Listemde hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bence serinin açık ara en kötü Bond’u olan ve Bond’un olası saygınlığını ve tüm ‘klasını’ ortadan kaldıran, Le Carre’ın ‘kültürel pornografi’ tanımını haklı çıkaran’ Roger Moore’un dört filmi yer alıyor. Başarılı bir Bond olarak gördüğüm ve ‘Goldeneye’ ile en iyi Bond filmlerinden birine imza atmış Pierce Brosnan’ın üç filminin listede yer bulması itiraf edeyim biraz üzücü oldu ama sinematografik gerçekler de ortada. Efsanevi Bond olarak kabul edilen ama Bond’u maço, kavgacı ve kadın düşkünü bir geç ergen haline getiren ve daha ilk filmden itibaren Ian Fleming’in romanlarında yarattığı Bond karakterinden kopuşu başlatan ‘demirden yumruklarıyla dövüşen/dudaklarıyla sevişen’ Connery’den de iki film listede yer alıyor. Bond’a Timothy Dalton’dan sonra yeniden sofistike ve ciddi bir karakter kazandıran Crieg ise ikinci filmi ile listede. Tek filmlik Bond Lazenby ise dramatik yapısı oldukça sağlam olan bir filmde ‘casting’ kurbanı oluyor ve listede yer almaktan kurtulamıyor.

Bond serisinin 24, Daniel Craig’in İngiliz ajanı canlandırdığı ise dördüncü film Spectre gösterimde. Her yeni Bond filminin gösterime girmesinde olduğu gibi Spectre ile küresel bir Bond seferberliği başladığını söylemek mümkün. Ekranda ve dergilerde filmin tanıtımları, Bond’un filmde kullandığı çeşitli markaların ürünlerinin reklamları bir yana Bond üzerine yazılanlarda da bu dönemde belirgin bir artış olur. Bu aslında son derece doğal zira Bond, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük casus romanları yazarı John Le Carre tarafından ‘bir kültürel pornografi’ olarak tanımlansa da 20. yüzyıl popüler kültürüne damga vurmuş en önemli popüler kültür ikonlarından biri. Fleming’in ilk Bond romanı Casino Royale’i 1952’de yayınlamasının ve 1962’de Terence Young’ın yönettiği ve Sean Connery’in oynadığı ilk Bond filmi Doctor No’nun gösterime girmesinin ardından Bond dünyanın en önemli ve devamlı popüler kültür ikonlarından biri haline dönüştü. John Barry’in efsanevi müziği, her filmin başında Bond’un bir kartal gözü içinde Walter PPK’sı ile ateş etmesiyle birlikte kanların akması ve ardından filmin egzotik bir mekanda başlaması ve elbette her film için özel olarak tasarlanan ve sinematografik olarak mükemmel olan başlangıç jenerikleri 20. yüzyıl popüler kültür tarihinin ve sinemanın unutulmaz anları arasına çoktan girmiş durumda.

