Bazı yazarlar vardır, ismini duyarsınız, ama sadece ismi bir yerde geçtiği için değil uzun uzun duyarsınız, her yerde duyarsınız, başarısını izlersiniz, kitapçılarda eserlerinin sıra sıra dizildiğini görürsünüz, bir an önce onu okumak istersiniz ama nedense bir türlü o yazarla tanışmak kısmet olmaz, sanki basiretiniz bağlanır. Sonrasında bir şekilde onun kitabını eline alırsınız ve neden daha önce okumadım diye kafanızı dağlara taşlara vurur ve geç kalınmışlığın pişmanlığıyla hemen telafi etme çabasına girersiniz. İşte bu durum ben de aynen önce Barış Bıçakçı’da oldu sonra tüm bu hayıflanmaları Emrah Serbes (sonunda T yok, özellikle vurguluyor) ile yeniden yaşadım. İsmini herkes gibi önce Behzat Ç.’de duydum, sonra kitap raflarında çalışmalarını gördüm. Polisiye romanlarının yanına dizilmiş iki kitabı Erken Kaybedenler ve Hayatım Paramparça hep gözüme takıldı kaldı ama hep elimdeki kitapları bitirdikten sonra dedim ve kitapçıdan ellerim boş çıktım. Bir gün tam da elimdeki kitabımı bitirmişken ve yeni bir kitap arayışına girecekken bir arkadaşım bana Erken Kaybedenler’i verdi ve dedim ki “evet bu bir işaret olmalı ve demek ki bu yazarla tanışmanın zamanı geldi.”

emrah serbes

Henüz kendisiyle tanışmadıysanız ya da tanışıp tanıştığınıza yeniden memnun olmak isterseniz Erken Kaybedenler ve Hayatım Paramparça size kendinizi ve yazarı anlamak için birçok açıdan bir yol haritası olacak, yalnız bu yol haritasında bir takım düşünce çukurlarıyla karşılaşabilir, cümlelerin içine düşüp çaresizce kurtulmayı bekleyebilir ya da kelime oyunlarına ayağınız takılıp yere kapaklanabilir birinin sizi kaldırmasını bekleyebilirsiniz. Beklemeniz uzun sürebilir ya da birisi gelmeyebilir ama olsun bir süre sonra bunun keyfini çıkarmaya başlayabilirsiniz.

Erken Kaybedenler: Erkek Çocuklarının Komik ve Erken Ergen Hikayeleri

erken kaybedenlerBu kitabı okuduktan sonra Emrah Serbes’i kutlamak istedim. Sadece dili, anlatımı veya kurgusu için değil, edebiyatımızda en işlenmedik konulardan birini genç erkek hikayelerini işlediği ve bunu da bu kadar komik anlattığı için… Kitapta toplam 8 hikaye var; her birinde başka bir erkek çocuğuyla karşılaşıyoruz. Bugüne kadar birçok hikayeyi özellikle aşk olanlarını kadın gözünden okuduk, kadınların erkek dünyasını anlamaya çalıştıklarını gördük ama bu sefer tam tersi olmuş. Erkeklerin dünyası, en başından yani çocukluk ve ergenlik döneminden kronolojik sıra gibi anlatılmış. Erkeklerin nasıl kendi evrenleri içinde olduklarına, yapılarının kesinlikle kadınlardan farklı olduğuna, daha çocuk yaşlarda kadınlar Venüs’teyken erkeklerin Mars’ta yetiştirildiklerine bir kez daha emin oluyorsunuz.

Erkek çocuklarının ilk kalp atışlarını, mahallenin kızlarına besledikleri platonik aşklarını, en yakın arkadaşla aynı kıza aşık olmalarını, büyük abi korkusunu, toplumun baskısıyla kendilerini hemen büyümüş erkek gibi görmelerini ve bu nedenle küçük dağları ben yarattım edasıyla her şeyi yapabileceğine inanmalarını ama daha çocuk olduğu için bir şeyler yapmak için erken olduğunu bir solukta okuyorsunuz. Aslında çok da bir solukta olamıyor çünkü kahkahalarınız, o soluğu kesiyor. Okuma hızınızı yavaşlatan sadece kahkahalar değil yazarın cümleleri daha doğrusu bir cümlenin aslında yanında görünmeyen ama içinde paragraflar barındıran sözcükleri ve ifadeleri. Bazı yerleri dönüp dolaşıp tekrar okuyorsunuz, ya takılıp kalıyorsunuz ya da cümlenin içine girip çıkamıyorsunuz. Mesela: “Bir kadını unutulmaz yapan şey, bir vakitler ona duyulan arzu şiddetiyle doğru orantılı değil midir? Arzunun kıyısında, gerçekleşme olasılığının tam yanı başında, sanki arada hiçbir engel yokmuş gibi rahat davranabilmekle, kendini o tatlı yanılsamaya kaptırabilmekle doğru orantılı değil midir? Bu olgunun da mı sorumlusu benim mutsuz geçen çocukluğum? Cevap? Yok! Kalırsın öyle…

