Dilan Hakkında Konuşmalıyız: Şilan ile, Dilan Hakkında Bir Söyleşi
Umut Şilan Oğurlu’nun yönettiği ve senaryosunu Mislina Bağrıyanık ile kaleme aldığı Dilan Hakkında Konuşmalıyız, bana göre geride bıraktığımız sinema yılının en iyi kısa filmiydi. Filmin yönetmeni ve ortak-senaristi, aynı zamanda filme gerçek anlamda tüm yaşamını yansıtan Umut Şilan Oğurlu ile Dilan Hakkında Konuşmalıyız ve geçirdiği inanılmaz yıl hakkında konuştuk. Film, 20 Haziran’dan itibaren MUBI kataloğuna eklenerek çok daha geniş kitlelere ulaşacak.

2024 yazında Saraybosna’da, 29. Saraybosna Film Festivali sırasında bir gece, “Türkiye’den bir filmin ekibi de oradaymış” diyen bir yönetmen arkadaşımın sürüklediği bir sokak arasında barında tanıştım Şilan ile. O an, onunla bir yıl boyunca onlarca festivalde daha karşılaşacağımızı, iş gereği ya da sadece geyik amaçlı defalarca sohbet edeceğimizi, adının anons edildiği birçok ödül töreninde onu alkışlarken avuçlarımın kızaracağını ya da Instagram’da birbirimizin etrafını yeşil halkalarla donatacağımızı bilmiyordum. Henüz ne hakkında olduğunu dahi bilmediğim Dilan Hakkında Konuşmalıyız‘ın dünya prömiyerinin o gün gerçekleştiğini öğrenince nezaketen, filmi duyduğumu (duymamıştım), prömiyerde izleyemediğimi ama ikinci gösteriminde yakalayacağımı (ayıp olmasın diye izledim) söylemiştim. Filmi ilk izlediğimde büyük bir şaşkınlık yaşadım. Bir şeyler üretmek konusunda sorun yaşayan, hayatı çıkmaza girmiş, 20’li yaşlardaki Dilan’ın mockumentary tarzında çekilmiş hikayesini kahkahalarla izlemiş ama bir yandan da Dilan karakteriyle endişe verici bir empati kurmuştum. 2024-2025 sezonu boyunca en az 10 kez izledim Dilan Hakkında Konuşmalıyız‘ı. Filmi MUBI’nin Haziran 2025 takviminde görünce ise hemen Şilan’a yazdım ve defalarca yapılmış o espriyi bir kez daha yapayım dedim: “Şilan Hakkında Konuşmalıyız“. Buyurunuz, konuştuk.
Bana bir sohbetimizde “Dilan Hakkında Konuşmalıyız herkese kendi hayatımı ifşa etme yöntemim gibi.” demiştin. Binlerce kişi izledi filmi, şimdi MUBI’ye gelmesiyle çok daha fazlası izleyecek. Bu kadar kişisel bir hikaye anlatmak, herkese kendi hayatını, ruhunu, psikolojini açmak fikir ve yapım aşamasında nasıl hissettiriyordu; şimdi nasıl hissettiriyor?
Ya biliyor musun, sanırım artık o aşamayı geçtim. Filmdeki karakterden ya da filme uyarladığım kendi versiyonumdan biraz uzaklaşmışım, hatta ona biraz yabancılaşmışım gibi hissediyorum. Çünkü bir yanıyla da uzun süren bir süreç oldu, neredeyse 2 yıldır filmi benimle birlikte oradan oraya taşıyorum. Her taşımada da biraz seyrelttim gibi hissediyorum. Tabii ki Sude de o kadar inanılmaz bir iş çıkardı ki benden sıyırdı Dilan karakterini, kendi versiyonunu üretti bir şekilde. Onun da etkisi vardır. Ama tabii gün sonunda kendi hayatım üzerine kurulan bir mizansen var ortada ve her detayı aslında kendi yaşamımda olmuş bir şeye atıfta bulunuyor. Üzerine düşündüğümde yine biraz The Truman Show etkisi hissediyorum. Bir de izleyiciler o kadar özdeşlik kurdu ki, “Bu hayatı hep birlikte yaşamışız aslında ya…” diyorum sürekli.
Başta annen olmak üzere aile bireylerinin filmle ilgili hisleri neler? Sonuçta onların hayatı da ifşa edilmiş oluyor…
Hiçbiri filmi izlemedi! (Gülüyor.) Annem hiç ilgilenmez zaten ne çektiğimle, onun gözünde “işte yapıyor kendince bir şeyler” bakış açısı var. Ama annem sette küçük bir ana denk geldi ve senaryo ile ilgili hiçbir şey bilmemesine rağmen beni sette kenara çekip şöyle dedi: “İsimlerimizi değiştirdin değil mi?“… Direkt anladı yani kendisiyle ilgili olduğunu ama pek umursamadı.