Bond, her birini bir devam filmi olarak kabul edersek resmi olarak 24, resmi olarak kabul edilmese de Bond karakterini kullandığı için bir Bond filmi olarak kabul edilen üç filmle beraber toplam 27 film ile en uzun soluklu ‘fiction’ kahramanı. ‘Eon Productions’ tarafından çekilen ve resmi olarak kabul edilen Bond filmleri arasında olmasalar da ‘Bond’ olarak kabul gören üç filmin ilki 1954 yılında ABD’de televizyon için çekilen Casino Royale. William H. Brown Jr tarafından yönetilen ve James Bond’u Barry Nelson’un canlandırdığı bu yapıt tarihe ilk James Bond filmi olarak da geçmiş durumda. Aynı zamanda Bond filmleri içinde Ian Fleming’in çizdiği ‘incinebilir’, ‘sorunlu’ ve ‘gerçekçi’ Bond karakterine en yakın uyarlama olarak kabul ediliyor. İkinci film yine Casino Royale adı ile 1967’de birden fazla yönetmenin çekimine katkıda bulunduğu bol yıldızlı bir ‘macera-komedi’. James Bond’u büyük İngiliz aktör David Niven canlandırıyor. Filmde çeşitli rollerde Peter Sellers, Orson Welles, Woody Allen, William Holden, Deborah Kerr, Jacqueline Bisset ve Doktor No’da canlandırdığı Honey Ryder karakteri ile ilk ‘Bond Kızı’ olma ünvanına sahip Ursula Andress gibi sinema tarihinin en önemli bazı oyuncuları da yer almakta. Üçüncü film ise 1983 tarihli Thunderball’ın bir yeniden çevrimi olan Never Say Never Again. Irvin Kershner tarafından yönetilen bu filmin en ilgi çekici özelliği ilk Bond olan Sean Connery’nin 1971 yılında çektiği Diamonds are Forever’dan 12 yıl sonra tekrar İngiliz ajanı canlandırmış olması. Filmin ismi de (Daha önce Thunderball adıyla Eon Productions tarafından ve yine Sean Connery’nin ajanı canlandırdığı bir Bond olduğundan dolayı bu ad kullanılamamıştı.) Connery’nin 1971’de ‘bir daha asla bir Bond filminde oynamayacağım’ sözüne gönderme yapılarak ‘Asla Asla Deme’ olarak belirleniyor. Filmde Bond Kızları olarak ise sinema kariyerinin başındaki Kim Basinger ve dönemin ünlü modellerinden Barbara Carrera yer alıyor.

Kapak

‘Resmi Bond’ olarak kabul edilen 24 film toplam 6 Milyar Dolar gişe hasılatı ile Harry Potter ve Marvel Cinematic Universe (Marvel Çizgi-romanlarını konu alan filmler) ardından sinema tarihinde en çok hasılat yapan üçüncü seriyi oluşturur. Bu ulaşılan hasılat miktarı Bond filmlerinin ne kadar popüler olduğunu ve çok fazla sayıda seyirciye ulaştığının açık bir kanıtı. Özellikle John Le Carre’ın romanlarını keşfettikten ve onun romanlarından uyarlanmış filmleri seyrettikten sonra Bond Serisi ile arama ciddi bir mesafe koymama rağmen serinin tüm filmlerini (buna resmi seri dışında çekilmiş diğer üç Bond filmi de dahil) seyretmiş biri olarak Bond Fenomeni’ne kayıtsız kalınamayacağını düşünüyorum. İçerik olarak ne kadar seksist, ırkçı, maço olsalar ve özellikle de 1990’lar ile beraber bir pazarlama stratejisine dönüşseler de toplam 27 filmin eğlendirme ve iyi vakit geçirme derecelerinin yüksek olduğunu düşünüyorum her bir Bond filmini görmek için sinemaya koşan diğer milyonlar gibi… Öte yandan tüm bu filmler içinde hepsinin sinematografik olarak aynı derecede başarılı olmasına imkan yok. Nitekim aralarında ciddi ciddi sıkıcı, kötü ve hatta trajikomik olanlar var. Bu yazıda bunlardan, yani şu ana kadar resmi serinin içinde çekilmiş en kötü 10 Bond Filmi’nden bahsedeceğim. Seri dışında kalan diğer üç filmi değerlendirmeye almadım; çünkü onlar her ne kadar Bond karakterini esas alsalar da özlerinde Ian Fleming’in yazdığı Casino Royale ve Thurderball romanlarından uyarlanan bağımsız birer film olarak kabul edilebilirler. Ayrıca resmi olarak Bond’u canlandıran 6 aktör (Sean Connery, George Lazenby, Roger Moore, Timothy Dalton, Pierce Brosnan, Daniel Crieg) bulunuyor ve bunların yarattığı her bir Bond karakteri oyunculuklarına göre değişse de bir devamlılık sağlıyor (tek bir filmde oynayan George Lazenby hariç elbette). Filmlerin değerlendirilmesinde bu oyunculuklar ve her bir oyuncunun kendi serisi içinde yarattığı devamlılık da dikkate alınan bir etken.

