Geçtiğimiz haftalarda bir cumartesi akşamı birkaç arkadaş bomontiada’ya gitmek için sözleşiyoruz. Girişte tam Ayça’nın bu akşam burada gerçekleşecek performansından bahsederken ona rastlıyorum ve patavatsızca performansın ne zaman başlayacağını soruyorum. Bu sırada Ayça pembe tulumu içinde avlunun çeşitli yerlerine pembe ipler bağlamakla meşgul.

Sonraki hafta Ayça’yla o akşamki performansı “Dünya’nın Eşlikçileri”ni ve genel anlamda sanatsal pratiğini konuşmak için bir araya geliyoruz. Galatasaray’ın Arnavut kaldırımlı bir yokuşunda, yer seviyesinin biraz altında kalan ufacık masamıza yerleşir yerleşmez o sıra kafamı kurcalayan bir konuyu açıyorum. Birçok farklı ilgi alanımız ve özelliğimiz varken kendimizi neden tek bir sıfat veya imajla tanıtmamız bekleniyor? Hem performans sanatçısı, hem araştırmacı, küratör ve eğitmen olan Ayça, bu konudaki isyanımı çok iyi anlıyor. Performans, dans, fizik gibi alanların yanında psikolojiyle de ilgili olduğundan hepimizde var olan farklı “ben”lerin iletişim kurmasının ne kadar iyileştirici olduğundan bahsediyor. Kısa sürede kendimizi, benliklerimizle kurduğumuz-ya da kuramadığımız- iletişim, Pagan ritüelleri ve beden, mekân hafızası ekseninde koyu bir sohbetin içinde buluyoruz.

7e8e83_ac69d317cb3a4156841d7d51da45e1da-mv2

“Nasıl bir şey bu performans sanatı?” atölyesinden

_Eş kurucusu olduğun self-service art oluşumundan başlayalım mı?

Self-service art atölye, sergi, konuşma ve performans disiplinlerini içeren dört bölümden oluşuyor. Altı ay boyunca belirlediğimiz bir temayı bu dört disiplin üzerinden araştırıp deneyimliyoruz. Bu temalar kontrast kavramlar olarak seçiliyor, örneğin ilk temamız “hatırlamak-unutmak”tı, sonbahar-kış için temamız ise “iyi-kötü”. Bu yapıyı kurarken hiçbir disiplinin birbirinden üstün olmadığını vurgulamak gibi bir derdimiz vardı. Ayrıca şunu da belirtmeliyim, ben burada eş küratör ve kurucu ortak olarak görev alıyorum, kişisel performanslarımı yapının içerisindeki etkinliklerde yapmıyorum.

_Neden kontrast kavramlar üzerine çalışmayı seçtiniz?

Biz iki kurucuyuz. Derin’le hem birbirine benzeyen hem de birbirinden farklılaşan yönlerimiz var ancak zaman zaman çatışmamıza rağmen bir süreci beraber yürütebiliyoruz. İnsan bir çatışma yaşadığında konuşamaz, hatta bazen çatıştığı şeyin yok olmasını ister. Biz ise diyoruz ki; zıt durumlar birbirini var eden şeylerdir, yok olmak yerine bir ortak zeminde toplanıp diyalog kurabilsinler.

_Bir iletişimin kurulmasına olanak sağlamak istiyorsunuz aslında. İletişimin senin hayatında ve üretiminde nasıl bir yeri var?

Benim onarım ve onarım süreçlerimiz ile ilgili bir derdim var. Performans da benim için bir psikoterapi süreci. Bu süreç kendini, başkası diye tanımladığın kişilerle eşleyerek olabildiğince statü durumlarının kalktığı zamanlarda var ediyor-bir ay dönümü ritüeli gibi. Ritüellerde kişinin kendiliğiyle kurduğu iletişim benim için önemli bir kavram, bu yüzden performanslarımda bu iletişimin parçaları olan dansa, harekete, tekrara ve davete ait birçok unsur yer alıyor. Sonuçta iletişim sadece konuşarak değil, ses, hareket ve dokunma yoluyla da gerçekleşen bir şey. Performanslarımı bu farklı iletişim şekillerine olanak sağlamak üzerine kuruyorum.

Performanslarda kurulan iletişim aynı zamanda bizim farklı benliklerimizin de bir sunumu. Bir nevi benlik değiş tokuşu da denebilir. O anda orada izleyicilere kendini sunuyorsun, hassas, kırılgan noktalarını açıyorsun. Bu zor bir durum ama belli bir enerji sağlandığında iyileşme de gerçekleşiyor.

7e8e83_57cd784b1aa64d7fa900ba06c0f501d0-mv2_d_1200_1497_s_2

Dünya’nın Eşlikçileri, Bomontiada, 2017

_Ritüel deyince, geçenlerde Dionysus kültü hakkında bir yazı yazmıştım. Meanads denen bu kültün üyesi olan kadınların dans ve şarap ekseninde gelişen ritüelleri vardı. Bir ilgin var mı?

