Azerbaycan Grand Prix: F1 Soslu Bakü Notları
Bakü Grand Prix… Mutlaka yapılması gerekenler (Bucket) listemin en havalı maddelerinden biri-ydi. Şimdi de üzerine kocaman bir çizgi çekilip ‘tamamlandı’ kutusuna hayatımın en keyifli diyebileceğim üç günlerinden diye not düşülerek gönderildi. Aslında daha önce o egzoz kokusunu 2021’de İstanbul Park’ta da solumuştum. Yani evdeki hesap F1 pisti gördü görmesine ama Bakü sağ olsun “Canım sen daha bir şey görmedin.” dedi resmen. Ne yalan söyleyeyim Bakü’deki olay gerçekten başka bir ligmiş. Şehrin beni, hem adrenalin hem de lezzet konusunda bu kadar şımartacağını düşünmemiştim. Döneli biraz oldu ama kulağımdaki motor sesi hâlâ canlı. Qız Qalası tribününde, tarih, hız, heyecan ve Leclerc kırmızısı. İleride bir yerlerde Flame Towers silüeti, Bakü’nün dar ve Malta sarısı rengi duvarlı sokakları… Daha ne olsun? Bu yazı da biraz öyle oldu: Formula 1 aromalı ve bolca Leclerc aşkıyla demlenmiş açık bir Azerbaycan çayı tadında.
Kuş Bakışı Bakü
Öncelikle Bakü’ye kuş bakışı bir bakalım. Uçuş süresi yaklaşık 3 saat. Havalimanından merkeze Bolt uygulamasıyla yarım saatte oldukça rahat bir şekilde ulaşabiliyorsunuz. Konaklama için Nizami Caddesi veya Eski Şehir çevresi altın bölgeler. Hem merkezi oluşları hem de yarış pistine yakınlıklarıyla sizi üzmüyor. Formula 1 haftasında otel fiyatları grid start gibi fırladığından erken rezervasyon olmazsa olmaz. Para birimi manat ancak kredi kartı da Azerbaycan misafirperverliği ile gayet iyi anlaşıyor. Hava ise biraz gıcık. Gündüz oldukça sıcakken akşam Hazar Denizi’nden esen rüzgârlar resmen ‘hapşu’ garantili.
Şehri daha önce görmemiş olanlara yarış aralarında gezebildiğim kadarıyla şöyle tarif edesim var. Malta, Viyana ve İstanbul bir gece dışarı çıkmış, sabah geceden kalmış bir halde uyandıklarında kendilerini Hazar Denizi kıyısında bulmuşlar. Böyle bir kontrast! UNESCO korumalı İçerişehir’in taş sokaklarında gezerken kendinizi Malta sokaklarında hissediyorsunuz ki en bayıldığım ülkelerden biridir kendisi. Sonra bir bakıyorsunuz 12. yüzyıldan kalma Qız Qalası, tüm efsaneleri ve görkemiyle orada. Deniz feneri mi, gözlem kulesi mi, prenses trajedisi mi? Efsaneler hayli gizemli. Kimi hikâyeye göre bir prenses, istemediği bir evliliğe zorlanınca kendini buradan Hazar Denizi’ne bırakmış. Kimine göre burası zamanında Zerdüşt ateş tapınağıymış. Durum her neyse de Qız Qalası “Öyle ya da böyle bin yıldır buradayım ben.” diyor.
Kafanızı biraz kaldırıyorsunuz karşınızda gece mavi ve kırmızı ışıklarla dans eden, üç dev alev biçimli gökdelen Flame Towers. Gündüz camdan bir heykel gibiyken gece on bin LED ışıkla gökyüzüne gösteriyor yapıyor. 2012’de açılmış bu devler, petrol zenginliğinin 21. yüzyıl imzası. Kısacası şehir, “Bende tarih var, modernlik var, zenginlik var, sen tadını çıkarmaya bak.” diyor gibi.
Yarış aralarında gezmeye fırsat bulduğum başka bir yer ise Dağüstü Park. Burada hem Azerbaycan’ın yakın tarihindeki savaş şehitleri için yapılmış bir anıt mezarlık yani Şehitler Hıyabanı hem de devasa Sönmeyen Ateş Anıtı bulunuyor ki bu sürekli yanan alev Azerbaycan’ın bağımsızlığı için can verenlere adanmış. Teleferikle çıktığınız Şehitler Hiyabanı’ndan şehrin en iyi manzarasını da izleyebiliyorsunuz: Hazar Denizi, Bulvar, Flame Towers… Çok rüzgar almasa kitap keyfi de yapılır aslında.