En kötü listesi yapma nedenlerimden biri de itiraf etmem gerekirse Türkiye’de en kötü listesi yapma geleneğinin olmaması. Neredeyse hiçbir alanda en kötü listesi yapılmaz. Bu açıdan da bir farklılık yapmak istedim. Doğal olarak her listede olduğu gibi tamamen öznel bir şekilde kişisel beğenime göre belirledim filmleri. Öte yandan benden önce böyle bir liste yapanların olduğunu da düşünerek biraz araştırma yaptım ve sonuçta da tahmin ettiğim gibi ‘en kötü Bond filmleri’ni konu alan birçok listeye ulaştım. 2-3 film dışında tüm listelerin aşağı yukarı aynı filmler üzerinde uzlaştığını görmek de tamamen kendi beğenime göre seçtiğim ‘kötü’ filmlerin izleyiciler ve eleştirmenler tarafından da ‘kötü’ bulunduğunu, dolayısıyla da objektif bir ‘Bond beğeni’ kriteri olabileceğini ortaya koydu. Yine de benim ve pek çok kişi için açık ara en kötü Bond olan Roger Moore’u ‘en iyi Bond’ olarak belirleyen önemli sayıda anket de mevcut. Keza filmler için de faklı yorumlara ulaşmak olası. Örneğin benim en kötüler listemde ve diğer en kötü listelerinde de yer alan Octopussy’yi egzotik mekanları ve ilginç karakterleri ile iyi bir Bond film olarak tanımlayan eleştirilere de rastlamak mümkün.

Listemde hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bence serinin açık ara en kötü Bond’u olan ve  Bond’un olası saygınlığını ve tüm ‘klasını’ ortadan kaldıran, Le Carre’ın ‘kültürel pornografi’ tanımını haklı çıkaran’ Roger Moore’un dört filmi yer alıyor. Başarılı bir Bond olarak gördüğüm ve ‘Goldeneye’ ile en iyi Bond filmlerinden birine imza atmış Pierce Brosnan’ın üç filminin listede yer bulması itiraf edeyim biraz üzücü oldu ama sinematografik gerçekler de ortada. Efsanevi Bond olarak kabul edilen ama Bond’u maço, kavgacı ve kadın düşkünü bir geç ergen haline getiren ve daha ilk filmden itibaren Ian Fleming’in romanlarında yarattığı Bond karakterinden kopuşu başlatan ‘demirden yumruklarıyla dövüşen/dudaklarıyla sevişen’ Connery’den de iki film listede yer alıyor. Bond’a Timothy Dalton’dan sonra yeniden sofistike ve ciddi bir karakter kazandıran Craig ise ikinci filmi ile listede. Tek filmlik Bond Lazenby ise dramatik yapısı oldukça sağlam olan bir filmde ‘casting’ kurbanı oluyor ve listede yer almaktan kurtulamıyor.

Bond filmlerindeki gerçeküstü, kimi zaman saçmalık boyutuna yaklaşan aksiyon sahneleri, yaratıcılıkta sınır tanımayan ve ne kadar gereksiz olursa olsun sırf kullanıldığını göstermek için filmlerin bir sahnesinde yer verilen teknolojik oyuncaklar, film boyunca ortaya çıkan seksi kadınlar ve elbette Bond’un ‘Merhaba ben Bond, James Bond. Hadi sevişelim. Ben sevişmeden dünyayı kurtaramıyorum’ kadar açık bir şekilde ifade ettiği cinsellik alışageldik Bond unsurları ve tozunda kullanıldıklarında ‘Bond’ markasını güçlendiriyorlar. Bu listede yer alan filmlerinde ise bu unsurlar o kadar saçma bir hale geliyor ki inandırıcı olmaları şöyle dursun filmin seyir zevkini olumsuz olarak etkiliyorlar. 

the world is not enough

10. The World is Not Enough (1999)

Yön: Michael Apted | James Bond: Pierce Brosnan | Bond Kızları: Sophie Marceau, Denise Richards | Kötü Adam: Robert Carlyle