Bir arkadaşım da hikayeler kadar takıntılarımıza ve olur olmadık yerde takılıp kalmalarımıza güldüğünü ve yazarın kitabında bu ayrıntıyı yakalamasını sevdiğini söylemişti. İlk öyküdeki gibi alakasız bir yerde alakasız bir şeye takılırız, alakasını anlayamadan da takıntımız geçer örneğin. Başka bir arkadaşa sorsam hızlı dili ve karakterleri fazla düz anlattığı için sevdiğini söyleyebilir ya da karakteri anlatırken aslında toplumun sosyal ve ekonomik analizini de uzman bir sosyolog gibi çaktırmadan yaptığı için beğendiğini belirtebilir. Gördüğünüz gibi yazar, bu eserinde o kadar çok şey vaad ediyor, anlatıyor ve söylüyor ki, herkes için alabilecek, sevebilecek ve öğrenilecek hikayelerle dolu bu kitap bize Emrah Serbes’i ve kalemini çok güzel özetliyor.

emrah serbes

Hikayem Paramparça: Parçalı ve Darmadağın Bir Kitap

hikayem paramparcaBu kitap, Yazarın Afilli Filintalar isimli blogtan seçtiği ve Birikim dergisinin 2009 sayısındaki yazılardan aldığı toplam 68 parçadan ve ilk defa burada yayınladığı Galip İşhanı isimli hikayesinden oluşuyor. Kitabın başından sonuna kadar yazar, okuyucuyu şaşırtmada ve afallatmada resmen Çin işkencesi uyguluyor. Yavaş yavaş hedefe yaklaşıyor, önce parçalarla sersemletiyor ve en sonundaki hikaye ile duvara çarptırıyor. En sona koyduğu kendi resmi ile de size bu işkencenin sorumlusu olduğunu hatırlatıyor.  Aslında kitabın ismi ile sonu gerçekten doğru orantılı, size ipucu veriyor ama bu kadar paramparça olacağınız konusunda da o kadar açık olmuyor. Başlıkta geçen paramparça kelimesi sanırım daha önce hiçbir yazar tarafından bu kadar çok anlamda ve bir arada kullanılmamıştır. Önce fiziki bir paramparçalık söz konusu; yani kitap üçüncü sayfada belirtildiği gibi blogdaki parçalardan oluşuyor. Yazar, parçaları almış, parça parça yazmış, her parçaya bir numara vermiş ve parçaları uzunluğuna veya derinliğine aldırmaksızın sayfalara serpiştirmiş. Yetmemiş sonuna da bir parça hikaye koymuş.

Manevi parçalanmaya gelince… Önce zaten yazarın kendi iç dünyası parçalara ayrılmış halde yansıtılıyor, onu okurken sizin de kafanız parçalanıyor, düşünceleriniz paramparça oluyor ve sadece bir cümlenin bile sizi bu kadar derinlere indirmesine şaşırıyorsunuz. Okurken “kesinlikle doğru söylüyor, ben bu açıdan hiç düşünmemiştim” diyorsunuz ve daha başka nasıl bir gerçekle yüz yüze kalacağınız merakıyla bir sonraki sayfaya geçiyorsunuz. Örneğin, sayfa 65’te şöyle diyor: “Şimdiki aklım olsa öyle yapmazdım. Ama öyle yapmasaydım da şimdiki aklım olmazdı. ” Veya “Düşleri gerçek sanmaya başlarsan onlarda kusur da bulmaya başlarsın” diye yazılmış sayfa 15’te. Bazen bir cümle bazen de bir sayfa hiç fark etmez, ters köşeye yatırılacağınız konusunda hiç şüphe yok.

Son nokta da Galip İşhanı hikayesinde konuluyor. Ana karakteri çözmeniz biraz zaman alıyor ya da çözemiyorsunuz ve kendi haline bırakıyorsunuz, sakin sakin okumaya devam ediyorsunuz. Bunun fırtına öncesi sessizlik olduğunu bilmiyorsunuz ve sonra “bum!”, yazar silahını ateşledi… Kitabı kapatıyorsunuz ve parçalarınızı toplamaya başlıyorsunuz.

Benimki biraz uzun sürdü, aklıma geldikçe yine parçalanıp parçalanmama arasında gidiyorum, ama neyse ki, toparlanıyorum. Bu tarz şokları ilk Cem Mumcu öykülerinde yaşamıştım, uzun bir süre sonra kendime yine mazoşistçe davranmamın zamanı gelmiş sanırım. Yalnız bu mazoşistlikten keyif alacaksınız, gözünüz sakın korkmasın.

Emrah Serbes kendine özgü tarzıyla edebiyat dünyasında yeni bir yol açmış, bizi de bu yolda yürümeye davet ediyor. Yeni bir yazarın sadık bir okuyucusu olmak, tanıyorsanız bile böyle farklı bir yeteneğin varlığına kendinizi tekrar inandırmak veya doğrudan yazarın, dolaylı olarak da kendinizin düşünce denizinde 20.000 fersah derinlere inmek için en yakın kitabevinin yolunu tutmanızda yarar var.

Fotoğraf: milliyet.com.tr

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?