Bir kapıdan bakıp çıkayım dedim ama hayran kaldım… Bu yerin adı da Minyatür Kitap Müzesi. Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş, dünyada eşi benzeri olmayan bu müzede 6 binden fazla minik kitap var. Kurucusu Zarifa Salahova 30 yıl boyunca bu kitapları dünyanın farklı yerlerinden toplamış. Vitrinin birinde Yaşar Kemal’in İlk Sözler’i, ötekinde Melih Cevdet’in Garip Dizeler’i santimlik ciltlerde duruyor. Üstelik aşırı tatlılar! Bazıları öyle minicik ki sayfalarını çevirmek için büyüteç gerekiyor. Aksi halde hipermetropiye merhaba deyin.
Şehrin bu canlı ritmi sofrada da devam ediyor haliyle. Ortaya, Azerbaycan mutfağı Formula 1 arabalarından daha hızlı kilo aldırır diye bir şey atarsam kızmayın. İnce lavaşla kaplı, içi badem, et, hurma, kayısı ve safranlı pirinçle dolu Şah pilavının servisi Nusret servisiyle yarışır. Eşlikçileri narlı mezeler, vişne soslu etler, qutab, tandır ekmeği, Firuze’de dolmalar, mantılar vb. Çayın yanında gelen şekerbura ise dantel gibi işlenmiş edasıyla kalburabastının diyet versiyonu. Olsun, yine de her türlü gideri var. 🙂
Kısacası Formula 1 ile mide arasındaki tek fark hız. Pist 350 km, sindirim 30 km. Pişman mıyım? Asla. Ama midenizi üzmemek için yemek üzerine ‘Kara olması hem vücuda hem çaya ziyan.’ diyerek servis ettikleri oldukça açık bir çay içebilirsiniz. Otlu mu otsuz mu sorusunda ise A seçeneğini işaretlerseniz bergamotlu değil kekikli çay ile göz göze gelmeniz an meselesi. Evet, Azerbaycan’da kekik baharat olarak değil siyah çayın içinde servis ediliyormuş! Ya da boşverin siz en iyisi aç karnına bir Lansor için.
Şehrin bu kompozit hali zaten büyüleyiciyken işin içine bir tutam Formula 1 de girince şehir komple festival alanına dönmüş. Bu deneyimi İstanbul Park’la karşılaştırınca fark yok diyemeyiz tabi. İstanbul Park pist olarak efsane, özellikle de 8. virajıyla pilotların kabusu. Ama seyirci deneyimi? İşte orada Bakü pole pozisyonunda. İstanbul Park gibi şehir dışı pistlere gitmek ve park yeri bulmak için sabahın köründe plan yaparsınız ya Bakü’de öyle değil. Formula 1 şehrin ta kendisi. Otelinizden çıkıyorsunuz hop iki adımda tribündesiniz.
Bu da yetmezmiş gibi Bakü GP’de her şey Formula 1 ile entegre edilmiş durumda. Havaalanı tabelalarından güvenliğe, yiyecek içecek alanlarına, tuvaletlerden fan zone aktivitelerine kadar her şey Formula 1 logosuyla pırıl pırıl.
Kaoslu Qualifying
Bu kadar Bakü yeterli. Gelelim yarışın kalbine. Öncelikle biraz hem şehir pisti meselesinden hem de biletten bahsedeyim. Formula 1 takviminde onlarca pist var ama şehir içindeki pistler oldukça az. Bakü de bunlardan biri hatta en genç ama en karakterli olanlardan. Monaco… Ah üzümlü kekim! Daracık sokaklar, yatında koşu bandında koşarken izlediğin yarış. Singapur, gece yarışıyla ışıklar şehri. Bir de yeni eklenen Las Vegas, kumarhane neonları… Kısmet!
