Çizgi Film Serileri: Duyarlı Yetişkinlere Özel Nostaljik Melankoli Paketi
Oyuncak Hikâyesi 5 vizyona girdi ve 1995’ten bu yana bu animasyonla büyüyen kuşak, yeni filmi izlemek için sinema salonlarına koştu. Peki kim bu insanlar? Bir türlü büyümeyen çocuklar mı? Geçmişin hep iyi yanlarını hatırlayan nostaljik melankolikler mi? Yoksa dünyaya bakınca elinde kalan son güvenli oyuncağa sarılan yetişkinler mi?

Yukarıdaki paragrafta bahsettiklerimi düşünürken aklım bir yandan nostalji sarkacı kuramına, bir yandan da Serol Teber’in Melankoli kitabına gitti. Çünkü mesele yalnızca “eski bir serinin yeni filmi geldi, hadi izleyelim” meselesi değil gibi. Daha çok, bugünün yorgunluğuyla geçmişin hatırası arasında gidip gelen bir ruh hâli. The Girl with the Needle(2024) filminde şöyle bir cümle geçiyordu: “Dünya korkunç bir yer. Ama öyle olmadığına inanmamız lazım.” Galiba son zamanlarda nostaljiyle kurduğumuz ilişki de biraz böyle. Dünyanın korkunç bir yer olmadığına birkaç saatliğine inanmak için sinema salonuna giriyoruz.
Before serisinden Celine’e de selam olsun: İrrasyonel adamların abuk subuk kararlar verdiği bir dünyada yaşamaya çalışan ”woke” bireyler olmak çok zor anacım. Burada “woke” kelimesini; toplumsal adaletsizliklere karşı duyarlı, farkında ve tetikte olan bireyler için kullanıyorum. Ama insan sürekli tetikte kalınca da yoruluyor. Neyi boykot edeceğini, doğruyla yanlışı nasıl ayıracağını, konvoylarla uğurlanan futbol takımlarının perde arkasındaki skandal davaları, siyasal yaklaşımları, etik çöküşleri bilen woke (duyarlı) dostlar kulübünün tutunacak dalı kalmadı adeta. Tam da bu yüzden, bu yorgunluğun yarattığı melankoliyle nostaljiye daha mı sıkı sarıldık acaba?
Serol Teber, melankoliyi yalnızca bireysel bir hüzün hâli olmadığını paylaşıyor; toplumsal huzursuzlukların çoğaldığı, güvensizliğin yaygınlaştığı dönemlerde belirginleşen bir ruhsal durum, hatta bir kişilik tipi olarak ele alıyordu. Bu bakış, bugünün hâlini anlamak için epey açıklayıcı. Çünkü biz de biraz böyle bir girift durumun içindeyiz. Toplumsal etiğin çözülüşüne, kamusal vicdanın aşınmasına, doğruyla yanlış arasındaki sınırların bulanıklaşmasına tanıklık ederken melankoliye iyice teşne olduk. O melankoli de bizi sürekli aynı soruya sürükleyip duruyor: Geçmiş daha mı iyiydi ya acaba?
Biz Avrupa Yakası izlerken hayat daha mı güzeldi? Oyuncak Hikâyesi’ ni salonda izlemeye gittiğimizde bize yer gösteren abi şu anda ne iş yapıyor? Biz bu yazıları okurken çocukluğumuzdan kalan, dolabın bir köşesinde kutunun içinde duran oyuncaklarımız kendi aralarında hasbihal ediyor mu? Woody’nin kelleşmesini kabul edecek miyiz? Ve neden hâlâ bir marka çıkıp da Woody’nin saç ektirmesi için Türkiye’ye gelmesine dair bir şaka yapmadı?
Nostalji Sarkacı bizim duygularımızla mı oynuyor?

Nostalji sarkacı, yani İngilizce adıyla Nostalgia Pendulum ya da popüler tabirle 30-Year Rule, kültürel trendlerin, moda akımlarının, müzik zevklerinin ve popüler kültür hafızasının yaklaşık otuz yıllık döngülerle geri dönmesini anlatan bir teori. Basitçe söylemek gerekirse, bir kuşağın çocukluğunda ya da gençliğinde popüler olan şeyler, o kuşak büyüyüp satın alma gücüne ve kültürel karar alanlarında söz hakkına eriştiğinde yeniden dolaşıma giriyor.
Önce bir dönem popüler oluyor: 70’lerin diskosu, 90’ların Türkçe popu, 2000’lerin parlak kumaşları, düşük bel pantolonları, bol kesimleri, choker kolyeleri… Sonra bunlar demode ilan ediliyor. Ardından sarkaç geri dönüyor. Bir bakıyoruz, çocukken sevdiğimiz estetik yeniden moda olmuş. Eski kasetlerin, plakların, retro soundların, eski aranjmanların değeri artmış. Sinemada 25-30 yıl öncesinin kahramanları, oyuncakları, oyunları, süper kahramanları yeniden vizyona girmiş. Hepimiz zincir fast-food markasının piyasaya sürdüğü Friends ürünlerini kısa zamanda nasıl tükettiğimizi biliyoruz woke dostlarım.

