Sultanahmet’e çıkan ve beni her geçişimde bir Orta Çağ Avrupa şehrinde hissettiren tramvay yolu üzerinde, zikzaklı balkonlarıyla hafif kaldırıma taşan bir bina vardır. Önünden çok kez geçtiğim fakat adının Abud Efendi Konağı olduğunu yeni öğrendiğim bu eski binada bu aralar Sharjah Bienali kapsamında bir sergi düzenleniyor.

7e8e83_4b341adc15e241288fec62df4b323f63-mv2_d_1940_1294_s_2

Fotoğraf: GorLab

1800’lerin sonunda Şam’dan göç eden Ahmet Abud Efendi tarafından yaptırılmış konak 20. yy başında Amerikalılara satılıyor ve bir süre Young Men’s Christian Association olarak kullanılıyor. 1927’de konağın ekinde Alemdar Sineması ilk defa kadın ve erkek izleyicilere beraber hizmet veriyor. Son olarak 1972’de de Yücel Kültür Vakfı’na geçiyor.

Abud ailesi yazları boğazdaki yalıda, kış aylarında da Sultanahmet’teki konağın da dahil olduğu şehirdeki başka evlerinde kalırlarmış.* Abud Efendi zamanla ticareti Japonya’ya kadar genişletmiş ve aile maddi olarak oldukça rahat yaşamış. Fakat çocukların mutsuz evlilik hayatlarıyla başlayan tatsız olaylar ailenin yavaş yavaş dağılmasına sebep olmuş.

7e8e83_333cd9eb546c43629be7c2c6f3870b19-mv2

Fotoğraf: yucelkulturvakfi.org

Sergide eserlerin konağın ruhuyla, dağılmış döşemeleri ve tavan süsleriyle kurduğu iletişimden etkilenmemek mümkün değil. Eserler güncel konular üzerine düşünürken, bulundukları odaların geçmişini de bilmek tüm sergi deneyimini başka bir seviyeye taşıyor. Bir odada Belkıs Hanım’ın çaresizce mutsuz evliliğini günlüğüne döküşünü, bir başka odadaysa tüm ailenin toplanıp torun Mehmet Abud’un arkadaşlarıyla çıkardığı karikatür dergisi Meclis-i Çocukan’ı okuyup güldüklerini canlandırmak çok keyifli.**

Üçüncü kata çıkıyorum. Beyaz oymalı ahşap kapılardan girilen geniş, aydınlık bir odaya geliyorum. Odanın ortasında dev bir patates var. Krem renk ağırlıktaki tavan süslemeleri ve duvarlarla gerçekten bütünlüklü bir atmosfer yaratıyor. Girişin sağında altın çerçeveler içinde kolajlar, birazdan kaldırılmak üzere dizilmiş gibi yerde duruyorlar. Sol tarafta ise insan boyundan biraz büyük, karanlık bir tuval…

Karanlıkta ve Sıcakta, Ülgen Semerci ve Burcu Yağcıoğlu’nun ortak eseri. Mekana özgü yaptıkları yerleştirmede bir patatesle Abud Efendi Konağı’nın yaşam döngüsünü paralel şekilde düşünüyorlar.

7e8e83_550d84387c644ca58eefe166a462e3bb-mv2

Odayı kaplayan ve patatesi imgeleyen dev balon sanki yan odalara da taşıyormuş gibi bir algı yaratıyor ve konakla ilintili hikayelerin şu zamana kadar pek bilinmeyen varlığına işaret ediyor. Patates bitkisinin yediğimiz kısmının aslında kökü değil de besin deposu olması gibi, konak da bir nev-i, Osmanlı’nın son dönemlerinde bir ailenin yaşanmışlıklarını saklayıp bugüne ulaştıran bir depo olarak işlev görüyor.

Gezerken sanatçılardan Burcu Yağcıoğlu’yla karşılaşıyorum. Kısa sohbetimizde patatesin Güney Amerika kökenli olduğundan, bazı bölgelerde kutsal kabul edildiğinden, sömürge döneminde Avrupa’ya ilk getirilişinde pek sevilmese de kıtlıklara çare olduğundan bahsediyor.

Önceleri Batı toplumlarında pek kabul görmemiş bu bitkiyi seçerek biraz da kadının toplum içindeki durumuna dokunuyor. Yerleştirmenin yanında duran ve kadın cinselliğinden bahseden kolajları kafamda, Abud ailesinin hikayesinde en çok etkilendiğim kısıma, Belkıs Hanım’ın günlüğüne bağlanıyor.

Belkıs Hanım’ın eşi Abid Bey, onunla evlenmeyi herhangi bir nesneyi elde etmenin hırsına benzer bir ısrarla istiyormuş. Belkıs Hanım da babası da bu evliliği istememiş. Fakat Abid Bey’in ailesi Abdülhamit’in yakını olduğundan onun bu isteğine uzun süre karşı gelememişler. Öyleki Belkıs Hanım’ı takip ettirmesine, evinin önünde silahlı adamlarının dolaşmasına ses çıkaramamışlar. Bir şekilde gerçekleşen bu evlilik Belkıs Hanım’ın hayat boyu mutsuzluğuna yol açmış. Bir kadının arzuları ve karar verme hakkı olan bir birey olarak varlığının tam olarak kabul edilmediğini gösteren bu hikayesi patatesin yalnızca bir filizini oluşturuyor.

7e8e83_be309604c5074ccaaac2a9837e7875a5-mv2_d_1940_1294_s_2

Fotoğraf: GorLab

Mahsul kelimesinden hareketle ortaya çıkan sergi tohum, tohumun yaşam döngüsü, tohum durgunluğu gibi konuları ele alıyor. Bu kurgunun içinde patates hem mahsul hem de tohum olarak varoluyor. O dönem ailenin yaşadıklarının bir mahsulü olarak konak, bir yandan da çoğumuz için bilinmeyen hikayelerin taşıyıcısı. Şehrin hikayelerini dinlemek için sergi gerçekten harika bir fırsat sunuyor.
Zeynep Öz’ün küratörlüğündeki Bahar adlı sergi 10 Haziran’a kadar devam ediyor. Mutlaka görmenizi öneriyorum.

Sergi ve programla ilgili her türlü bilgiye Facebook sayfalarından ulaşabilirsiniz.
______________________________________________________________________________________________
* Orta Doğu’da çok beğenilen Türk dizisi Gümüş, Abud Efendi’nin boğazdaki yalısında çekilmiş. Hatta bir dönem uyanık bir turizmci sayesinde, Arap turistler akın akın yalıyı görmeye gelmiş.

** Yazar Emine Çaykara, 2007 yılında yayınlanan Melek Annem ve Ben kitabında Mehmet Abud’un kızı Belkıs hanımı ve dedesiyle aynı adı taşıyan torununu anlatmış. Ben de bu hikayeleri bir kısmına internette rastladım: 

Ekstra: Abud Ailesi hakkında okuması keyifli bir diğer haber

Bu yazı www.theartsyblog.com’da yayınlanmıştır.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?