Son bölümleri İstanbul’da çekilen bir Brosnan filmi. Film özellikle İstanbul ile ilgili olarak yapılan maddi hatalar ile dikkat çekiyor: Film Küçüksu Kasrı’nın Beykoz’da Boğaz kıyısında değil de Bakü’de olduğunu (Elektra King’in Bakü’deki ikametgahı olarak gösterilen bina aslında Küçüksu Kasrı), Kız Kulesi’nde oturulabildiğini (Elektra King’in İstanbul’daki ikametgahı ve ana merkezi de Kız Kulesi) ve altında  da bir denizaltı üssü kurulabileceğini gösteriyor bize. Sonra Fransız aksanlı Sophie Marceau’yu bir İskoç aristokratının kızı olarak sunuyor. Marceau elbette büyük oyuncu ama ne kadar İskoç ve ne kadar kötü karakteri canlandırmak için uygun? Sonuçta Bond’dan sonra filmdeki en önemli karakter olan Elektra’da inandırıcı olamıyor. Filmin kötü adamı Renard’ı da yine büyük bir oyuncu Robert Carlyle canlandırıyor. Carlyle bu rolde başarılı ve inandırıcı; ancak Marceu’nun canlandırdığı Elektra ile arasındaki Stockholm Sendromu aşk seyirciyi pek ikna edemiyor ve ‘nasıl’ sorusunu sormamıza neden oluyor. Ve tabii ki bu filmi listeme almamdaki temel nedenlerden biri Denise Richards… Tamam seksilik notu yüksek ve fiziksel açıdan Bond kızı niteliklerine uygun. Ama durmadan patlamalar arasında bir aksiyonda oradan oraya koşuşturan bir nükleer fizikçi rolünü oynaması Bond tarihinin en gerçeküstü olaylarından biri ve filmin değerini düşürüyor. Oyunculuklar dışında Bond filmlerinde görülen klasik temaları The World is not Enough’da da görülüyor. Örneğin filmde ön plana çıkan teknolojik oyuncak insanların kıyafetlerinin içini gösteren gözlük. Tahmin edileceği gibi de Bond bu gözlüğü sadece kıyafetlerin içinde saklanan silahları görmek için kullanmıyor. Aksiyon genelde dozunda; bir iki sahne dışında inandırıcı. Sonuçta da The World is Not Enough listede yer alıyor olsa çok çok kötü değil; ortalama bir aksiyon ve seyredilme derecesi orta bir Bond filmi.  Üstelik Garbage imzalı başarılı bir tema müziği var. O yüzden de en kötü listesinde en üstlerde değil ama ondan daha iyi Bond filmleri olması son dakikada listeye girmesine neden oldu. Bir Not: Filmin başarılı sayılabilecek açılışında yer alan Maria Grazia Cucinotta çok iyi. ‘Cigar Girl’ olmaktan daha iyisini hakediyor.

Live and Let Die

9. Live and Let Die (1973)

Yön: Guy Hamilton | James Bond: Roger Moore | Bond Kızı: Jane Seymour | Kötü Adam: Yaphet Kotto

Kara büyü, tarot ve Karayipler… Bond tarihinin en antropojik filmlerden biri. Ayrıca Louisana, Harlem ve filmdeki karakterlerin neredeyse tamamının zenci olması da filme ilginç bir ırksal perspektif katıyor ve filmi neredeyse 1970ler’in ‘Blaxploitation’ türü içinde sokuyor. Başlangıçtaki cinayet sahneleri ilginç ve sürreal; özellikle New Orleans’daki cenaze töreni Bond tarihinin en ayrıksı sahnelerinden biri. Öte yandan o sahne ne kadar ironik ve ilginçse İngiliz temsilcisinin BM toplantısı sırasında kulaklığına iletilen ses ile öldürülmesi de bir o kadar absürd. Roger Moore’un yüksek bel pantolondan az da olsa sarkan göbeği geçmişte Bondların pek de vücut çalışmadığını gösteriyor. Aksiyonu orta karar. Öte yandan garip ama ilgi çekici bir mizah duygusu var. Bond’un timsahlarla çevrili olduğu küçük bir kaya parçasından timsahların üzerlerine basarak kurtulması, polis arabasına giren sürat motoru ve filmin kötü adamı Kananga’nın bir balon gibi şişerek sonunda patlaması ve elbette Lousiana’daki müthiş aksanlı şerif bu mizah anlayışının içinde. Bir de Baron Samedi faktörü var tabi. Bond tarihinin en ilginç ve ayrıksı karakterlerinden biri, kara büyü ustası, dokuz canlı Baron Samedi. Tarihin en silik Bond kızı karakterinden birine sahip olan film sıkıcı değil ama yine de listede yer almaktan kurtulamadı.

