Pera Müzesi ve theMagger işbirliğiyle hazırlanan yazı serisinin ilkini sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. Pera Film’in gösterim programı devam ederken; yönetmenin sinemasını “Europa Europa” ve “In Darkness” filmleri üzerinden inceleyen bu yazı, Pera Müzesi Blog’un ardından theMagger’da!

Polonya, II. Dünya Savaşı’nın acılarının en çok yaşandığı, toprakları en çok kana bulanan ülkelerden kuşkusuz. 1 Eylül 1939’da Almanya ülkeyi batıdan işgal ederek savaşı resmen başlatmış, hemen 16 gün sonrasında ise Sovyetler Birliği ülkeye doğudan saldırmıştı. İlerleyen zamanlarda ülkeyi paylaşan bu iki güçten biri ülkenin farklı köşelerinde kurduğu toplama kamplarında tarihin en vahşi ve en kanlı katliamlarından biri olan Yahudi soykırımını gerçekleştirirken, diğeri Katyn’de binlerce asker ve sivili katletmişti. İşte böylesi acıların yükünü taşıyan bir ülkenin sinemasının en büyük ustalarından sayılabilecek Agnieszka Holland’ın filmleri, bizim yıllar sonrasında yaşanan acılara ortak olmamızı, insanlığın karanlığına karşı öfke duymamızı sağlıyor.

agnieszka holland 1

Ben Agnieszka Holland’ı Polonya tarihinin II. Dünya Savaşı yıllarındaki karanlığını anlatan iki filmiyle tanıdım: Europa Europa (1990) ve In Darkness (2011). Yönetmenin 20 yıl arayla çektiği bu iki filmden Europa Europa doğrudan kurbanı merkezine alıp, bizi 16 yaşındaki bir çocuğun, Salomon’un peşinde acıdan acıya, karanlıktan karanlığa sürüklüyor. Nazi Almanyası’ndan Polonya’ya, ardından Sovyetler Birliği’ne ve sonunda Nazi Almanyası’na kaçan Salomon, kimliğini başarıyla saklıyor, her gittiği yerde kimliğini inkar ediyor ve önce komünist bir genç yoldaşa, ardından örnek bir Nazi gencine dönüşüyor. In Darkness’ta ise kurbanlara merhamet gösteren koruyucuya odaklanmayı seçiyor Holland; Polonya’nın Lvov kentine gidiyor, kanalizasyon işçisi Leopold Socha’nın işgal süresince kentin kanalizasyonunda sakladığı bir grup Yahudi’nin acılarına tanık oluyoruz.

agnieszka holland 2

Holland’ın filmlerinde düşmanın sürekli form değiştirse de aynı olduğunu, ayrıştıran, farklılaştıran ve ayrı, farklı olandan korkup onu düşmanı haline getiren insanlar olduğunu görüyoruz. Savaşı acımasız hale getirenin onu başlatan devletlerden çok içinde fanatikçe, tarif edilemez bir nefret besleyen bu ‘kraldan çok kralcı’ insanlar olduğunu gösteriyor yönetmen. Europa Europa‘da bunu doğrudan Salomon’un karşılaştığı, tanık olduğu ya da maruz kaldığı sahneler aracılığıyla, In Darkness‘ta ise hikayeden bağımsız sahneler aracılığıyla açılan çarpıcı parantezlerde görüyoruz. İlkinde Führer’e benzediği için büyük bir şehvetle henüz reşit olmayan Salomon’a kendini bırakan kadının, Führer’e aryan bir çocuk verebilmek için Salomon’un en yakın arkadaşından hamile kalmaya çabalayan kız arkadaşının ya da hiçbir sebep yokken, saf bir kötülükle Salomon’un sırrını açık etme teşebbüsünde bulunan çocuğun yerini; diğerinde ormanın içinde silah zoruyla çırılçıplak koşturulan kadınlar ve meydan ortasında sakalı yolunan bir adam alıyor örneğin. Aynı savaşı, aynı savaşın acı çektirdiği insanları anlatan Holland’ın, 90′lar sinemasının anlatım tekniklerinden 2010′lara geçişinin önemli izlerinden biri de bu zaten.

Agnieszka Holland sinemasının bu iki örneği Polonya’nın II. Dünya Savaşı yıllarında maruz kaldığı durumu ve tekinsizliği oldukça iyi kavrıyor, yorumluyor ve aktarıyor biz izleyicisine: İki yandan kuşatılmış, düşmanın bazen batıda, bazen doğuda, bazen her iki tarafta da olduğu; bazen hangi düşmanın daha az zararlı olduğuna karar vermek, bazense düşmanı en yakınında araması gereken insanların hayatlarını anlatıyor. Hepsi de güvende olma ihtiyacındaki insanlar; bazen pislik içindeki kanalizasyonu güvenilir bir ev bellemek zorunda kalan Lvov Yahudileri, bazense güvende olmak için düşmandan biri gibi davranmaya çalışan, kendi elleriyle sünnet derisini yerine geri dikmeye çalışan bir delikanlı…

agnieszka holland 3

Hangisi daha acı, diye sormalıyız belki kendimize; aylarını, yıllarını günışığını görmeden, yerin altında geçirmek ama yine de benliğini korumak ve sevdikleriyle olmak mı, yoksa kimliğini inkar edip, olmadığı biri gibi düşmanın içinde yaşamak, onlardan biri olmak ve hatta onlara benzemeye çalışmak mı… Karşılaştırılamayacak, fakat kendi fiziksel ve psikolojik sınırlarını katbekat zorlayan bu acılara maruz kalan karakterlerin ortak noktası içlerindeki umut ve yaşama arzusundan başka bir şey değil. Zaten bunları da çıkarırsanız, geriye karanlıktan başka ne kalır ki?

Geriye Karanlık Kalır: Agnieszka Holland programı 6 Aralık 2014′e kadar Pera Film’de devam ediyor.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?