İlk yorumu siz yazın!
Backrooms: Sinemada Youtuber Tekinsizliği
Korku sineması, endüstriyel konfor alanlarının en çabuk esir aldığı janrların başında geliyor. Sektör uzun zamandır birbirini tekrarlayan jump-scare formüllerine, vizyona girdiği an unutulan cindir/peridir evrenlerine ve devam filmlerine teslim olmuş durumdaydı. Korkunun o en arkaik, en tekinsiz omurgası iyice kireçlenirken, sürpriz ne sinema okullarından ne de Hollywood’un devasa prodüksiyon stüdyolarından geldi. Youtube tedrisatından geçen yeni bir kuşak, sinema salonlarının ezberini en beklenmedik köşeden bozdu.

Burada karşımıza çıkan tabloyu sadece “amatör bir içerik üreticisinin şansı” olarak okumak, dijital çağın getirdiği radikal izleyici dönüşümünü ıskalamak anlamına gelir. Sinema perdesi neye alan açıyor ona bakmak lazım. İnternetin kolektif hafızasından beslenen, interaktif bir bilinçaltının parçası olmak mesela. Hatta yine internet üzerinden çalışan bir fısıltı gazetesi yaratıp rekore seviyede gişe rakamlarına imza atabilmek…
Her şeyin başlangıcı, 2019 yılında internetin pek de steril olmayan dehlizlerinden biri olan 4chan’de açılan absürt bir başlığa dayanıyor. “Bize huzursuzluk veren görseller gösterin” çağrısına yanıt veren sayısız fotoğraf arasından sıyrılan o penceresiz, soluk sarı duvar kağıtlı ve bol floresanlı boş ofis görseli, enteresan bir kapı araladı. Bu mekanın, yani Backrooms’un insan zihninde yarattığı o ani ve derin klostrofobi, psikolojide “Liminal Space” (Eşik Mekan) olarak adlandırılan kavramın en somut karşılığıydı.
İnsan zihni, doğası gereği kalabalık ve dinamik görmeye kodlandığı mekanları (terk edilmiş bir plaza katı, gece yarısı boş kalmış bir okul koridoru veya ıssız bir metro istasyonu) işlevinden arındırılmış ve mutlak bir sessizlik içinde gördüğünde yapısal bir tedirginlik üretir. İşte bu kolektif yalnızlık hissi internette teorilerle büyürken, dönüm noktasını koyan isim henüz 16 yaşındaki lise öğrencisi Kane Parsons (Kane Pixels) oldu. Parsons, bu statik tekinsizliği found footage (buluntu film) estetiğiyle hareketli bir kurguya dönüştürdü. Ortaya çıkan iş o kadar o kadar organik bir huzursuzluğa sahipti ki, bağımsız sinemanın günümüzdeki en güçlü kalesi olan A24, bu genç dehanın vizyonuna yatırım yapmak için balıklama atladı.

Backrooms’un yarattığı şey klasik korku sinemasının “canavarla yüzleşme” dinamiğini çürütüyor. Canavardan çok mekanın gerilimiyle haşır neşir ediyor bizi. Yönetmenin Youtube kökenlerinden beslenen görsel dili, sinema perdesinin o alışık olduğumuz estetiğiyle harman oluyor aslında. Yer yer karşımızdakinin bir kurgu olduğunu unutturan, internetin “deep web” çukurundan sızdırılmış bir kasedi dikizliyormuşuz hissi yaratan bir atmosfer bu.

Anlatının arkasındaki alametifarika, modern indie oyun kültürünün reflekslerini sinema perdesine sızdırma biçiminde gizli. Backrooms, özü itibariyle dijital dünyanın ürettiği bir kod hatası. Bir simülasyon. Bilgisayar oyunlarıyla büyüyen neslin çok iyi bildiği üzere; haritanın dışına çıktığınızda, pek hayırlı bir yere erişmemiz olursunuz. Oyun jargonunda “noclip” denilen bu yapısal sistem hatası, filmde de varoluşsal bir hapishaneye gibi. Hem korkunç, hem de keşfe açık tarafıyla merağımızı kabartıyor. Tabi bize konforlu koltuklarımızdan merak kabartmak bedava…
Eleştirmenlerin bu işi “yeni nesil bir sinema dili” olarak taçlandırmasının sebebi de tam olarak bu oyun estetiği. Keşfetme, hayatta kalma ve seviye seviye ilerleyen interaktif bir labirentte yolunu bulma dürtüsü, geleneksel senaryo matematiğinin yerine geçiyor. Seyirci, edilgen bir izleyiciden ziyade, o klostrofobik labirentin içindeki “birinci oyuncu” konumuna yükseliyor.
Bu modern internet mitolojisinin, sinema tarihinin en büyük klasiklerinden biri olan Kubrick’in The Shining’i ile kurduğu ortaklık ise benim en çok dikkatimi çeken şeylerden biri oldu. Tıpkı Overlook Oteli’nde kendi sanrılarıyla tarumar olan Jack Torrance gibi, burada da mekanın ruhu tarafından yutulan karakterlerin izini sürüyoruz.
Hatta film, yerli izleyiciler için bu atmosferi son derece absürt ve mikro-tarihsel bir detayla, ana karakterin mobilyacı dükkanının ismiyle büküyor: Captain Clark’s Ottoman Empire. Karakterin yerel televizyon reklamlarında kendisini hem bir Osmanlı sultanı hem de bir korsan olarak stilize etmesi, ilk bakışta bir Amerikan banliyösü için anlamsız bir tezatlık gibi görünebilir. Fakat Akdeniz’in tarihsel geçmişine, Osmanlı’nın denizlerdeki korsanlık müessesesine gönderme yapıyor olması çok ilginç. Tabi daha bunun gibi bir sürü detay da var… Sinemadayken izlemesi başka bir keyif olur, o yüzden bu fırsatı kaçırmayın derim.
Sinema dünyasına ve filmlere dair paylaşımlarıma Instagram üzerindeki film blogumdan (@atıptutuyorum) ulaşabilirsiniz.
İlginizi çekebilir: Eralp Alper’den Good Luck, Have Fun, Don’t Die


Eralp Alper







Aile Tadında
İzlemeyi hiç düşünmemiştim, bu yazıdan sonra ilk kez bu filmi merak ettim🙂