Tomorrow Never Dies

8. Tomorrow Never Dies (1997)

Yön: Roger Spottiswoode | James Bond: Pierce Brosnan | Bond Kızları: Michelle Yeoh, Teri Hatcher | Kötü Adam: Jonathan Pryce

Listedeki bir Brosnan filmi daha. Bu kez yönetmen kolduğunda geçmişinde Under Fire gibi sağlam politik filmler ile çok sayıda olumlu eleştiri almış gişe filmi olan Spottiswoode oturuyor. Film teknik açıdan kötü değil ama yine iknadan çok uzak bir konu ile karşı karşıya kalıyoruz. Bond bu kez de daha çok gazete satmak için III. Dünya Savaşı çıkarmaya çalışan medya baronu Elliot Carvor ile mücadele ediyor. Alt metinlerde günümüzün medya dünyasının egemen politik ve toplumsal yapısına bir gönderme, küresel bir medya eleştirisi de yapan film maalesef sonunda ne bir Bond olabiliyor ne de bir medya eleştirisi. Kötü adam Elliot Carver’ı İngiliz sinema ve tiyatrosunun büyük oyuncularından Jonathan Pryce canlandırıyor. Pryce gibi bir aktör elbette karaktere farklı bir boyut ve derinlik katıyor ama Carver bir Bond filmi karakteri olamıyor. Bond kızları da seri tarihin en silik karakterleri arasında yer alıyor. Film gösterime girdiği dönem de farklı yorumlar almıştı. Ben hiç beğenmeyen tarafta yer alıyorum. Yine de en kötüler arasında seyredilebilir olanlardan.

Quantum of Solace

7. Quantum of Solace (2008)

Yön: Marc Forster | James Bond: Daniel Craig | Bond Kızları: Olga Kurylenko, Gemma Arterton | Kötü Adam: Mathieu Amalric

Casino Royale gibi farklı ve vurucu bir Bond filmine imza atmış Daniel Craig muhtemelen bu film ile Bond sevmeyenlerin bile seriden farklı olarak tek başına iyi bir film olarak seyredebilecekleri bir yapıt ortaya çıkarmıştı. Ayrıca resmi Bond filmleri içinde Fleming’in yarattığı karaktere en uygun Bond olarak da seriye yenilik ve derinlik getirmişti ve herkes yeni bir Bond döneminin başladığını düşünmüştü. Haliyle de Casino Royale’den sonraki film merakla beklenmeye başlamıştı ama merakla beklenen bir sonraki Bond filmi şaşırtıcı derecede kötü ve sıkıcı bir hayal kırıklığı oldu. Quantum of Solace başlangıçtaki muhteşem İtalya coğrafyasında mermi gibi bir takip sahnesi ile büyük bir umut veriyor. Hele Siena’daki Palio yarışları sırasındaki kovalamaca sert ve yoğun bir Bond olduğu konusundaki ilk izlenimi kuvvetlendiriyor ama sonrası gelmiyor maalesef. Öncelikle filmin konusu başından itibaren zorlama bir senaryoya dayandığından film bir türlü akmıyor. Bu zorlama Kurylenko tarafından canlandırılan Camille’nin hikayesinin senaryoya sıkıştırılmasıyla daha bir belirgin hale geliyor. Filmin kötü adamı Dominic Green büyük bir aktör olan Mathieu Amalric tarafından canlandırılıyor ama Green Bond tarihin en silik kötü adamlarından biri belki de birincisi olduğundan Amalric’in oyunculuk yeteneği de Green karakterini kurtaramıyor. Senaryonun zayıflığı ve zorlama olması Bond filmlerinin klasik temalarından biri olan kötü adamın komplosu için de geçerli: Quantum of Solace’da kötü adamın komplosu Bolivya’nın su kaynaklarını kontrol etmek. Bunu engellemek için bu kadar aksiyona gerek var mı diye soruyor insan. Sonuçta Bond geleneği ile hiçbir ilişki kuramayan, zayıf senaryosu ile karakterleri yeteri kadar sağlam oluşturulmamış yüksek bütçeli sıradan bir aksiyon filmi çıkıyor karşımıza. Craig karizmayı bir sonraki filmde, Skyfall’da biraz olsun toparlayabildi.