Ben anneannem ve dedemle büyüdüm. Anneannem beni farklı bölgelerdeki Pagan ritüellerine götürüyordu. Benim içinde bulunduğum topluluk bitkiler, bitkilerin iletişimi, ilaç yapımı ve bizim kanal beden olmamızla ilgileniyordu. Ortodoks olan dedem yoluyla da tek tanrılı inancı deneyimlemeye davet ediliyordum. Bu konuları merak edip araştırmaya başladığım süreçte Dionysus şenliklerinin benim için vazgeçilmez bir yeri vardı tabiki. Zamanla ay dönümü ritüelleri, manastırlardaki toplanmalar veya Roma’daki Sibyl kültü gibi farklı ama birçok noktada birbiriyle kesişen konularla ilgilenmeye başladım.

_Ritüeller hayatında ve üretiminde nasıl böyle önemli bir noktaya geldi?

Anneannemin beni götürdüğü ritüellerde yemek yenir, dans edilir, belli tekrarlı hareketler yapılırdı. Tekrara girildiğinde, tüm diğer veriler dışarı itilir, baskın olan “ben” gerilere gider ve kişi meditatif bir hale sürüklenir. Namaz kılarken veya bir dans öğrenirken aynı hareketleri tekrar tekrar yapmak da buna çok benziyor. Bu kendini bırakma, kendinden vazgeçme hali çok güçlüdür. Tam da kendimizden vazgeçemeyiz zaten; kontrol mekanizmalarımız vardır, hafızamız dönüşebileceği şeyden korkar ve yaşama devam edebilmek için kontrolü elinde tutmak ister. Ritüeller ise bu dönüşümün kısmi de olsa gerçekleşebildiği ortamlardır. Ritüellerin sonucunda kendinle ilgili çok kötü bir veriyle de karşılaşabilirsin ancak bu veri uzun vadede kendimizi onarmamızı sağlar ve toplumsal belleği de onarabilme olasılığı yaratır.

7e8e83_224c9721151245b4a30a54f2df11ece5-mv2

Dünya’nın Eşlikçileri, Bomontiada, 2017

_Kendini onarma süreci ritüellerdeki gibi bir birliktelik ve iletişime mi dayanıyor yani?

Aslında onarıma gelene kadar önce parçalanma süreçlerimiz oluyor. Yıkarak, bozarak ama değerli olan şeyleri de kendimize katarak devam ediyoruz. Diyelimki bazı hırslarım var ve bunlar gerçekleşince ulaşacağıma inandığım tatmine ulaşamamışım. Bu yanlış kodlamayı fark ettiğimde bunu onarmak için önce onu yıkmam, öldürmem gerekiyor. Mesela yeri geldiğinde bencil veya kıskanç olduğunu kabul etmek çok önemli. Biz farklı benliklerimizi iletişime sokmuyoruz; bir köşede mutluluğu arayan, aşkı, başarıyı arayan ben var, diğer köşede yıkıcı bir ben var. Belki tatmin, bu benlikler bir konsey halinde oturup konuştuğunda gelecek. Örneğin batı mitolojisindeki tanrı ve tanrıçaları düşün, onlara bizim benliklerimizde var olan olan aşk, bilgi, ölüm gibi çeşitli kodlar yüklenmiştir ve çatışıp ortak zeminde buluşamadıklarında felaketler ortaya çıkar. Aslında zaman bizi hep bir dengeye davet ediyor.

_7 Temmuz’da bomontiada’daki “Dünya’nın Eşlikçileri” performansında avluya pembe ipler çektin ve küp şeklinde bir yastığa tutunup aynı hareketleri tekrarladın. Zamandan, mekândan ve bu kadar insandan kopabilmen beni çok etkiledi. Sen nasıl hissettin?

bomontiada’nın avlusunda çocukluğumdaki yaz gecelerinin avlularını hatırladım. Ben Gelibolu ve Santorini’de büyüdüm. Evimizin avlusunda sık sık kalabalık yemekler, şenlikler olurdu. Şenlikler insanların içkiyle birlikte dışa vurdukları kendilikleridir bir nevi. Orada bir sürü duygulanım olur. Bazen mutluluk, bazen bırakma bazen de çatışma vardır. Ben de böyle bir çoklu duygu durumu yaratmak istedim. Her performansta öngöremediğim duygulanımlar yaşıyorum. Bazı anlarda ise her şey kayboluyor ve kendinle karşılaşma haline geçiyorsun.

_Performansın arka planı nasıl oluştu?

