İlk yorumu siz yazın!
FOBO: Modern Dünyanın “Ya Daha İyisi Varsa?” Sendromu
Bir restoranda menüye dakikalarca baktıktan sonra nihayet siparişinizi verip, yan masaya gelen tabağı gördüğünüz anda kendi seçiminizi sorguladığınız oldu mu? Ya da Netflix’te izleyecek bir şey bulmak için yarım saat boyunca seçenekler arasında dolaşıp sonunda hiçbir şey izlemeden uygulamayı kapattığınız? Belki de güzel giden bir ilişkinin içindeyken zihninizin bir köşesinde “Ama ya bana daha uygun biri varsa?” düşüncesi belirdi. Aslında tüm bu anların ortak bir noktası var: Seçenekler çoğaldıkça karar vermenin kolaylaşacağını düşünürken tam tersine verdiğimiz kararlardan emin olmakta zorlanıyoruz. Gelin, bugün FOBO hakkında konuşalım.
Modern dünya bize neredeyse sınırsız bir seçim özgürlüğü sunuyor. Daha fazla insanla tanışabiliyor, yüzlerce kariyer rotası arasından seçim yapabiliyor, birkaç saniye içinde onlarca ürünü karşılaştırabiliyoruz. Teoride bu kadar çok seçeneğe sahip olmak bizi daha özgür, daha kontrollü ve nihayetinde daha tatmin olmuş hissettirmeliydi. Fakat seçeneklerin çoğalması beraberinde beklenmedik bir kaygıyı da getirdi: Bir şeyi seçtiğimiz anda, seçmediğimiz bütün ihtimallerden vazgeçiyormuşuz gibi hissetmeye başladık.
Böylece mesele yalnızca “Doğru seçimi yaptım mı?” sorusu olmaktan çıktı; yerini çok daha huzursuz edici başka bir soruya bıraktı: “Ya daha iyisi varsa?”. İşte FOBO tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor. Açılımıyla Fear of Better Options, yani daha iyi bir seçeneğin var olabileceği korkusu. En basit haliyle FOBO; elimizdeki seçenek yeterince iyi olsa bile “belki daha iyisi vardır” düşüncesiyle karar vermeyi ertelediğimiz, seçimlerimizi sürekli sorguladığımız ve bazen hiçbir seçeneğe tam anlamıyla bağlanamadığımız bir kararsızlık hali.
Seçeneklerin Arasında Kaybolmak
FOBO kavramının biraz daha derinine inecek olursak, meselenin yalnızca kararsızlık ya da çok fazla seçeneğe sahip olmakla ilgili olmadığını görüyoruz. Asıl mesele, bir seçim yaptığımız anda diğer ihtimallerden vazgeçmek zorunda olduğumuz gerçeğiyle başlıyor. Çünkü her karar, aynı zamanda seçmediğimiz alternatiflere söylenmiş küçük bir “hayır” anlamına geliyor.
Kavramı ortaya atan Patrick J. McGinnis de bu durumu, popülerleştirdiği bir diğer kavram olan FOMO’dan (Fear of Missing Out) ayırıyor. FOMO’da başkalarının yaşadığı deneyimleri, fırsatları ya da sosyal anları kaçırdığımız hissi ön plandayken FOBO’da kaygının yönü değişiyor. Burada korktuğumuz şey bir deneyimi kaçırmak değil; bir seçeneğe bağlanıp daha iyisinin ihtimalini kaybetmek.
Bu yüzden FOBO çoğu zaman büyük karar anlarından çok, hayatın içine yayılan küçük ertelemelerle kendini gösteriyor. Bir uçak bileti alacakken “Belki fiyatı düşer”, bir işe başvuracakken “Belki daha iyi bir pozisyon açılır”, beğendiğimiz bir ürünü satın alacakken “Biraz daha araştırayım” diyoruz. Hatta biriyle her şey yolunda giderken bile zihnimizin bir köşesinde “Belki bana daha uygun biri vardır” ihtimalini tutabiliyoruz. Farklı görünen bütün bu örneklerin arkasında aslında aynı düşünce yatıyor: Şimdi karar verirsem, daha sonra karşıma çıkabilecek daha iyi bir ihtimali kaçırabilirim. Böylece “belki” kelimesi, bizi sürekli bir sonraki ihtimali beklemeye itiyor.