Peki neden “Dilan”? Madem kendi ismini kullanmayacaktın, ama niye gidip ekibin diğer yarısının ismi olan bir isim seçtin?
Aslında ekipten kimse henüz net belli değildi ben karaktere bu ismi verdiğimde. Benim ismimin sürekli Dilan olarak karıştırılmasıyla ilgili bir espiriydi o. Yapımcım Zeynep Dilan Süren’e ilk önerdiğimde aslında o pek istekli değildi başta. Ama bende “Aman kim izleyecek filmi zaten, kim duyacak…” gibi bir tavır vardı, o yüzden pek düşünmedim bile. Sonra Dilan Çiçek Deniz’e projeyi götürdüğümüzde o epey eğlenceli buldu bu fikri. O esnada Zeynep Dilan da alışmıştı bu fikre. Planlanmadığı halde olmuş oldu ama bu kafa karışıklığı çok tatlı oldu bence. Filmin ruhuna da uyuyor “Bi’ dakka ya şimdi hangi Dilan’dı bu?” gibi.
Hikayenin kişiselliğinden, hayatını ifşasından konuşup duruyoruz ama senaryo ortak bir senaryo. Mislina’yla işbirliğiniz senaryoya senin hayatının dışından ne kattı ve birlikte nasıl bir çalışma yöntemi izlediniz?
Mislina ile mizah anlayışımız acayip uyumlu. Bir de Mislina karakter olarak çok rahatlatıcı bir insan benim için. Ben sürekli panik halindeyim, Mislina da hep “Hallederiiiiiz…” halinde biri. O yüzden öncelikle psikolojik olarak epey rahatlatıcı oldu diyebilirim. Yazma sürecinde de şöyle çalıştık: Sinopsisimiz hazırdı ve ikimiz de farklı farklı sahneler çalıştık. Mislina bir versiyon yazdı ve onun üzerinden tekrar tekrar yazdık gibi oldu ama Mislina’nın yazdığı ilk versiyon filme biraz daha profesyonel yaklaşmamı sağladı. Bu senaryo bir terapi seansı değildi, bu bir işti artık ve süreç hızlandı. Yoksa ben epey kaybolabilirdim kendi içimde ve deneyimlerimde.

Çılgın ve yoğun bir festival yolculuğu oldu Dilan Hakkında Konuşmalıyız‘ın —çoğu adımında da yanında olduğum için çok mutluyum. Senin paylaşımlarından tanık olduğum kadarıyla katıldığın uluslararası festivallerde dünyanın farklı yerlerinden sinemacılarla çok iyi dostluklar da kurdun. Filmin ele aldığı konuları, o “bir şey üretememe” sorununu ya da üretmenin önündeki zorlukları onların da yaşadığını hissettin mi? Yani genç sinemacılar için evrensel bir durum mu Dilan’ın içinde bulunduğu durum?
Türkiye dışında iki büyük festivale gittim, Saraybosna ve Tallinn. İkisi de o kadar güzel geçti ki “Erasmus’a mı gittin, film festivaline mi…” diye de çok şakaya maruz kaldım arkadaşlarım tarafından. Filme inanılmaz iyi tepkiler geldi ve tanıştığım tüm sinemacılar da aynı zorluklardan geçtiklerinden bahsetti. Hatta “Bunu dizi yap, Avrupalılar bayılır.” gibi yorumlar bile geldi. Avusturya’dan tanıştığım bir yönetmen “Ya inanamıyorumi nasıl aynı hayatı yaşıyoruz!” dedi, ben de içimden “Nasıl ya, Avusturya’da da mı?..” falan geçirdim. Sanırım bu barınma sorunu, geleceği görememek ve bağımsız bir şeyler üretme çabası artık kapitalizmin yarattığı yıkım sebebiyle genel olarak aynı şekilde tezahür ediyor. Mesela çok yakın arkadaşlık kurduğum Yunan bir yönetmen var ve çok beğendiğim bir film yapmıştı. O şu anda Yunanistan’da çağrı merkezinde çalışıyor, onu konuştuk geçenlerde. Bu üretmek dediğimiz mesele (ya da en azından sinema için diyeyim) çevreden bağımsız olmadığı için ve çevremiz artık bize hayatta kalmanın tatsız yollarını sunduğu için herkesi Dilan’a evirebiliyor diyebilirim.

Tüm bu festivallerde ve sezon boyunca birçok ödül de kazandın. Hepsi için tekrar çok tebrik ediyor, kocaman sarılıyorum. Aralarında seni en çok sevindiren, doğru bir şey yaptığına inandırıp yoluna devam etme motivasyonu veren hangisi oldu?
Kesinlikle SİYAD! Hâlâ inanamıyorum ve bir hata olduğunu düşünüyorum. Birkaç sene önce Oscar’da yanlış filmi anons etmişlerdi ya öyle bir La La Land anı bekliyorum hâlâ. Benim için SİYAD tarafından sadece aday gösterilmek bile bir onay almışlık hissi yaratmıştı ve ben sadece En İyi Kısa Film kategorisi adaylarından olduğumu zannediyordum. Ödülü kazanamadım ama sonra bir anda Ahmet Uluçay Umut Ödülü’nün kazananı olarak ismim açıklandı. O an donakaldım. SİYAD jürisinin hepsi çok saygı duyduğum, yıllardır yazılarını takip ettiğim, Türkiye sinemasının ilerlemesinde büyük katkıları olan insanlar ve onların bana böyle özel bir ödül vermiş olması inanılmaz. Sanırım hayatım boyunca kendimi her kötü hissettiğimde sığınabileceğim bir anım oldu, bu şekilde bir şaşkınlık yaşadığımı hatırlamıyorum hayatımda.

