Malum , bahar artık geldi ve güneş yüzünü göstermeye başladı biz de yaz için heyecanlanmaya başladık. Bu yaz tatilimi farklı bir yerde yapayım ama mutlaka deniz olsun, güneş olsun, yeşil olsun, hava da az sıcak olsun ama macera ve keşif de bol olsun, bir de tabii ki ekonomik olsun diyorsanız Afrika’nın incisi Zanzibar’a gitmek için plan yapmanızın zamanı geldi de geçiyor bile! Planlara başlamadan baharat kokulu bu güzel adadaki deneyimlerimi paylaşayım istedim.

Nasıl gittim ve nerede kaldım?

Türk Hava Yolları’nın artık Tanzanya’nın başkenti Darüsselam şehrine direkt uçuşları başladı. Ne kadar erken bilet alırsanız o kadar ucuz oluyor.  Sabah saat 04.30’da Darül Selam’a geldik. Buradan da pırpır uçakla Zanzibar’a uçuyorsunuz. En iyisi Precusion Air. İnternetten önceden bilet alabiliyorsunuz hatta önceden almakta yarar var, yaz dönemi (onların da kış dönemi) ‘high season’ olduğu için yer bulamayabilirsiniz. İlk uçak saat 07:00’de. Bu süre içinde havaalanında bekledik, yolculuk 15 dakika sürdü ve tabiri yerindeyse göz açıp kapayana kadar Zanzibar’a geldik. Dönüş içinse en son uçak 20.50’deydi, hemen onu seçtik çünkü İstanbul uçağı sabah 05:30’da dolayısıyla ne kadar az havaalanında beklersek o kadar iyi olur diye düşündük. Havaalanı otel arasındaki ulaşımda taksiler imdadınıza yetişiyor hatta geçirdiğiniz süre boyunca da sizin gönüllü rehberiniz oluyor.

Zanzibar’da konaklama için düşündüğümüzden çok seçenek var. Adada konaklama için iki alternatif bulunuyor: Kuzeyde plajların olduğu Nungwi bölgesi, güneydoğuda ise şehir merkezi Stone Town bölgesi. Önce, deniz keyfi yapalım, okyanusun tadına bakalım istedik ve iki gece Nungwi bölgesinde kalmaya karar verdik. Daha sonra da turlara katılacağımız için zaman kaybetmemek adına Stone Town bölgesinde konakladık. Nungwi bölgesinde oteller yan yana sıralanmış durumda. Amaan Bungalows’da kaldık, sol yanında Z Hotel sağ tarafında ise hem yemekleri hem de tesisiyle bize göre 5 yıldızlı otel olmayı hak eden Langi Langi Hotel var. Smiles Beach Hotel de seçeneklerinizin arasında olmalı. Rezervasyonu da önceden yapın hatta “bir arkadaşım kaldı sizi önerdi” gibi iltifatlarda bulunursanız hemen fiyatta indirim yapıyorlar. Stone Town bölgesinde ise Africa House Hotel ve Dhow Palace Hotel  gibi dört-beş yıldızlı oteller yer alıyor. Biz tercihimizi Tembo House Otel’den yaptık. Freddie Mercury’nin evinin karşısında çok merkezi bir yerdeydi, böylece ulaşımda zamandan tasarruf etmiş olduk.

Neler yaptım, nereleri gezdim?

Öncelikle ilk iki gün tabii ki yüzdüm ve güneşlendim. Okyanus düşündüğünüzden çok daha güzel ve çok daha mavi. Sanki birisi gelmiş, mavinin çeşitli tonlarını alıp zevkle boyamış gibi. Kum beyaz, bembeyaz… Gel-git olayından dolayı biraz denizle kovalamaca oynadık. Sular çekilmeden girdik, çekilince de eşyalarımızı bıraktığımız yere yürümemiz zaman aldı. Sular tam gelmeden de yine yüzmeye devam ettik. Sudan hiç çıkmak istemedik.

Adanın olmazsa olmazı birkaç tur var, sırayla bunlara katıldım. Turları otellerden alabileceğiniz gibi bir taksi şoförüyle anlaşarak da gerçekleştirebilirsiniz. Benim için en özeli yunus ve şnorkel turu oldu. Otelden satın aldığımız turla adanın en güneyine bizi götürdüler, yunuslar sabah erken görüldüğü için saat 8:00’de yola çıktık. Kayıklara bindik ve yaklaşık bir saat açıldık. Sonrasında kendimizi birden yunusların içinde bulduk. Sürüler halinde her yer yunus, kah sağımızdan atlıyorlar kah solumuzdan geçiyorlar. Hepsini kucaklamak istedim. Şnorkel ile dalıp suyun altında hepsini görebiliyorsunuz hatta biraz cesaretiniz varsa onlara tutunup da yüzebilirsiniz. Yunuslarla istemeye istemeye vedalaştık ve şnorkel turu için 15 dakika farklı bir yöne gittik. Bu sefer suyun içinde gözümüzü açtık ve gördüklerimize inanamadık, altımızda bambaşka, ışıl ışıl ve rengarenk bir dünya varmış da haberimiz yokmuş. Kaptan tekneye geri çağırmak için çok uğraştı, çok seslendi ama duyan kim?

Diğer önemli tur ise baharat turu. Ülke dünya zencefil üretiminde ikinci sıradaymış. Ormanlık bir alanı yetiştirdikleri tüm baharatları göstermek için park haline çevirmişler. Adımınızı atar atmaz bir rehber sizi karşılıyor, tüm baharatlar, bitkiler ve meyvelerle sizi tanıştırıyor. Hepsinin yetiştirilme hikayesi farklı. Kahveden kakaoya, zencefilden, köriye, ananastan hint ayvasına kadar gördüğünüz görmediğiniz her türlü yiyecekle karşılaşıyorsunuz. Tadına bakmak da serbest.

Baharat turu dönüşü Kazimkazi Parkı’na gidip kafası kızıl Kolobus maymunlarını gördük. Bulundukları bölge korunaklı olduğu için hep bu parkta yaşıyorlarmış. Gittiğimizde bir çoğu uyuduğu için ancak bir ağaçtan öbürüne atlayanları görebildik. En şirinleri ise bebek maymunlardı ama biraz korktukları için ağaçların en tepesine kaçtılar, bizim de onlara bakacağız diye boynumuz koptu.

Son olarak da Prison Island’a gidip 100 yıllık dev kaplumbağaları ziyaret ettik. Eskiden bu adaya mahkumlar getirilirmiş. İngiliz Kralı da teşekkür amacıyla kaplumbağa hediye etmiş. Sonra bu kaplumbağalar adayı çok sevmiş olacaklar ki burada nesillerini devam ettirmişler. Bebekler de vardı, 100-150 yıllık olanlar da… İnanılmaz büyükler, elinizde ot varsa resmen koşarak size geliyorlar. Tavuskuşları da onların en yakın arkadaşları, hepsi iç içe yaşıyorlar. Adada kısa bir turun ardından Stone Town’dan bizi alan tekneyle geri döndük.

Geri kalan tüm zamanımızda Stone Town bölgesinde gezdik. Sokaklar karışık gibi gelse de aslında hepsi bir şekilde sahil yoluna çıkıyor. Sokaklar, yerli halk ve yaşamları hakkında da fikir veriyor. Herkes kendi halinde, satıcılar sürekli sizi ikna etme çabası içinde. Çoğunlukla hediyelik eşyalar olsa da Champs-Elysées olmaya aday bir alışveriş sokağından hiç çıkmak istemedik. Kıyafetler ve aksesuarlarda aklımız kaldı. Otellerin teraszanzibarlarında da happy hour saatlerine katıldık. En güzeli ise Maru Maru Hotel. Tüm Stone Town ayaklarımın altındaydı ve güneş batarken içkileri yudumlamanın zevki paha biçilmez. Akşamları sokaklarda ışıklar yanmıyor dolayısıyla hava kararmadan şehir merkezini gezmenizi öneririm. Sonra kaybolmuş hissine kapılıyorsunuz.

Neler içtim, neler yedim?