Bakü GP’yi izlemek kadar bilet bulmak da başka bir adrenalin. Ben biletleri direkt Formula 1’in resmi sitesinden, daha ocak ayında, early bird kampanyasından yakaladım. Tavsiyem, F1 tutkunuysanız kesinlikle geç kalmayın çünkü fiyatlar fırlıyor. Bakü’de şöyle bir durum var: Tribün seçiyorsunuz, koltuk numarası seçemiyorsunuz. “Ben ön sıradan alayım, Leclerc’in rüzgarı bana değsin.” gibi romantik hayalleriniz vardır eminim, nereden biliyorsun diye sormayın. 🙂
Ancak kötü haber: Koltuk numaralarında kura sistemi var. Benim tercihim Qız Qalası tribünü oldu. Adı üstünde, arkanızda tarihi kule, önünüzde Formula 1’in en dar, en heyecanlı virajlarından biri. Bu kısımda arabalar neredeyse kale duvarına sürtüne sürtüne geçiyor. Anlayacağınız, Bakü’de bilet işi biraz piyango gibi ama doğru tribünü seçerseniz tarihle hızın tam kesiştiği noktada buluyorsunuz kendinizi.
Biraz da genel kültür diyelim. Formula 1,1950’de doğdu ve hâlâ “Araba dönüp duruyor işte ancak iki saniye görebiliyorsun!” diyenlerin yanlış anladığı bir spor. Bir kesim bunu demeye devam ederken diğer yandan F1, yıllar içinde mühendisliğin, aerodinamiğin ve sinir sisteminin sınırlarını zorlayan bir spora dönüştü. Bugün arabalar hibrit V6 turbo motorlu ve pilotlar dahil tüm strateji ekipleri saniyelik kararlarla neredeyse satranç oynuyor. Her motor sadece birkaç yarış ömrüne sahip ve pit stopları 2 saniye indirmek için tüm takımlar farklı bir yarışta dersek yalan olmaz. Son rekor da 1.8 saniye ile McLaren’a ait. Seni küçük Norris!
Bu seneye gelirsek Bakü GP sıralama turları Hitchcock filmi gibiydi. Rüzgâr, hafif yağmur ve pilot hataları birleşti ve ortaya nur topu gibi altı red flag çıktı ki bu, sıralama turlarında bir rekor. Önce Albon ve Hülkenberg bariyerleri selamladı. Ardından Piastri, şampiyona lideri olmanın stresiyle Turn 3’te duvara girdi. Ve maalesef sıra Monaco prensimize geldi. Leclerc, Turn 15’te küçük bir kayma, hafif bariyer öpücüğüyle Pole hayaline el salladı tabi. Olsun, o kalbimde hala birinci…
Bütün bu kaostan çıkan isim ise enteresan: Carlos Sainz. Williams ile öyle turlar attı ki yarış günü ikinci sıradan start aldı. Bu arada bu, Williams’ın son yıllardaki en parlak anlarından biri. Pole pozisyonununda ise benim robot adam olarak adlandırdığım Verstappen vardı.
Yarış günü de bu liderliği elden bırakmayan Verstappen kupayı kaldırdı haliyle. George Russell ikinciliğiyle Mercedes’e güzel puan kazandırdı, yalan yok. Sainz, Williams ile podyumun üçüncülük basamağına çıkarken Piastri gözlerimizi doldurdu. Yarış başlar başlamaz yaptığı kazadan sonra tüm yarışı telefonundan izlemek zorunda kaldı. Leclerc… Ah Leclerc! Yarışı birkaç güzel geçişle bitirdi ama ne yazık ki podyuma uzanamadı.
Anlayacağınız, Bakü Grand Prix sadece bir yarış değil, şehir çapında bir festival tadındaydı. Formula 1 tutkunu olun ya da olmayın, Bakü’nün kendisi bile hem heyecanlı hem de tatlı bir destinasyon. Vizesiz ve nispeten yakın diye neredeyse hepimizin seyahat planlarında yanlışlıkla geriye attığı bir şehir ama gezi anlamında turbo şarjlı bir deneyim sunuyor. Ve evet, bu satırları yazarken içimdeki o iki ses asla susmuyor: “Bakü’ye kesin bir daha gitmeliyiz.” ve “Önümüzdeki yıl maaşı hangi piste gömelim? Monaco, sıradaki olmak ister misin?”
Kapak Fotoğrafı: Ezgi Şengel
İlginizi çekebilir: İlayda’dan Monaco’da F1 Deneyimi

Ezgi Şengel 








Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!