on her majestys secret service

6. On Her Majesty’s Service (1969)

Yön: Peter R. Hunt | James Bond: George Lazenby | Bond Kızı: Diane Rigg | Kötü Adam: Terry Savalas

1969 sinema tarihinin en önemli yıllarından biridir. Yeni bir sinema dili yaratan ve zaman içinde sinemanın çok büyük klasikleri arasına giren pek çok film ile büyük ustaların bazı önemli fimleri o yıl gösterime çıkmıştı. O yıl çekilen On Her Majesty’s Service de resmi Bond Serisi’nin açık ara en ayrıksı filmi ama sinema tarihine o sene çekilen Butch Cassidy and the Sundance Kid, Easy Rider, Midnight Cowboy, They Shoot Horses, Don’t They ve The Wilde Bunch gibi altın harflerle yazılamıyor maalesef. Resmi olarak Bond’u beyaz perdeye taşıyan altı aktörden biri olan George Lazenby’nin Bond serüveninin ilk ve son filmi. Fleming’in romanları arasında en derin ve kapsamlı olanlardan birinden uyarlanmış olması da sağlam bir senaryoya dayandığının kanıtı. Ian Fleming’in romanlarına görece sadık ve uygun bir film olarak Bond’un duygusal olarak kırılgan, derinlerinde şefkate ihtiyacı olan bir çocuk olarak portresini ön plana çıkarabilecekken arada derede kalıyor ve sonuçta seyirci de bu kim sorusunu sormak zorunda kalıyor. O zaman da Bond’u evlendirmenin seyirci gözünde dolayısıyla da film için bir anlamı kalmıyor. Oysa senaryonun uyarlandığı romanın avantajını İsviçre Alpleri’nin panaromik görüntüsü eşliğinde ve tarihin en mükemmel Bond kızlarından biri olan Diane Rigg yanına Spectre’nin lideri Blofeld’i canlandıracak uygun bir aktör bularak kullanabilseydi film serinin en iyileri arasında yerini alabilecekti. Evet, Blofeld’de Telly Savalas kötü değil ama rolün aktörü olmadığından bir kez daha çok yetenekli ve büyük bir aktörün Bond fimlerinden harcandığına şahit oluyoruz.

The Man with the Golden Gun

5. The Man with Golden Gun (1974)

Yön: Guy Hamilton | James Bond: Roger Moore | Bond Kızları: Britt Eklans, Maud Adams | Kötü Adam: Christopher Lee

Yine kötü Bond filmlerinin ortak sorunu olan konu ve kötü senaryo faciası ile karşı karşıyayız. Tabii bir de Bond’u karizmadan uzaklaştırıp kitsch bir karaktere; bir parodi, hatta bir pastiş haline dönüştüren Moore faktörü var. Aslında film Bond ve Scaramanga arasındaki rekabeti farklı bir senaryo ile çok ilgi çekici hale gelebilecek ‘bir karizma katiller diyalektiği’ne, birbirlerinin alter egosu olabilme ihtimaline sahip iki adamın hesaplaşmasına dönüştürerek derin ve sofistike bir aksiyon olabilirdi ama kötü Bondların yönetmeni Guy Hamilton elindeki sığ senaryo ile sığ bir film ortaya çıkarıyor çok da şaşırtıcı olmayan bir şekilde. Scaramanga’nın çakmaktan bozma garip altın tabancası bir fetiş objesi olarak filme damgasını vururken aksiyon da cezbedici olmaktan çok uzak kalıyor. Buna bir de Roger Moore’un yerlerde sürünen oyunculuğu eklenince ortaya serinin en kötü bir filmlerinden biri çıkıyor. Bu yüzden de Bond tarihinin belki de en karizma ve efsanevi kötü adamı Scaramanga ki muhteşem Christopher Lee oynuyor ve yine muhtemelen en seksi ve efsanevi Bond kızları (Britt Ekland ve üç Bond filmde yer alan tek Bond kızı Maud Adams) ile hem eğlendirme hem de sinematografik derecesi yüksek olabilecek bir film heba ediliyor. Filmin en büyük sürprizi, Scaramanga’nın yardımcısı Cüce Nick Nack’de Herve Villechaize ise mükemmel.