Kahvenin anavatanına düştüğüm için ilk önce kahvelerini denedim. Stone Town’da African Coffee House ilk durağımız oldu. Kahvelerde katkı maddesi yok, direkt kavurup demlediler. Kokusuyla, lezzetiyle bugüne kadar aslında iyi bir kahve içmediğimi fark ettim.

İçki konusunda merkezde her yerde içemiyorsunuz ama Nungwi bölgesinde içki serbest ve düşündüğümüzden de ucuz. Özel Afrika şarapları çok güzel, biralar konusunda çok fazla seçenek var, kokteyller açısından da sınırsızlar.

Yemek konusunda tabii ki ilk seçenek balık. Kingfish yani bizdeki palamut ve barracuda dedikleri bu okyanusa özel balıklar fazlasıyla var. Balık için önerebileceğim ilk yer Langi Langi Otel’in restoranı. Servisiyle ve manzarasıyla eşsiz. Bir de ıstakoz yemek isterseniz de Maru Maru Otel’in restoranını kesinlikle öneririm.

Bu bölgeye özgü diğer bir seçenek ise ananaslı pizza. Hafif şekerli ve hafif tuzlu ama mutlaka denemeye değer. Pizzalar için her yerde odun fırınları var. Beni en çok şaşırtan Freddie Mercury’nin cafésindeki margarita pizza oldu. Bir pizza sever olarak tesadüfen isteyip bu kadar memnun kalacağım aklıma gelmezdi. Tadı, peyniri, hamuru ve her şeyiyle dört dörtlük, en iyi pizza listemde de en başlarda yerini aldı bile.

Unutmadan…

> Tanzanya Türk vatandaşlarından vize istiyor. Vizeyi girişte alıyorsunuz. Vize ücreti, 50 $ ama mutlaka bozuk olsun. Aksi takdirde üstünü vermek gibi bir zahmette bulunmuyorlar.
> Afrika’nın diğer ülkelerinin aksine Tanzanya’ya girişte aşı uygulaması yok. Yeni kaldırmışlar. Seyahat Sağlığı Merkezi’nden de detaylı bilgi alabilirsiniz. Sadece yanınızda sinek kovucu spreyleriniz olsun. Sürekli bunlardan sürmeniz gerekiyor.
> Trafik soldan ilerliyor, dikkat edin, kendinizi şoför koltuğunda bulabilirsiniz veya minibüslerin sol tarafında kapının açılmasını boşu boşuna bekleyebilir, taksi karşı şeride girdi diye kısa süreli panik yaşayabilirsiniz.
> Güney yarım küre olduğu için sular,  lavabo ve küvette saat yönünün tersine akıyor. Bunu görmek için tüm çeşmeleri açıp bekledik. En son çocukken Barış Manço’nun programında görmüştüm şimdi de gözlerimle tanık olmak çok ilginç geldi.
> Düşündüğünüzden çok daha güvenli ve çok daha sıcak insanlar. Hepsi son derece saygılı. Türkleri çok seviyorlar, Stone Town’da bir meydanlarına da Türk Meydan ismini vermişler.
> Müslüman ülke olduğu için özellikle şehir merkezinde uzun pantolonlar ve uzun kollu gömleklerle dolaşmak gerekiyor. Şort ve askılı giyinen çok fazla turist var ama yine de yerel halka saygı göstermek gerek.
> Para birimi şilin ama dolar da geçiyor. Dolarla her yerde alışveriş yapabiliyorsunuz ama paranız mutlaka bozuk olsun. Para bozdurmakta çok zorlanıyorlar.
> Zanzibar’da pazarlık esastır. Herkesle her zaman pazarlık yapmanız gerekiyor, böylece çok daha ucuza geliyor tatiliniz. Pazarlık için önceden biraz antremanlı gitmekte yarar var.
> Son olarak doğanın, yeşilin ve meyvelerin keyfini doya doya çıkartın. Her şeyin doğal ve çocukların da mutlu olmasının sizi de ne kadar mutlu ettiğini göreceksiniz. Adadan ayrılırken resimdeki çocuklar gibi gülümseyeceğinizden eminim.

Fotoğraflar: Eda Geven

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

MAGGER NEWSLETTER'A ÜYE OLUN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?