Üretimlerimde bedenin ve mekânın birbirini nasıl yapılandırıp anlamlandırdığını inceliyorum. Bu yüzden “Dünyanın Eşlikçileri”ni oluştururken de ilk önce Bomonti’nin zaman içinde nasıl ve neye dönüştüğünü araştırdım. Elimizde bira fabrikası, civardan gönderilen Rumlar, farklı ezgiler, şu anki Bomontiada’nın mimarı formu ve yapının şimdi de neleri barındırdığı gibi veriler var. Bu verileri yazılı ve sözlü arşivlerden edindim. Aynı zamanda haftanın üç günü gerçekleştirdiğim hareket araştırmalarımıyla bedensel hafızamı mekanla eşledim.
“Dünyanın Eşlikçileri”nde benimle birlikte hareket araştırmasında üç kişi daha vardı. Ben onlara kalıplaşmış, sınırları belli bir plan vermedim, orada onlar da benim gibi kendilerini ve mekânı araştırdılar. Pembe iplerimiz, pembe işçi tulumlarımız, pembe bir hamağımız vardı, bu da kadınlıkla ilgili bir noktaya dokunuyordu. Diğer birçok alan gibi şimdi Bomontiada haline dönüştürülen eski fabrika da erkeklerin varlığıyla öne çıkıyordu. Arşivlerde o fabrikadaki gündeliği devam ettiren kadınlara ise pek yer verilmiyordu. Aynı duruma Santral İstanbul’daki performansımda da rastladım. Aslında bu birçok alanda karşılaşabileceğimiz bir durum, taraflı tarih aktarımı mı desek bilemedim.

Unutmadan bu performansa katkısı olan muhteşem insanlara teşekkür etmem gerekiyor: performanstaki nesnelerin tasarımını gerçekleştiren –trak’ Mimarlık’tan Bihter Çelik’e, etkinlik küratörü İpek Yeğinsu’ya , hareket araştırmasına katılıp performansı inşa ettiğim Gamze Tosun, Hande Cedimoğlu, Merve Midilli’ye ve “Davul” albümünden “Heal” ve “Dicycles” parçaları için Cevdet Erek’e çok teşekkürler.

_Mekânla nasıl bir iletişim kurdunuz?

Performansın bir bölümünde girişe pembe ip çekerek mekânı biraz hackledik aslında. İnsanlar oraya dik bir bedenle gelirken ipin altından eğilip geçtiler. Beden duruşunu değişmeye sevk ettik ve oraya gelen kişiler mekâna girebilmek için eğildiğinde “çocukluk” kendini mekâna eşledi. Bizimle karşılaşmalarını bir oyun üzerinden kurduk; oyunlar iletişim kurmamızı kolaylaştırır, rutinlerimizi değiştirir.

7e8e83_7dff62740bb342ceb387b22c3c8404ba-mv2

“Nasıl bir şey bu performans sanatı?” atölyesinden

_Gelecek dönem programında neler var?

Ağustos ayında Contemporary Istanbul’un bir etkinliği kapsamında Bodrum’da bir performansım var. Eylül sonunda self-service art’ın bir sergisi ve atölyesi olacak. Ekim’de mekâna özgü performanslarım ve daha önce Zorlu PSM ve Studio X’te yaptığım “Nasıl bir şey bu performans sanatı?” atölyem devam edecek. Bu atölyeyi bir sene içinde on iki kez yapacağım. 13. haftada da tüm atölye katılımcılarını davet edip daha büyük bir performans oluşturacağız. Biraz büyükçe diyorum çünkü her bir atölye 15 katılımcı ile işliyor. Bir de sonbahar sonunda Tahran Modern Sanatlar Müzesi’nde bir performansım olacak.

Bir süredir de performatif yerleştirme kavramı üzerine çalışıyorum. “Am I far from heaven?” adlı 13 parçadan oluşan performatif yerleştirmeler 3D printer ile üretilecek ve Nisan ayında izleyici ile etkileşime girebilen bir sergi haline gelecek. İşlerden bir tanesinden kısaca bahsedersem; benim boyumda bir kalp basılacak. Kalpteki deliklerden 3D sound teknolojisi ile kaydedilmiş 12 hikâye çıkıyor. 13. hikâye ise kalbin dışında kalıyor. Sergiyi deneyimlemeye gelen izleyicinin alıp yanında götürebileceği bir hediye de var, bu sürpriz olarak kalsın. 13 sayısının paganizm ve ikonografideki anlamları benim çok ilgimi çekiyor. Bu sayı Güney Amerika gibi bazı bölgelerde hakikat ile eşdeğerken Avrupa’da ise problemli, lanetli anlamına geliyor. Kısacası benim için hayattaki kontrastları aynı yerde buluşturup onarılma hali biraz da 13’te gizli.

Bu röportaj daha önce theartsyblog.com’da yayınlanmıştır.

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN