Yapmak istediğimiz şeylere başlamak için zamanı sürekli erteliyor olabilir miyiz? Bazen bunu büyük kararlarla yapmak yerine gün içinde kendimize verdiğimiz küçük sözlerle gerçekleştiriyoruz. Yoğun bir perşembe akşamında haftanın kalanında bir şeyleri değiştirmeye çalışmaktansa pazartesiden itibaren spora başlayacağımızı, daha erken kalkacağımızı ve yarım bıraktığımız işleri toparlayacağımızı düşünüyoruz. Ancak pazartesi geldiğinde yetişmesi gereken bir iş çıkıyor ve spor salıya kalıyor. Salı da beklediğimizden yorucu geçince birkaç gün sonra zaten yeni bir hafta başlayacak diye düşünüp başlangıcı yeniden pazartesiye bırakıyoruz. Böylece geçen perşembe kendimize verdiğimiz söz, bir sonraki pazartesiye taşınıyor. Biz yalnızca birkaç gün ertelediğimizi düşünürken, harekete geçmek için hep daha uygun görünen başka bir günü bekliyoruz.

pexels-cottonbro-5852469
“Waiting Mode” | Fotoğraf: cottonbrostudio – pexels.com

Ertelediğiniz şeyler yalnızca spor yapmak, erken kalkmak ya da daha düzenli olmak gibi hedeflerle sınırlı kalmıyor. Hayatın keyifli taraflarını da aynı bekleme listesine ekliyorsunuz. Telefonunuzda aylardır gitmek istediğiniz restoranın ekran görüntüsü duruyor ama “işler sakinleşince giderim” diye düşünüyorsunuz. Çok sevdiğiniz bir kıyafeti özel bir güne saklıyor, merak ettiğiniz sergiye tek başınıza gitmek yerine birinin size eşlik etmesini bekliyor, masanızdaki yarım kitaba zihniniz rahatladığında döneceğinizi söylüyorsunuz.

Böylece yapmak istediğiniz şeylerin önüne küçük bir “önce” yerleşiyor: “Önce işler sakinleşsin”, “para biriksin”, “enerjim yerine gelsin”, “kendimi daha hazır hissedeyim”… O restorana gitmek, o kıyafeti giymek, kitabı bitirmek ve uzun zamandır istediğiniz şeylere zaman ayırmak ise “sonra”ya kalıyor.

Bununla birlikte, bir koşul ortadan kalktığında çoğu zaman yerine yenisi geliyor. Yoğunluk bitince yorgunluk başlıyor, para birikince başka bir masraf çıkıyor, boş bir hafta sonu geldiğinde bu kez evde kalmak daha cazip geliyor. Beklediğiniz o sakin ve her şeyin yoluna girdiği dönem de bu yüzden giderek ileriye taşınıyor. Aslında hayatı ertelemeye karar vermiyorsunuz, yalnızca yaşamak istediğiniz şeyler için daha doğru bir zamanı bekliyorsunuz ve bekledikçe, şimdilik beklemek harekete geçmekten daha kolay geliyor.

Hayatın Bekleme Odasında

pexels-cottonbro-5853198
“Waiting Mode” | Fotoğraf: cottonbrostudio – pexels.com

Son yıllarda internette bu hissi anlatmak için “waiting mode” ifadesi kullanılıyor. Henüz gerçekleşmemiş bir şey zihnimizde fazla yer kapladığında, ona kadar geçen zaman da bir bekleme süresine dönüşebiliyor.

Saat 17.00’de önemli bir görüşmeniz olduğunu düşünün. Sabah uyandığınızda önünüzde neredeyse bütün gün var. Yürüyüşe çıkabilir, birkaç işinizi halledebilir, bir arkadaşınızla kahve içebilir ya da uzun zamandır izlemek istediğiniz bir filme başlayabilirsiniz. Ama nedense hiçbirine tam olarak başlayamıyorsunuz. Çünkü görüşme saatler sonra olsa bile gün çoktan onun etrafında şekillenmeye başlamış oluyor.

Filme başlarsanız yarım bırakmanız gerekecekmiş gibi geliyor. Öğlene doğru görüşmede ne giyeceğinizi düşünürken saate bakıyor, daha birkaç saat olduğunu görünce başka bir işle ilgilenmeye çalışıyor, çok geçmeden yeniden saati kontrol ediyorsunuz. Görüşme yalnızca yarım saat sürecek olsa bile daha başlamadan günün büyük bölümünü onu düşünerek geçirmiş oluyorsunuz.

pexels-cottonbro-5822376
“Waiting Mode” | Fotoğraf: cottonbrostudio – pexels.com

Hatta bunun için önemli bir görüşmeye bile gerek yok. Sabah gelen “kargonuz bugün teslim edilecek” mesajı yüzünden duşunuzu zile denk gelmeyecek bir saate bırakabiliyor, akşam bir planınız varsa öğleden sonrayı yeni bir şeye başlamak için fazla kısa görebiliyor ya da önemli bir mesaj beklerken her bildirimde yaptığınız şeyden kopabiliyorsunuz. Örnekler değişse de zihnin yaptığı şey aynı: Gelecekteki bir an, daha gelmeden bugünün nasıl geçeceğini belirlemeye başlıyor.

Üstelik bunun arkasında yalnızca kötü zaman yönetimi yok. Özellikle bizim için önemli olan ama sonucunu kontrol edemediğimiz şeyleri zihnimizin arka planına göndermek kolay olmuyor. Belirsizlik ortaya çıktığında ihtimalleri düşünüyor, konuşmaları kafamızda kuruyor, ne yapacağımızı önceden hesaplıyoruz. Geleceği kontrol edemesek de onu zihnimizde prova etmek, kendimizi olacaklara daha hazırlıklı hissettiriyor.

