Bu yıl yeni oyunlarıyla ailece severek izlediğimiz Bakırköy Belediye Tiyatroları, orkestrası ve oyuncularıyla el ele vererek Cıngıllı ile bizi bir zaman yolcuğuna çıkarıyor.

Bakırköy Belediye Tiyatroları (BBT), bir zaman makinesi (kendilerinin deyimiyle müzikli zaman matinesi) icat etmiş, adını da Cıngıllı koymuş. Bu makinenin görevi de bizi müzikal tarihimizde yolculuğa çıkarmak. Biletini alan biz yolculara hareket etmeden önce uyarısını yapıyor: “Bir oyun izlemeyeceksiniz, müzik ve şarkılarla dolu bir gösteriye dahil olacaksınız.” Sahnede bir oyun değil de makine nasıl olur, nasıl çalışır, ilk durak nerede başlar, son durak neresi şeklinde kafamızda tuhaf sorularla arkamıza yaslanıyor, kemerlerimizi bağlayarak yolculuk için hareket müziğini, yani BBT Orkestrası‘nın ilk işaretini bekliyoruz.

İlk durağımız Karagöz-Hacivat, çünkü müzikal tarihimiz de galiba “hay hak, yar bana bir eğlence medet” diyerek başlıyor. Sonrasında oyuncuların biri geliyor, biri gidiyor, kim ikili, kimi üçlü, bazen de daha kalabalık gruplar halinde başlıyorlar müzikal tarihimizi anlatmaya. Sadece müzikal tarihimiz mi? O dönemin siyasi ve toplumsal resmi de beraberinde veriliyor. Sonuçta toplum değişiyor, siyasi düzen değişiyor, bundan da en çok nasiplenen tiyatro oluyor. Hem siyasi hem de müzikal tarihin özeti geçiyor dediysek, İlber Ortaylı’nın verdiği bir tarih dersine gelmişiz gibi düşünmeyin. Hem anlatıyor, hem de müzikallerden bölümler söylüyorlar. Ruhumuz besleniyor, anılarımız tazeleniyor ve muhteşem seslerle kulaklarımızın pası siliniyor. Yolculuğumuzda kantolarla ısınırken, sonrasında bu tarihe mal olmuş, zihnimize kazınmış müzikaller hızlanmamızı sağlıyor. Keşanlı Ali Destanı’ndan tutun da, Devekuşu Kabare’ye, Hisseli Harikalar Kumpanyası’na, Eva Peron’a kadar ve daha nice Türk ve yabancı klasikler tek tek sahnede yerini alıyor. Ortaoyuncular’a, Şan Tiyatrosu’na ve tabii ki BBT’ye de kısa bir selam göndermeden yapamıyoruz. 17. yüzyılla başladığımız müzikal tarihimiz, savaşlarla, darbelerle, ekonomik krizlerle yön değiştiriyor. Darülbedayi, Devlet Tiyatroları ve özel tiyatroların kurulması derken, zaman makinesi yavaş yavaş da günümüze geliyor. Son durağımız, yitirdiğimiz ümitlerin yeniden diriliş sembolü olan Gezi Parkı. Hepimizin gönlünde en büyük tahta sahip ve müzikal dediğimizde ilk akla gelen şarkıya eşlik ederek zaman makinesinden iniyoruz.

