Konserlerden, sergilerden, festivallerden uzak; sessiz ve sakin bir aydı Ağustos. Böyle bir boşluğa hazır olmayan ben, çareyi kitap okumaya harcadığım zamanı birkaç kat arttırmakta buldum. Hedef Modern Türk Edebiyatı oldu ve 4 yeni yazar keşfettim, onların 8 romanını okudum bu aralar.

Barış BIÇAKÇI

Barış Bıçakçı’nın adını ilk kez, Türkiye galası 30. İstanbul Film Festivali’nde  yapılan “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” filmi ile duydum.  Seyfi Teoman’ın yönettiği film, yönetmen ve yazarın ortak çalışması sonucu, Bıçakçı’nın aynı adlı romanından uyarlanmıştı. Filmin gösteriminden önce, edebiyat ve sinema zevkine çok güvendiğim bir arkadaşım “O romanı okumalısın!” demişti. Fakat bir türlü vakit bulamamış, önce filmi izlemiş ve romanın ne kadar güzel olabileceğini anlayabilmiştim.

“Bizim Büyük Çaresizliğimiz”, bir aşk hikayesinden çok bir dostluk hikayesi. Çocuklukları, ergenlikleri, gençlikleri birlikte geçmiş iki arkadaşın; aynı kıza –üstelik başka bir arkadaşlarının kardeşine- aşık olmasının dostluklarını –nasıl bozduğunun değil- nasıl pekiştirdiğinin hikayesi… Ender’in Çetin’e  olan dostluğuna yazdığı bir güzelleme, uzun bir aşk mektubu gibi “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”.

 

“Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra” ise Bıçakçı’nın kısa öyküler-miş gibi gözüken, fakat bir intiharın öncesini ve sonrasını anlatan kocaman bir bütünü oluşturan bir başka eseri. Her bölümü ayrı bir anı, ayrı bir ayrıntıyı, ayrı bir karakterin gözünden aktaran; zamanda bir oraya bir buraya atlayıp duran, hüzünlü bir anlatıma sahip.

Barış Bıçakçı’nın her iki eseri de Ankara kokuyor. Sevenlerinin çok sevdiği, nefret edenlerininse çok nefret ettiği bu şehir gibi soğuk, mesafeli ve karasal. İçine girdiğinizde, kapılıp gittiğinizde anlayabiliyorsunuz değerini anca. Hayata dair çok küçük ayrıntıların farkına varmanızı sağlayan, kısacık anları, yaşayanların hissediş yoğunluğuna göre upuzun betimleyen bir tarzı var yazarın. İlk eseri “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi” 2000 yılında yayınlanan yazarın, toplam 6 eseri bulunuyor.

Alper CANIGÜZ

Romanlarının rengarenk kapakları sayesinde keşfediyorum onu. Fakat yine de çok geç keşfettiğimi düşündüğüm için kendime kızıyorum. Önce “Gizliajans”ı, sonra “Oğullar ve Rencide Ruhlar”ı, en son olarak da “Tatlı Rüyalar”ı okuyorum: Yazılış sırasının tam tersine. Henüz okuduğum ilk satırlarda gülme krizlerine giriyor, sayfalar ilerledikçe bambaşka bir mizahla, bambaşka bir bilgi birikimiyle tanışıyorum. Sonra yazarın da aralarında olduğu bir grup ‘çılgın’dan (birazdan bahsedeceğim Murat Menteş, yakında “Tol” ve “Har” ile keşfetmeyi umduğum Murat Uyurkulak  ve çift kişilikli yönetmen/şair Onur Ünlü/Ah Muhsin Ünlü de aralarında) oluşan “Afili Filintalar”dan haberim oluyor. Birbirlerinin romanlarında birbirlerinin romanlarına, yarattıkları karakter ve dünyalara atıflarda bulunuyorlar. Kelime oyunlarıyla, ilginç benzetmelerle, sembolik karakter isimleriyle derinlikli bir mizah ve akıcı bir anlatıma sahip, içi dolu bir edebiyat yapıyorlar.

Alper Canıgüz, romanları için “psiko-absürd romantik komedi”, “pedo-kriminolojik kara komedi” gibi alt türler uyduruyor. Yazarın 2000 yılında yazdığı ilk romanı “Tatlı Rüyalar”, aldığı psikoloji eğitiminin izlerini taşıyor. Fransız asıllı, kıvrak zekalı Hector Berlioz’un gazetede satılık bir hayat ilanı görmesiyle başlayan roman; psikanalizden Freud’a, piskoterapiden Beşiktaş Balık Pazarı’na uzanıyor.  2004 tarihli “Oğullar ve Rencide Ruhlar”, 5 yaşındaki Alper Kamu’nun –ki roman kahramanının ismi bile Canıgüz zekasının güldürü katsayısı konusunda bir fikir veriyor- bir yetişkinmiş gibi yaşadığı hayatını ve mahallesinde çözmeye çalıştığı cinayeti anlatıyor. Yazarın son romanı, 2008’de yazdığı “Gizliajans” ise onun şu anki mesleğine ve reklamcılık dünyasına götürüyor okuyucusunu. Metin yazarı Musa’nın doğaüstü olaylarla çevrili hikayesini, Gizliajans’ta gittiği iş görüşmesinden başlayarak anlatıyor.  Konuşan kediler, yerçekimsiz ortamlar, uzay gemileri; Nikola Tesla, Kaan Sezyum, Prens Charles…

Kısacası Alper Canıgüz, gündelik hayatı absürd bir mizah ve fantastik olaylarla harmanlayıp, bir günde okunup bitirilecek kadar sürükleyici romanlara imza atıyor. Bu yeteneğini, yarattığı karakterlerinki kadar hızlı bir bilinçakışına ve kıvrak bir zekaya sahip olmasına borçlu muhtemelen. 4 yılda bir roman yayınladığı göz önünde bulundurulursa 2012’de yeni bir romanını okumayı heyecanla bekliyor, 3 romanı arasından favorimi soranlara “Oğullar ve Rencide Ruhlar” diyorum.