diamonds-are-forever-poster

4. Diamonds are Forever (1971)

Yön: Guy Hamilton | James Bond: Sean Connery | Bond Kızları: Jill St. John, Lana Wood | Kötü Adam: Charles Gray

1969 tarihli On Her Majesty’s Service’de George Lazenby başarısız olunca Connery çok yüksek bir ücret karşılığı tekrar Bond olarak beyazperdeye geri döndü. Connery bugün geçmişe baktığında maddi açıdan değil ama sinematografik açıdan bu geri dönüşü pek de hayırlı anmayabilir; çünkü onu bir sinema efsanesi haline getiren role dönüşü maalesef en alakasız en zayıf senaryolu Bond filmlerinden biri Diamonds are Forever ile gerçekleşti. Bond filmlerinin klasik kötü adamı Spectre’nin lideri Blofeld’in bariz biçimde en kötü canlandırıldığı film. İyi bir oyuncu olan Charles Gray kötü senaryo ve yönetmenlik sonucunda film ile ilgili yorumun yer aldığı web sitelerinden birinde ifade edildiği gibi dünyanın en kötü adamı değil de öğrenciler tarafından tiye alınan bir okul müdürü gibi görünüyor tüm film boyunca. Ayrıca birileri Bond’un Las Vegas’da ne işi olduğunu anlatabilirse iyi olur. Kötü senaryo, plastik yapay bir Blofeld ve kötü aksiyon ile seri için pek iç açıcı bir bölüm değil.

octopussy-poster

3. Octopussy (1983)

Yön: John Glen | James Bond: Roger Moore | Bond Kızı: Maud Adams | Kötü Adam: Louis Jourdan, Steven Berkoff

Film adını Ian Fleming’in ölümüden iki yıl sonra, 1966’da yayınlanan kısa hikaye kitabı ‘Octopussy and The Living Daylights’da yer alan bir hikayeden alıyor. (Bu kitapta yer alan The Living Daylights da aynı adla çekilen  ve ajanı Timothy Dalton’ın canlandırdığı 15. Bond filmine kaynaklık eder) Filmin senaryosunun esinlendiği hikaye ise adını aldığı değil ‘The Property of a Lady’ başlıklı hikaye. Film bu hikayenin bazı unsurlarını kullanıp sonunda pek garip ve anlamı olmayan bir Bond kurdelasına dönüşüyor. Orijinal hikayedeki sahte Faberge yumurtası, mücevher kaçakcılığı, uluslararası terörizm ve nükleer bomba gibi temalar içerikleri boşaltılarak bir araya getiriliyor ve senaryo tam bir kaosa dönüyor. Hint egzotizmi ile uluslararası bir aksiyon-komedi Bollywood yapımına veya bir B Sınıfı filme dönüşen yapıt absürdlükte o kadar ileri gidiyor ki Bond bir sirkte palyaço kılığına bile giriyor. Bond’un karizmasının en çok yerle bir olduğu film hangisidir diye sorulursa cevap kesinlikle Octopussy olacaktır. Ian Fleming kesin mezarında ters dönmüştür yarattığı karakterin ne hale geldiğini görünce. Filme ait tek iyi unsurlar Bond kızı Maud Adams ve General Orlov rolünde Steve Berkoff.

moonraker

2. Moonraker (1979)

Yön: Lewis Gilbert | James Bond: Roger Moore | Bond Kızları: Lois Chiles, Corinne Clery | Kötü Adam: Michael Lonsdale  

