The Invite: Bol Kahkahalı Tek Mekân Filmi
Modern ilişkilerin en büyük tuzağının ne olduğuna dair türlü türlü filmler çekiliyor. Kimisi dram kimisi komedi. Ben bu misyondaki filmlere büyük ilgi duyuyorum. Zira büyük felaketlere değil de sıradanlığın komedisine yaslanma fikri çok keyif verebiliyor. Zamanın yıpratıcı rutininde, tartışacak enerjinin bile tükenip yerini yıpratıcı bir kabullenişe bırakması aslında komik bir şey değil ama sinema işte bu… Olivia Wilde’ın yönettiği ve başrolünü üstlendiği A24 yapımı The Invite, tam da bu evlilik zemininden açılışını yapıyor. 15 yıllık evliliklerinde birbirilerine karşı hissettikleri heyecanı kısmen yitirdiğini sezdiğimiz caz eğitmeni Joe (Seth Rogen) ve Angela (Olivia Wilde), ilişkilerindeki o kayıp kıvılcımı veya belki de bastırılmış öfkeyi arayan gergin bir akşam yemeği planıyla hikâyeyi başlatıyor. Film, bu çiftin konfor alanının sınırlarını zorlayan bir davetin nasıl absürd bir katarsise varabileceğine dair bir anlatı kurma derdinde. 21 Ağustos’ta Türkiye’de vizyona gireceğini not düşüp devam edelim.

Geceyi fitilleyen unsur üst kat komşuları Piña (Penélope Cruz) ve Hawk’ın (Edward Norton) akşam yemeğine katılması. Üst kattan gelen yüksek sesli sevişme gürültülerinden mütevellit, halihazırda ev sahiplerinin radarına giren ve Joe’nun pasif-agresif öfkesini kabartan bu çift, masaya oturdukları andan itibaren tüm toplumsal tabuları dürtüklüyor. Tutkularını, açık ilişkilerini ve sınır tanımayan yaşam tarzlarını hiç çekinmeden dışa vuran Piña ve Hawk; Joe ile Angela’nın yıllardır üzerini örttüğü sorunları tek akşamda ortaya çıkarıyor…
The Invite, gücünü Rashida Jones ve Will McCormack’in zekice uyarladığı diyaloglardan ve dinamik oda tiyatrosu matematiğinden alıyor. Bu anlamda gerçekten sıkı bir tiyatro oyunu izliyormuşsunuz hissi film boyunca sizle beraber. Tek bir salonda ve 35 mm ile filme çekilen hikâye, kısıtlı mekânına rağmen seyircisini tek bir saniye bile sıkmıyor. Kadehlerin hiç zaman kaybetmeden kalktığı, imalı gülüşlerin ortamı hızlıca esir aldığı masada; “sağlıklı bir ilişki nedir?”, “monogami bir zorunluluk mu yoksa alışkanlık mı?” gibi sorular yavaş yavaş mizahi bir kılıftan sıyrılıp filmin finaline doğru da baya ciddi birer yüzleşmeye dönüşüyor. Bu anlamda kalıplaşmış bir akşam yemeği komedisi olmaktan çıkıp sofistike bir ahlak ve arzu farsına dönüşüyor.
Seth Rogen ve Olivia Wilde’ın evli çift olarak yakaladığı ekran kimyası, filmin mizah ile dram arasındaki hassas dengeyi mükemmel taşıyor. Rogen, alışıldık komedi personasının ötesine geçerek hayatından tatmin olmayan, huysuz ama dürüst tavrıyla komşu çiftin takdirini kazanan rolünde muazzam bir performans sergiliyor. Wilde ise ilişkisini kurtarmak için çırpınan Angela’nın o çaresiz ama arzulayan taraflarını incelikle işliyor. İkilinin birbirleriyle çekişmeleri ve kriz anlarında sığındıkları mizah, filmin ikna edici tarafını katlayan en temel unsur.
Diğer tarafta Penelope Cruz ve Edward Norton ise filmin kaotik, provoke edici ve egzotik tarafını üstleniyor. Cruz’un canlandırdığı Piña’nın filtresizliği ve Norton’ın canlandırdığı Hawk’ın kendine has tarzı (özellikle üçüncü perdeye damga vuran ve Norton’ın kendi yazdığı o meşhur monolog), Angela ve Joe çiftinin YALANDAN nezaket duvarlarını adeta balyozla yıkıyor. Komşuların sunduğu bu cinsel özgürlük ve samimiyet, ana karakterlerimiz için özenme ile kıskançlık arasındaki ince çizgide gidip geliyor. Karakterler arasındaki bu gerilim, bizi de masanın kıyısına oturtulmuş beşinci bir konuk konumuna getiriyor. Buna da bayılırım.

Olivia Wilde’ın rejisine ve Devonté Hynes’ın müziklerine ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Karakterlerin ruh hallerine ve klostrofobik salondaki sıkışmışlığına paralel olarak değişen kadrajlar, filmin ton geçişlerini oldukça pürüzsüz kılıyor. Çok cut’lı bir kurgunun izleyici tarafında yorgunluk yaratması mümkün ama film buna izin vermiyor neyse ki. Ritmi hiç düşmeyen diyalog trafiği, kurgunun başarısını kanıtlar nitelikte. Karakterlerin birbirinin sözünü kestiği, laf sokmaların ve doğaçlamaların havada uçuştuğu sahneler, adeta bir tenis maçı izliyormuşçasına coşturuyor izleyeni.
Sonuç olarak The Invite, günümüz ilişkilerine, evlilik illüzyonlarına ve dürüstlük kavramına dair hem kışkırtıcı hem de son derece eğlenceli bir A24 seyirliği sunuyor. Kendi ilişkilerimizdeki “konuşulmayanları” ve bastırdığımız duyguları bıyık altından bir tebessümle sorgulatan yapım, güçlü senaryo matematiği ve dörtlü oyuncu kadrosunun harika paslaşmalarıyla bu yılın şu ana kadarki en komik filmi olarak önümüze geliyor (bence). Eğer tek mekanda geçen, temposu yüksek ve karakter odaklı dinamik sinemayı seviyorsanız, bu cesur akşam yemeği davetini kesinlikle kaçırmamalısınız…
Diğer içeriklerime instagram üzerindeki blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
Kapak Fotoğrafı: IMDb
İlginizi çekebilir: Sine Magger’dan Yılın Filmleri

Eralp Alper





Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!