Bu yüzden, “waiting mode” sadece bir şeyin olmasını beklediğimiz boş bir zaman kavramından çıkıyor. Günümüze devam ediyoruz ama zihnimizin bir kısmı hep sonrasıyla meşgul oluyor. Henüz yaşanmamış bir an, daha gelmeden içinde bulunduğumuz anın ne kadarını yaşayabildiğimizi belirlemeye başlıyor.

Bir Sonraki Pazartesi Döngüsü

pexels-cottonbro-5379065
“Waiting Mode” | Fotoğraf: cottonbrostudio – pexels.com

Beklediğimiz şey her zaman günün ilerleyen bir saatindeki görüşme, gelecek bir mesaj ya da kapıyı çalacak bir kargo olmuyor. Bazen kendimizin ileride ulaşacağını düşündüğümüz bir hâlini de bekliyoruz: Daha başarılı, daha rahat, daha düzenli ve sonunda her şeyi yoluna koymuş hâlimizi. Bugün yapamadıklarımızı da çoğu zaman o gelecekteki versiyonumuzun daha kolay yapacağını düşünüyoruz.

Sosyal medya bu noktada kendimize bakışımızı da etkiliyor. Psikolojide “social comparison theory” (sosyal karşılaştırma kuramı) olarak bilinen yaklaşıma göre kendimizi değerlendirirken başkalarını da referans alıyoruz. Ancak çoğu zaman kendi hayatımızda yaşadığımız süreçleri, başkalarının sosyal medyada paylaştığı sonuçlarla karşılaştırıyoruz. LinkedIn’de birinin yeni bir işe başladığını görüyoruz ama öncesinde aldığı ret yanıtlarını görmüyoruz. Başka birinin Roma’dan paylaştığı fotoğraf karşımıza çıkıyor ama o seyahat için aylarca para biriktirdiği dönemi görmüyoruz.

Başkalarının vardığı yerleri görmek, kendi hayatımızda neden hâlâ “orada” olmadığımız düşüncesini de beraberinde getiriyor. Ekonomik belirsizlik, yoğun çalışma temposu ve bir sonraki hedefe yetişme baskısı buna eklenince ulaşmaya çalıştığımız o yer bir türlü sabit kalmıyor. Daha iyi bir işe geçtiğimizde bir sonraki pozisyonu, para biriktirdiğimizde bizi gerçekten rahatlatacak rakamı düşünmeye başlıyoruz. Bir hedefe yaklaşırken yenisini belirlediğimiz için kendimizi sonunda hazır hissedeceğimiz an da her seferinde biraz daha uzaklaşıyor.

pexels-cottonbro-8587892
“Waiting Mode” | Fotoğraf: cottonbrostudio – pexels.com

Elbette her erteleme yalnızca kendi tercihimizden kaynaklanmıyor. Ekonomik koşullar, çalışma temposu, sorumluluklar ya da içinde bulunduğumuz psikolojik dönem gerçekten bazı şeyleri beklememizi gerektirebilir; bunları görmezden gelmekten bahsetmiyoruz. Ancak koşullar nedeniyle ertelemek zorunda kaldıklarımızla bugün yapabileceğimiz hâlde daha uygun bir zamana bıraktıklarımız birbirine karıştığında, beklemek kolayca bir alışkanlığa dönüşebiliyor.

Bu yüzden, yapmak istediğimiz şeylere başlayacağımız o doğru zamanı yakalamak pek mümkün olmuyor. Bir şey yoluna girdiğinde başka bir şey eksik kalıyor, bir hedefe ulaştığımızda gözümüz çoktan sıradakine kayıyor. Beklediğimiz hayat yaklaşırken ona koyduğumuz koşullar da değişmeye devam ediyor. Bu sebeple, her şeyin yoluna girmesini beklemek yerine kendimize ayırdığımız bazı şeyleri daha bugünden hayatımıza dahil edebiliriz.

pexels-i-sra-atan-62697022-14153041
“Waiting Mode” | Fotoğraf: İsra Atan – pexels.com

Her şey yoluna girmeden kendimizle gurur duyabilir, tükenmeden dinlenebilir, hayat sakinleşmeden güzel bir akşam geçirebiliriz. Gelecekteki versiyonumuza sakladığımız küçük izinlerin birkaçını bugünkü hâlimize de verebiliriz. Çünkü beklediğimiz gün geldiğinde önümüzde muhtemelen yine başka bir hedef olacak: yeni bir iş, daha fazla para, daha sakin günler ya da kendimizi daha iyi hissedeceğimiz başka bir nokta.

Hayatı bunların sonrasına bıraktığımızda bugünü, asıl hikâye başlamadan önce tamamlamamız gereken bir hazırlık dönemi gibi görmeye başlıyoruz. Oysa arkadaşımızla içtiğimiz sıradan bir kahve, hayal ettiğimiz eve taşınmayı beklerken geçirdiğimiz bir pazar sabahı, yarım bıraktığımız bir kitap ya da birçok şey hâlâ çözüm beklerken güzel geçen bir akşam da yaşadığımız hayatın birer parçası. Ulaşmaya çalıştığımız hayata doğru yol alırken hayat, bütün bu deneyimlerin içinde zaten sürüyor.

Hayata yetişme, her şeyi zamanında yapma ve bir an önce olmak istediğimiz kişiye dönüşme telaşını bir kenara bırakabiliriz. Asıl mesele, gelecekte yaşayacaklarımızı beklerken bugün yaşadığımız hayatı ve bu hayatın içindeki kendimizi de fark edebilmek.

Kapak Fotoğrafı: Sabina Meier – pexels.com

İlginizi çekebilir: İrem Poçan Çermik’ten Masa Başındaki “Sisifos”: Zihinsel Tükenmişlik ve Yorgunluk