İzlerken “ah şu perdelerin dili olsa da, konuşsa” demekten kendimi alamadım. Şu sahneler, kulisler, kim bilir neler gördü, kimleri ağırladı ve hangi alkışları bağrına bastı…. Toplumda yaşanan herhangi bir olumsuzlukta, siyasi arenadaki her krizde ve her sorunda en çok sanat etkilenmek zorunda mı? Oysa sanat ve benim için de en çok tiyatro en büyük iyileştirici güçtür. Hayatın aynasıdır, bize gerçekleri gösterir ki, ders alalım. Bir daha aynı hataya düşmeyelim. Böylece çevremizde iyilikler, güzellikler olsun ve biz mutlu olalım. Maalesef tablo her geçen gün tam tersine dönerken yine de içimize biraz ümit tohumları da serpilmedi değil. Sonuçta bu kadar olumsuzluğa, engellemeye rağmen, ille de tiyatro diyerek yaşatmak için dört elle sarılmışlar. İyi oyunlar, yazarlar, yönetmenler ve usta oyuncular bize armağan edilmiş. Geliştirip yeni tarzlar ve ilk defa denenen türlerle bugünlere kadar getirmişler. Sahne olduğunda oynayıp kapatıldığında alternatifler üretilmiş. Kapalı gişe oynayan oyunlara, ayakta alkışlanan oyunculara baktıkça umudumuzu kaybetmemenin en belirgin sinyalini de alıyoruz. Bunları düşünürken yetiştiğim, yetişemediğim, ilklerini ekranlarda izlemek durumunda kaldığım büyük ustalara, misal Suna Pekuysal, Engin Cezzar, Zeki Alasya, Semiha Berksoy’a, saygı duruşunda bulunmayı; halen izleme şansına eriştiğim Zihni Göktay, Gülriz Sururi, Sezai Aydın, Ayten Gökçer, Ferhan Şensoy, Genco Erkal ve daha nicelerine de “sahnelerde hep var olmalarını’ dilemeyi de ihmal etmedim. Önde günümüz oyuncularını dinleyip arkadaki barkovizyonda kendilerini izleyince nostalji yaşayıp gözyaşlarıma engel olamadım.

Bu muhteşem projeyi düşünen, hayata geçiren ve bize büyük bir coşkuyla sunanlara alkışlarımızı göndermemek ve kısa bir tarih dersi için teşekkür etmemek mümkün mü? Öncelik Emah Eren’de. Projenin sahibi olduğu gibi, iki perdelik bu gösterinin akışını da başarıyla yönetmiş. Kendisiyle birlikte oyuncular Ragıp Savaş, Fidan Koşar, Orhan Kemal Aydın, Yonca Şahinbaş, Nazan Koçak, Faruk Üstün, Erol Ozan Ayhan, Gözde Ayar, Mustafa Sercan Yener ve İrem Sultan Cengiz ayrı ayrı tebrik ve takdirimizi hak ediyor. Ragıp Savaş’la çok uğraşmış olabilirler ama kendisinin gerçekten bir suçu yok (söylemeden duramadım :) ) Müzik direktörü Çiğdem Erken’e ve BBT orkestrasının mensuplarına da, Uğur Çerkezoğlu, Ebru Mine Sonakın, Nilay Sancar, Aykut Yıldırım, Ersin Toz, Melih Yüzer, Harun Koç, Adem Elkaya, Mehmet Boyacı’ya, alkışlarımızı teslim edelim. Yanına metinlerde Irmak Bahçeci, dekorda Barış Dinçel ve ışıkta İlker Dursun’u da ekleyelim. İyi ki böyle bir fikir gelmiş ve iyi ki bizilere sunmuş BBT!

Adını, Balıkesir yöresine ait, saçaklı ve püsküllü bir görünümü olan mantıdan alan Cıngıllı, müzikal tarihimizin dört bir yanındaki müzikalleri bir araya getirip nostaljik bir tabakta bize sunuyor gibi. Eğlenip gülmenin, hatıraları canlandırıp nostaljik takılmanın, şarkılara eşlik edip ruhumuzu beslemenin ve tiyatroya daha fazla inanmanın garanti olduğu bu zaman makinesine bir bilet de siz alın. İzleyip benim gibi bir sonraki seferin yolunu gözleyeceğinizden eminim. Şimdiden iyi yolculuklar!

 

Sezonun en yeni oyunlarından önerilere ve izlenim yazılarına TİYATRO kategorimizden ulaşabilirsiniz!

Fotoğraflar için Emre Mollaoğlu’na özel teşekkürlerimle…

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?