“En İyi” Diye Bir Şey Var mı?
FOBO’yu besleyen temel dinamiklerden biri de tam olarak bu optimizasyon arzusu ile ilgili. Yeterince iyi olanla yetinmek yerine, ulaşabileceğimiz seçenekler arasından mümkün olan en iyisini bulmaya çalışıyoruz. Satın alacağımız telefonu seçmeden önce onlarca inceleme videosu izliyor, tatil rezervasyonumuzu tamamladıktan sonra bile başka otellere bakmaya devam ediyor, izlemek istediğimiz filmi açmak yerine öneriler arasında dolaşıyoruz.
Üstelik dijital dünya, “en iyi”nin bir yerlerde bizi beklediği düşüncesini sürekli canlı tutuyor. Birkaç saniye içinde yüzlerce yoruma ulaşabiliyor, fiyatları karşılaştırabiliyor, başka insanların hayatlarına bakabiliyor ve elimizdekinin alternatiflerini görebiliyoruz. Böyle olunca bir seçeneği yalnızca bize ne kadar uygun olduğuna göre değerlendirmek giderek zorlaşıyor; onun yerine, başka nelerin mümkün olduğuna bakmaya başlıyoruz.
Gittiğimiz restoran güzel ama Google Maps’te 4.8 puanlı başka bir yer var. İşimizden memnunuz ama LinkedIn’de daha yüksek maaşlı pozisyonlarla karşılaşıyoruz. Bir ilişkide mutluyuz ama dating app’lerde karşımıza başka kimlerin çıkabileceğini bilmiyoruz. Böylece memnuniyetin ölçütü de değişiyor. Bir seçeneğin iyi olması, onu seçmek için yeterli gelmiyor; ulaşabileceğimiz diğer seçeneklerden daha iyi olduğundan da emin olmak istiyoruz. Fakat tam burada FOBO’nun çözümsüz denklemiyle karşılaşıyoruz: “En iyi”yi seçtiğimizden nasıl emin olabiliriz?
Özellikle internetin bize sunduğu seçenek havuzunun görünür bir sonu yokken bunun kesin bir cevabını vermek neredeyse imkansız. Her aramada başka bir restoran, her ilanda başka bir iş, her kaydırmada başka bir insan, her karşılaştırmada başka bir ürün karşımıza çıkıyor. Bir seçeneği elediğimiz anda yerine yenisi geliyor. Dolayısıyla “en iyi”yi bulmaya çalıştıkça seçenekler azalmak yerine çoğalıyor. Biz de elimizdekinin iyi olup olmadığına bakmak yerine, henüz karşılaşmadığımız bir şeyin daha iyi olup olamayacağını düşünmeye başlıyoruz.
Kapak fotoğrafı: Darina Belonogova – pexels.com
İlginizi çekebilir: Dilara Melisa Yaman’dan FOMO – JOMO İkilemi

Dilara Melisa Yaman











Aile Tadında
Katılıyorum. Çoğumuz bunun peşinde hatta en yakınlarımızda. Kendim için düşünürsem ben her zaman elimde olanla mutlu olup yetinmeyi bilmekle eğitildim. Elimde olanla mutluysa daha iyisini aramak tercihim olmadı. Etrafımda seçeneklerim çok olsa bilse.. sanırım bu birazda hayat olan inançla ve bakış açısıyla ilgili. İnsan mutlu olduğuna inandığı, ona yeterli geldiği şeyin daha iyisini aramıyor. Daha iyi bir telefon daha iyi bir araba yada daha iyi bir eş. ( Elbette özel şartlar haricinde)