Yapımcın Dilan’la da çok sohbet etme fırsatımız oldu bu son bir sene içinde ve anladığım kadarıyla filmin bütçesi en azından yapımcı korkutmayacak seviyede düşükmüş. Filmin düşük bütçesindeki en büyük etkenler neler oldu?
Başta açıkçası bütçeyi hiç düşünmedim ben, en büyük derdim senaryoyu ortaya çıkarabilmekti. Ama Zeynep Dilan o süreci o kadar iyi idare etti ki, bana hiç yansıtmayıp sadece senaryoya odaklanma görevi verdi. Biz Zeynep Dilan ile bir senedir bilfiil görüşüyorduk zaten bu yüzden o senaryo sürecine başından itibaren dahil. Ben çekmek istediğim senaryoyu ve özünü anlattıkça o esnada onun kafasında ampuller yanmış zaten uygun bir bütçeye çekebiliriz diye… Benim için bir şey yapabilmek meselesi daha ağır basıyordu. Yapmak istediğim şey de bu bütçe modeline çok uygundu. Filmin biçimi içeriğine uygun olmasaydı da ilk o söylerdi ve farklı yollar arardık diye düşünüyorum. Mockumentary bu film için en uygun ruhu olan türdü benim nezdimde ve “amatör” izlenimi verebilmek için de saatlerce tartıştık. Neticesinde bence ekipteki insanlar da bu türe epey çekildi ki herkesin denemek istediği bir şeye dönüştü. Bunun çok zorluğunu da yaşadık tabii. Sonuçta pek örneği görülmemiş bir şey tasarlamaya çalışıyorduk ve risk büyüktü, her şeyin ince bir çizgide olması gerekiyordu. Ama tüm bunların dışında ben normalde de epey şanslı bir insanımdır, ekibin bu kadar şahane olmasında şansımın da etkisi olabilir.

Filmin başarısı tabii ki salt bundan ibaret olmasa da Sude’nin oyunculuğunun çok iyi olması ve rolü çok iyi giymesiyle de alakalı. O yüzden biraz Sude-Belkıs-etkisinden de bahsetmek isterim. Sude’nin tanınırlığının filmin normalde olacağından daha geniş kitlelere ulaşmasındaki ya da konuşulmasındaki etkisini ne kadar hissettin?
Film çekileli 1.5 yıl oldu, biliyorsun. O dönemde Sude’nin kemik bir kitlesi vardı ama şu anki kadar değildi. Ben Sude’nin yüzündeki çocuksuluğu ve bakışlarını çok beğendiğim için direkt ona gitmek istemiştim ama dediğin gibi Sude’nin kitlesi de epey faydalı oldu film için. Zaten Sude rolü kabul ettiği andan itibaren onun kitlesinin de filme çok uyumlu olacağını düşünüyorduk, öyle de oldu gerçekten. Sude’nin işi olarak izleyen birçok izleyici filmi de epey sevdi. Ben Sude’nin oyunculuk kabiliyetine hâlâ inanamıyorum. Yani benim dünyada en sevdiğim 3 kadın oyuncudan biri kesinlikle. İleride muhteşem şeyler yapacağına da eminim. Büyük bir heyecan şimdiden onun ileride yapacağı şeyleri izleme düşüncesi. Çok çalışkan ve çok disiplinli bir kadın, enerjisi de hiç bitmiyor, sürekli mevcut ve kendi bedeninin, ruhunun çok farkında biri o yüzden verdiğim her direktifi inanılmaz hızlı karşıladı. Haftalarca prova yaptı ve bazı sahnelerinde senaryoyu birçok kez okumuş bir sürü insanı ağlatıp güldürdü sette. Setin ilk günü herkes anlamıştı Sude’nin çok başka bir şey çıkaracağını. Neticesinde de öyle oldu ve bundan dolayı inanılmaz mutluyum.
Bu soruyu sorduğum çok sinemacı, sanatçı oldu. Ama cevabını ve bundan sonra yapacaklarını en çok merak ettiğim sensin sanırım… Senin için sırada ne var?
İnan, o kadar bilmiyorum ki… Yapmak istediğim şey bir şeyler yazmak ve yönetmek. Proje olarak nitelendirdiğim epey notlarım ve çalışmalarım da var. Bunlardan birine bir şekilde yaklaşarak ortaya koyacağımı düşünüyorum ama tabii maalesef para meselesi büyük bir handikap zihnimde. Eğer bunu okuyan, parası olan birileri varsa bana mesaj atın da film yapabileyim.
Dilan Hakkında Konuşmalıyız, 20 Haziran’da MUBI kataloğuna ekleniyor.

Emre Eminoğlu







Aile Tadında
İlk yorumu siz yazın!