Hakan GÜNDAY

Hakan Günday’ın adını dot’un sahneye uyarladığı “Malafa” ile duymuş, bu yıl yayınlanan son romanı “AZ”ı kitapçılarda görmüş ya da kendisini Istancool veya İstanbul Modern’deki söyleşilerinde dinlemiş olabilirsiniz. Günday, okuduğum “Malafa” ve “AZ” romanlarından aşina olduğum kadarıyla Türk Edebiyatı’na cesaret isteyen temalar, olaylar, sözcükler ve karakterler sokan bir yazar.  İlk romanı “Kinyas ve Kayra”yı 2000 yılında yazan Günday’ın son 10 yılda yayınlanmış 7 eseri bulunuyor.

2005 tarihli “Malafa”da Antalya’da bir mücevher plazasında ağırlıyor Hakan Günday okuyucularını. Rekabetli, sert, bir ortamda geçen; küfür, üçkağıtçılık ve cinsellik dolu bir hikaye anlatıyor. Yeni kelimeler, hatta yeni bir dil uyduruyor. Yarattığı dünyaya yabancılaştırıyor okuyanları. Okudukça öğreniyorsunuz kelimelerin anlamlarını ve sizi de içine çekmeye başlıyor o dünya. Aslında ihtiyacınız olmayan, beş para etmeyecek bir mücevheri tatlı dille ve yalanlarla almanızı sağlayan mücevher satıcıları gibi beyninizi ele geçiriyor yazar. Okudukça insanların ne kadar aptal ve aynı zamanda ne kadar kurnaz olabildiğini bir kez daha anlıyor; ya da belki benim gibi dot’un izlemiş olduğunuz oyunlarını hatırlayıp “Malafa”yı nasıl kaçırdım diye üzülüyorsunuz.

Yazarın bu yıl yayınlanan eseri “AZ” ise iki hayatı A’dan Z’ye anlatan ve aslında dört bir koldan defalarca kesişmiş olan bu iki hayatın aynı anda ne kadar farklı ve ne kadar aynı olabildiğini anlatan bir roman. İsimleri arasında bir harflik bile fark bulunmayan Derdâ ve Derda’nın şiddetle beslenmiş geçmişleri ve tesadüflerle dolu geleceklerini heyecanla okuyabileceğiniz bir roman. Aşırı dincilerden uyuşturucu kaçakçılarına, tarikat evlerinden toplu seks partilerine, Güneydoğu Anadolu’dan Londra’ya, mezarlıklardan sado-mazo barlara, saçlarından nefret eden bir kızdan Oğuz Atay saplantılı bir erkeğe, A’dan Z’ye… “Malafa”ya kıyasla çok daha hızlı ve kolay okunabilen, fakat ondan çok daha sert olayları barındıran “AZ”ın anlattıkları hiç de az değil kısacası.

Murat MENTEŞ

İlk romanı “Dublörün Dilemması” 2005’te yayınlanan ve 2009’da ikinci romanı “Korkma Ben Varım”ı yazan Murat Menteş de Alper Canıgüz gibi “Afili Filintalar”dan biri. Yarattıkları karakterler, espri anlayışları, kurguladıkları hikayeler birbirlerine çok benzese de o kadar farklı şeyler anlatıyorlar ki…

“Dublörün Dilemması”nda uzun bir zamana yayılan bir hikayeyi 4 farklı karakterin gözünden okuyup, okudukça parçaları birleştiriyorsunuz. Romanın ilk bölümünü okuduğumda kafamda canlanan ve Tarantino filmlerini andıran o sahneyi bir yönetmen gibi anlatıyor yazar. Fakat aynı sinematografik anlatımı roman boyunca koruyamasa da Alper Canıgüz ile müptelası olduğum o absürd mizahı, kelime oyunlarını, hazırcevap karakterleri ve fantastik unsurları roman boyunca çok iyi kullanıyor. Bir işadamının dublörlüğünü yapan albino Nuh Tufan ve ortağı İbrahim Kurban’ın macerasına ajanların, mafyanın ve Dilara Dilemma adındaki afetin karışması ile rengarenk ve sürükleyici bir hikaye anlatıyor Murat Menteş.

 

Yaz boyunca bana romanları ile eşlik eden bu yazarlara hayal gücüme kattıkları için çok şey borçluyum. Sırada bu sonbahar okunacak birçok roman, “Korkma Ben Varım” (Murat Menteş), “Kinyas ve Kayra” , “Zargana”, “Piç”, “Azil”,”Ziyan” (Hakan Günday) ve keşfedilecek yeni bir yazar, Murat Uyurkulak var.

Emre Eminoğlu

Magger, Kültür ve Sanat Blogger'ı
SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?