandırılan Leigh, New York’ta çalışan başarılı bir gazeteciyken kariyeri ve özel hayatında yaşadığı hayal kırıklıklarının ardından bunalmış bir ruh halinden kurtulmak için  çocukluğunu geçirdiği eve ve kasabaya dönmesi ile gelişen olayları anlatan bu film; sizi kendi olağan durumunuzu ve geçmişinizi düşünmeye itiyor. Her şeyin yolunda olduğu zamanlarda, yani gençliğinde yaptığı cankurtaranlık işine geri dönen Leigh; yeni tanıştığı ve kendinden yaşça küçük kişiler aracılıyla geçmişe özlem, kimlik bunalımı ve duygusal olgunlaşma gibi yüzleşmek istemediği her şeyden kaçarken bir yandan da kendini tüm bunları düşünmek zorunda buluyor.

Yetişkinliğe karşı direnememenin sorumluluğu altında çırpınan her izleyicinin, 2013’te Sundance Film Festival’de prömiyer yapan bu filmi izlerken kendi hayatlarını düşünürken kaçınılmaz bir mutsuzluğa kapılacaktır, diye düşünüyorum. Yine de geçmişin sadece hatırlanmak istenildiği gibi hatırlandığını unutmadan ve umutsuzluğa kapılmadan izlenilmesini tavsiye ettiğim bu film; şimdinin ve geleceğin her daim tekrar şekillenmesinin kolay olduğunu da izleyiciye hatırlatıyor. 

Kapak Fotoğrafı: IMDB

İlginizi çekebilir: Ayşe Ulusoy’dan Yaz Evi: 90’lara Uzanan Bir Yaz Hikâyesi