Hakkında aslında çok şey yazmaya çizmeye gerek yok: Silik Bond kızları (Corinne Clery’nin seksapelinde bir sorun yok elbette ama yeterli olamıyor), Roger Moore, dünyanın en büyük uzay çalışmalarını yapan şirketin sahibi olmasına rağmen günlük yaşamında 19. Yüzyıl Fransız veya Alman aristokratları gibi yaşayan eksantrik bir kötü adam ama bunlar yeterli değil derseniz o zaman filmin asıl vurucu özelliği geliyor: Bond Starwars’a özenip uzayda, bir uzay gemisinde lazer tabancasıyla çatışmaya giriyor. Moonraker saçmalık ve absürdlük çıtasını o kadar yükseğe çıkarıyor ki uzun süre benim için değil pek çok sinemasever için de en kötü Bond filmlerinden biri olarak kabul edildi. Yine de döneminde farklı yorumlar aldığını, dönemi için başarılı kabul edilen (hatta bu alanda Oscar adaylığı bile var) görsel efektleri de bağlı olarak 1995’de çekilen Goldeneye’a kadar en büyük hasılatı yapan Bond filmi olduğunu belirtmekte yarar var. Kötü adam Hugo Drax’i canlandıran Büyük oyuncu Michael Lonsdale’e ve en efsanevi Bond yan karakteri Jaws’ı canlandıran Richard Kiel’e yazık olmuş.

Die_Another_Day_1

1. Die Another Day

Yön: Lee Tamahori | James Bond: Pierce Brosnan | Bond Kızları: Halle Berry, Rosamund Pike | Kötü Adam: Toby Stephens

En kötü Bond filminin bir Pierce Brosnan filmi olması, üstelik Halle Berry, Rosamund Pike ve Toby Stephens gibi çok başarılı oyuncular ve Lee Tamahori gibi iyi işler çıkaran bir yönetmenin bir araya geldiği bir filme rastgelmesi hem şaşırtıcı hem de üzücü ama açık ara inandırıcılıktan en uzak Bond filmi. Konu bir B-Sınıfı video aksiyonu kadar klişe ve absürd: dünya bir lazer silahı ile kitlesel ölüm tehditi ile karşı karşıya. Zaten yeteri kadar kötü konu yeterli ama filmin diğer bombaları yanında konusu en iyi senaryo Oscar’ına aday olacak kadar iyi kalıyor. Senaryo ne kadar zayıfsa filmdeki teknik oyunlar ve görsel numaralar o kadar abartılı. Sürekli patlamalar, grafik bilgisayar görüntüleri filmi seyredilir olmaktan çıkarıyor. Amerikalı sinema eleştirmeni James Berardinelli’nin dediği gibi Die Another Day ‘‘parlak ateşler ve gürültülü patlamalar için 40 yıllık bir sinema tarihini tuvalete atıyor’’ ve tüm bu numaralar Bond’dan başrolü çalıyor, filmi bir Bond filmi olmaktan çıkarıp bir video klibe dönüştürüyor. Gelelim filmi listenin başına getiren diğer unsurlara: Öncelikle Bond bir yıl boyunca Kuzey Kore hapishanesinde tutuklu halde ağır işkenceler görüyor; sonra da bir tutuklu değiş tokuşu ile kurtulduktan sonra saç sakal birbirine karışmış yırtık kıyafetler ile Hong Kong’a gidiyor ve beş yıldızlı bir otele yerleşip kısa bir kişisel bakım ile bir anda eski haline geliyor. Tabii yatakta da bir yılın acısını çıkarıyor. Sanki bir yıl bir Kuzey Kore hapishanesinde ağır işkenceler altında kalmamış da 15 günlük bir doğa tatilinden dönmüş. Hadi bunu Bond filmlerine has absürd komedinin bir parçası olarak kabul ettik. Peki Kuzey Koreli bir subaydan Küba’da gerçekleşen bir plastik cerrahi operasyon ile bir İngiliz aristokratı yaratılmasına ne demeli? Başka bir deyişle Toby Stephens’ın canlandırdığı Gustave Graves aslında Will Yun Lee’nin canlandırdığı Colonel Moon… Ve Bond tarihinin açık ara en büyük saçmalığı en inanılmaz Bond numarası bu filme kısmet oluyor: görünmez araba… Bu konuda sözü tarihin en kötü Bond’u olan Roger Moore bırakmak galiba en doğrusu: ‘‘Filmin çok ileri gittiğini düşünüyorum. Üstelik bunu ben, uzaya giden ilk Bond söylüyor. Görünmez araba ve gerçek olmayan bilgisayar görüntüleri. Lütfen…’’

SİZ NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ? YORUM YAZIN

x

Newsletter'a üye olmadınız mı?