Daha Schopenhauer’ın “hayat ızdırap ile can sıkıntısı arasında sallanan bir sarkaçtır” fikrini aşamamışken, üstelik fizik dersindeki sarkaç problemlerini bile hiçbir zaman çözememişken, bir de karşımıza nostalji sarkacı çıktı. Pazarlama stratejisi olarak çok iyi, ona sözümüz yok. Ama peki bu sarkacın ardında kalan melankoliyle ne yapacağız? Çünkü burada yalnızca tüketim alışkanlıklarımızın hedef alınması yok. Daha derinde, duygularımızın da pazara çıkarılması var. Çocukluğumuzun güvenli alanları, bugünün krizlerine karşı geçici birer sığınak gibi yeniden paketlenip önümüze konuyor. Biz de çoğu zaman bunun farkında olarak gidiyoruz. Hatta bazen tam da farkında olduğumuz için gidiyoruz.
Ben filmi henüz izlemeden bu yazıyı yazdım. Hatta beşinci filmin içeriğine bile bakmadım çünkü açıkçası ilgilenmiyorum. Ne olduğunun pek önemi yok. Onları izlemem gerekiyor. Woody’yi, Buzz’ı, o evreni, o sesleri, o çocukluk hissini yeniden görmek gerekiyor. Tam bunu atlattık derken Shrek 5 gelecek. Sonra başka bir devam filmi, başka bir yeniden çevrim, başka bir “hatırladın mı?” hamlesi. Son yıllarda, uzun aralardan sonra gelen devam filmleri de bende tam olarak bu duyguyu uyandırıyor. Mesele “neden bu filmler çekiliyor?” sorusu değil. Mesele, bu filmlerin bizde hangi boşluğa denk geldiği. Hangi yası, hangi kaybı, hangi özlemi uyandırdığı. Biz o salona yalnızca film izlemek için gitmiyoruz; geride bıraktığımız bir hâlimizle temas etmek için gidiyoruz.
Şeytan Marka Giyer de tam bu tele basmıştı. Böyle filmlerle karşılaşınca iyi/kötü değerlendirmesi yapmak zorlaşıyor. Eleştirel aklımız bir şey söylüyor, çocukluğumuz başka bir şey. Politik doğrucu duruşumuz, etik hassasiyetlerimiz, kültürel analiz kaslarımız bir kenarda beklerken; biz birkaç saatliğine melankoliye bir es verip, faşist adamların yarattığı dertleri unutmanın keyfini sürüyoruz. Hatta bu zamanlarda politik doğrucu duruşumuzu kısa süreliğine askıya asıp geçmişe, geçmişteki biz gibi sarılıyoruz. Dünyanın çoğu zaman berbat bir yer olduğunu unutmak için geçmişin hatıralarına ihtiyaç duyuyoruz. Nostalji burada masum bir duygu olmaktan çıkıyor; küçük, geçici, parlak bir hayatta kalma stratejisine dönüşüyor.
Bu yüzden Oyuncak Hikâyesi gibi seriler yalnızca çocuklara değil, büyümüş ama bu dünyada büyümekten yorulmuş insanlara da sesleniyor. Çocukken izlediğimizde oyuncakların canlanması bize büyülü geliyordu. Şimdi izlediğimizde ise o oyuncakların hâlâ orada olması mucize gibi geliyor. Çünkü biz değiştik, dünya değişti, ahlak pusulası şaştı, dostluklar eskide, umutlar köreldi. Ama Woody hâlâ bir yerlerde “birinin favori oyuncağı” olmanın anlamını taşıyor.
Küçük İrem filmi sevecektir, eminim. Büyük İrem ise muhtemelen filmin iyi olup olmadığından çok, o koltuğa oturduğunda içine çöken şeyi anlamaya çalışacaktır. Woke dostlar, birkaç saatliğine sarkacı durdurmak bize iyi gelecek.
Kapak Fotoğrafı: Disney
İlginizi çekebilir: Özge Bal’dan Şeytan Hâlâ Marka Mı Giyiyor?
İrem Turhan






Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!